ABD’nin Demokratik Militanlaşma Formülü

Politika

ABD Suriye’de ne yapıyor? Hangi amaçla burada? İnsanlığın bir problemini mi çözüyor? Demokrasi için mi Ortadoğu’da? Elbette böyle düşünmek safdillik olur. Ancak başka bir konu daha var, ABD uluslararası ilişkileri kendi lehine kullanabiliyor ise bu da onun bir hüneri oluyor. Peki, ABD bu tür konuları istismar ettiği halde ne yapıyor da dünyada köşe başlarında yer tutabiliyor?

Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın ikinci bölümünün yedinci maddesi şöyle der: “İşbu Antlaşma’nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler’e herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermez.

Suriye’de olan şiddete, eşitsizliklere ve zulme karşı BM’nin çıkmazı işte bu nedenledir. Kaldı ki Amerika BM’ye en fazla maddi desteği veren ülkedir. O halde bir çatışmanın kontrolünü ve müdahale hakkını BM’nin Amerika’nın rızası olmaksızın gerçekleştirilmesi düşüncesi realizmle özdeşleşmez, sadece bir romantizm olarak karşılık bulur. Eğer BM kurgusu yeni baştan inşa edilirse bu bakımdan başka şeyler söylenebilir. Halen durum budur.

O halde bu kurgu dahilinde tehdidin bilinmesi yetmemekte, gerekli insani adımların atılmasında bile bazı aşamaların geçilmesi gerekmektedir. Bu aşamalar maddi çıkarın yanı sıra durumdaki haklılıklar bakımından anlatılabileceklerin üzerinde ısrarla durulması çabalarını içermektedir. Ancak herkes zamana oynamaktadır; başat güçler de BM bürokrasisi de çıkarcı başka taraflar da… Zamanın işletilmesi ve yönetilmesi bakımında meydana gelen gerçek durum insanların çatışmadan ne denli zarar görebileceğinin de göstergesi olur.

Bu sorunu çözmek için belli mikyastaki ülkelerin öngörü sahibi olması ve meşru zeminleri çok önceden işleterek çatışmanın potansiyelini ortadan kaldırması gerekmektedir. Bu öngörü falcılıkla olmaz; ancak istihbaratın stratejik değerdeki hazırlıklarıyla mümkün olabilir.

Amerika tabloya şöyle bakıyor, örneğin Soğuk Savaş sonrası neler olabilir diye soruyor, hesap yapıyor, tabii kendi hesabını. Gerçekleşeni ifade edelim, Soğuk Savaş sonrasında kısa bir zaman diliminde dünyada meydana gelen 116 çatışmadan 89’u iç savaştır ve bunların içinde 20’si yabancı müdahaleleriyle gerçekleşmiştir. İşte bunu tahmin eden Amerika kendine bir ödev yüklüyor: “Dünyada çatışmaları kontrol edecek bir hazırlık yap, iç çatışmalara yabancı müdahale olacak ise bunlar için istihbarat topla, başkalarından önce sen işin içinde ol ve yine istihbarat operasyonlarıyla, değilse milli veya müttefiklerle askeri müdahalelerle kontrolü elinde tut.” Bakın bu şablonla bakılırsa kim tehdit kim değil, kaç milyon kişi mağdur olacak, bununla pek ilgilenilmiyor, vaziyetin gerekleriyle korelasyon kuruluyor.

Müdahalelere de burada biraz değinelim, Amerika ne şekilde düşünüyor diye. Bir ülkeye müdahale sistematiği; kamuoyu oluşturmak, kamu diplomasisi yapmak seviyesinden başlar, burada medya yoğun olarak kullanılır; ekonomik yardımlar yönetilir, kısıntı, gözdağı verme, vs. planlarla bir zorlama sağlanır; askeri danışmanlar ile denetleme ve yardım kapasitesi yaratılır; muhalif kanatlara destek sağlanır, bu bir parti, ideoloji, tarikat, vs. olur; kontrolde yeterince yol katledildi ancak amaç istenen ölçüde elde edilemedi ise ambargo adımı atılır; bu da olmadı sınırlı askeri operasyonlar gerçekleştirilir; yine olmadı geniş çerçeveli askeri müdahale adımı atılır; bütün bunlar için uluslararası hukuk dayanakları elde tutulur.

