Putin Doktrini Avrupa Güvenlik Fikrine Karşı

Okuyucu

Bu yazıda ABD’nin Rusya’ya verdiği güvenlik garantileri hakkındaki ipuçlarını, Putin Doktrini’ni, Avrasya Ekonomik Birliği projesini, Ukrayna’nın önemini, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT, OSCE) fikrini ve Helsinki Deklarasyonu’nu bulacaksınız. Bütün bunları birlikte okuduğunuzda neler anlamalıyız, bunu değerlendireceğiz.

AVRUPA’NIN GÜVENLİĞİ VE RUSYA’NIN TALEP ETTİĞİ GARANTİLER

Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında Avrupa’nın şekillenmesi ve güvenliğinin sağlanması öyle kolay olmadı. Hatta Avrupa Birliği (AB) projesinin bugünlere gelmesi de kolay olmadı. Bunlar birbirlerini tamamlayan konuların, zorlukların ve bulunan çözüm yollarına dayalı varılan anlaşmaların neticesinde oldu. Örneğin bugün Avrupa’nın Ukrayna meselesine yakınlığı öyle emperyalist bir yaklaşımla ifade edilemez. Kaldı ki Rusya ve Rusya yanlıları bu emperyalist kelimesini veya benzerlerini her nedense çok rahat kullanıyorlar.

Bugün (tıpkı ABD gibi) Rusya Federasyonu çıkarlarını geliştirmek için imkanlarını kullanıyor, ülkece riske giriyor ve kendine göre bir mücadele veriyor. Peki, barışı isteyenlere göre durum nedir? Bugüne kadar yapılan anlaşmaların bozulmamasıdır, barış ve istikrarın devamıdır ve tabii insan haklarının ihyasıdır. 

Cenevre’de Blinken ve Lavrov görüşmesiyle ortaya çıktı, buna göre Rusya, ABD’den bir yazılı güvence istedi. Kendilerine sunulan belge, Rusya’nın gündeme getirdiği endişelerin ABD ve müttefikler tarafından hazırlanan ilkeli ve pragmatik bir değerlendirmesini içermekte, karşılıklı olarak çözümler için ortak bir zemin bulunabilecek alanlara yönelik önerileri içermektedir. Rusya’ya verilen güvenlik garantileri cevabında, “diğer devletlerin kendi güvenlik düzenlemelerini ve ittifaklarını seçme hakkı da dahil olmak üzere, esasen Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğünü korumayı ve savunmayı taahhüt edildiği ilkesi” üzerinde durulmuştur.

Geçmişte pek çok kez Rusya ve ABD, ortaklarıyla beraber, “şeffaflığı artırmak, askeri çatışma riskini azaltmak, silah kontrol anlaşmalarını ilerletmek ve güven inşa etmek” için gerekli anlaşmaları imzalamak amacıyla masaya oturdu. Bugün hiç kimseye, özellikle anlaşmalarda imzası olanlara, bu gerçeği hatırlatmaya gerek olmamalıdır ve hatta AGİT bunun için vardır. 

Bugün Rus tarafı, “gerilimi düşürmenin bir yolunu bulalım, şeffaflığı nasıl geliştirebileceğimizi tartışalım ve çatışmaların barışçıl çözümü hakkında konuşalım, barışı teşvik etmenin ve güven inşa etmenin somut yollarından bahsedelim,” demektedir. AGİT açısından durum nettir.

Mademki iyi niyetten ve barış arayışından bahseden bir Rusya var, ilk olarak elinde tuttuğu tutsakları (örneğin Kırım Tatar Meclis Başkan Yardımcısı Neriman Celal’i) salıvermesi gerekir, ki silahları geri çekmek de peşinden beklenebilsin.

AGİT VE HELSİNKİ DEKLARASYONU

Şöyle bir hatırlayalım. ABD ve Sovyetler, stratejik nükleer silahlarda indirime gidilmesi konusunda SALT-II’yi görüşürlerken yeni detant, yumuşama ortamından söz edilir oldu. Avrupa’da bir güvenlik ve işbirliği sisteminin kurulması (Conferance on Security and Cooperation in Europe, CSCE) ile karşılıklı ve dengeli kuvvet indirimi (Mutual and Balanced Force Reductions, MBFR) müzakereleri başladı. 1 Ağustos 1975 tarihinde 35 ülke Nihai Senet ve Helsinki Deklarasyonu dokümanlarını imzaladı. Batı tarafından NATO ve Doğu Bloku’ndan Varşova Paktı bu süreçte 1968’den beri zaten vardı. Varşova Paktı ise 1966’da Bükreş’te Avrupa’da Barışın ve Güvenliğin Güçlendirilmesi Hakkında Deklarasyon’u yayımlamıştı ve bir Avrupa Konferansı fikrine ihtiyaç olduklarını açıklamışlardı. NATO ise 1967’de Harmel Raporu’nu yayımladı. 1968’de Rejkjavik’te karşılıklı yumuşama kararı verildi. Ancak aynı yıl Sovyetler Çekoslovakya’yı işgal etti. Burada Brejnev Doktrini ortaya atıldı. Brejnev Doktrini kısaca, “Sovyetlere yakın uydu devletlerin yörüngeye konması,” demekti. Rusların bu işgalci politik girişimleri sadece Kırım değil, bunu anlamak gerekir.

1969 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (Non