Çatışmada iki veya daha fazla kesim devrededir. Bunlar belli gruplar olabileceği gibi ülkelerden de meydana gelebilir. İki veya daha fazla ülke çatışabilir. Burada yine çatışmanın yönetilmesi problematiği devrededir. Hatırlarsanız İran-Irak savaşı uzun yıllar sürmüştü, bir günde olup biten saldırılar dikkate alınırsa bazen biri diğerine bir füze atmakla yetinmekteydi, sanki çatışma günlük yaşamın bir parçası olmuştu. O ülkelerin liderleri bir o taraftan güç buluyordu bir bu taraftan. Çatışmaya sponsor olanlar ise bir onu destekliyordu bir bu tarafı. Savaş gidip geliyordu, sonu belli değildi, ama beklenen hedef şuydu, Ortadoğu’da; etnik ve daha çok mezhep çatışması derinleşsin, enerji kaynaklarının kontrolü sağlansın, belli silahlar kullanılsın, totaliter rejimler törpülensin, bütün bunlarla birlikte stratejik kontrol edilebilir zemin oluşturulsun.

Ortadoğu’da temel problemlerden biri de yönetimlerdir. Demokrasi tam olarak yerleşmemiştir. Başat güçler bununla oynayarak kendi çıkarlarını sağlama yolunda başka bir çatışma zemini meydana getirirler. Bu zemine basitçe satranç tahtası gözüyle bakabilirsiniz. Arap Baharı süreçlerini bu zeminde aramak mümkündür. Şimdi ben bu zemine Alexander S. Kirshner’in gözlüğüyle bakmak istiyorum. Kirshner bize Militan Demokrasi fikrini tarif eden yazardır. Kirshner, militan çabaların amacının, tüm yurttaşların güvenli katılımına imkân tanıyacak koşulların teminat alınmasından bahseder. Peki, ben de diyorum ki, bu koşulları kim hazırlayacak, desteği ve teminatı kim verecek? Bir ülkedeki iç dinamikler mi bunu yapacak? İşte bu noktada toplumun belli kesimlerinin militanlaştırması ve kontrolü söz konusu olacaktır. Bu bir istihbarat çalışmasıdır. Eğer küreselleşmenin nimetleriyle, medyanın açılımıyla ve dijital dünyanın sonsuz çözümlemeleriyle ortaya çıkan zeminin engin imkanlarını düşünürseniz, burada oynanacak “zevk veren” bir oyun var demektir.

Ben Ortadoğu’daki pek çok çatışmanın geri planına ve bu alanda tehditlerin tanımlanmasına bu gözle bakmaktayım. Şöyle ki: Zemini kendi imkanları ve özellikleri düzleminde aç, vatandaşı militanlaştır, olup biteni meşrulaştır ve tek araç demokratik söylem olsun. Demokrasinin imkanlarını bir demokratik militanlaşma için araç yapmak politik düzenlemelerle mümkün olacaktır. Nefret söylemiyle hoşgörü marjı aynı anda iç pazarlıkların kızışmasında etken olarak görülecektir. Tarafsızlar dışlanacaktır, nüfuzlu olanlar sürekli önde tutulacaktır, gerekirse yeni nüfuzlu odaklar imal edilecektir. Demokrasi platformları ve partiler kontrollü bir biçimde dönüştürülecektir. Vatandaş bu dönüşümün içinde inisiyatifin kendinde olduğunu düşünecektir. Bu oyunda militanlaşanların çatışmasının yönetilmesi haliyle mümkündür, göz ardı edilebilecekler bir kayıp değildir. (Mısır’daki Abdülfetteh Es Sisi Askeri Darbeleri örnektir,) önleyici müdahale şarttır. Önleyici müdahalelerle gerektiğinde demokrasinin zemini değiştirilebilir. Demokrasi oyununda sorun olursa “temiz eller” operasyonları gerçekleştirilir. Ahlaki yapı üzerinde çabalar yönlendirilir. Toplumda ve politikada ahlaksızlık örnekleriyle vatandaşlar arasında katılımı olmayanların da bir taraf olmaları sağlanır. Demokrasi oyununda gerektiğinde “bedel ödeme” sahneleri tertip edilir ve bu sayede belli kesimlerin birbirlerini sınamaları temin edilir.

Bakın bütün bu anlattığım proses bugün eldeki deneyimden yararlanarak kolaylıkla yazılabilmiş maddelerden müteşekkildir. Tehdit algısı, çatışma biçimleri iç yapılara işte böyle indirgenerek gerçekleştirilmektedir.

Terör bir tehdit olarak kendini ortaya çıkardıysa, terörü oluşturan bataklık ve buna su verenler de tehdittir. Su verenleri tehdit kabul etmek kimin görevi? Halkın mı? Devletin stratejik donanımlı Kırmızı Kitabı bundan dolayı vardır; doğru yazılmalıdır, iyi korunmalıdır ve harfiyen uygulanmalıdır.

Başka kimin görevi? Aslında BM’nin. Peki, o kuruluş amaçlarıyla eli kolu bağlı diye dünya kan gölü olmaya devam mı edecek? Bu zaafı bir çıkar formülüne dönüştüren ABD gibi başat güçler sonucu ne olursa olsun etraflarına zarar verip sonra da düzeltici rolüyle mi hareket edecekler?

Günümüzde Düşük Yoğunluklu Savaş veya çatışma yöntemleri öne çıkarılmıştır. Yanı başınızdakiler kendi kardeşlerine silah sıkan hale getirilmektedir. Bunu birileri vesayetle tanzim edebilmektedir. Vekalet Savaşları (Proxy War) bir yöntem olarak kullanılabilmektedir. Dahası da var. Resmi asker yerine savaşan şirketlerin sahaya sürüldüğü bir dünyadayız artık. İşler menfaatle ve parayla dönmektedir. Sahada Amerika ve Rusya gibi ülkelerin böyle şirketleri vardır. İstihbaratının bunlarla koordinasyonunu düşünün siz, beraberce nelere yol açabilirler!

Suriye’de olup biten bütün dünyanın meselesiyken, özellikle BM’nin çözmesi gereken bir meseleyken, halen hiçbir meşruiyeti olmayan ABD gibi ülkelerin çalışma alanı halindedir. Hatta ABD’nin müttefiki olarak Türkiye’nin zarar görmesini başka türlü değerlendirerek, “Gel sana da yardım edeyim,” tarzı bir tavırla hareket etmektedir. İkili ilişkilerde yaşansa, “Bu ne cüret!” denir ama, uluslararası ilişkilerde ve jeopolitik güç mücadelesi işlerinde böyle demek mümkün değildir.

Ne yapılacak? Sen de güç kullan ve kazanabildiğin kadarı kullan. Attığın adımlar neticesinde geldiğin son nokta bir sonraki adımın da referans noktası olacaktır. Sonuçta dış politika ve güç mücadelesi formülünü bu seviyelere getiren ABD gibi ülkelerdir. BM’yi bile dizayn ederken bunlar öngörülmüş olmalıdır ki; “Şimdi çözüm için hiçbir şey yapılmamalı,” diye düşünülmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Dünya beşten büyüktür!” ifadesi bundan dolayı belli çevreleri rahatsız etmektedir. Görüldüğü gibi bu arada ezilenler hep bölgenin masum halkları oluyor. Emperyalizm bu işlerle ilgilenmiyor, bunu iyi biliyoruz.

Bir Cevap Yazın

Politika 'ın son yazıları

Hangi Suriye?

Nasıl bir ülkeden bahsediyoruz? Beşar Esad nasıl bir lider? Çok geçmiş tarihlere,
DÖN BAŞA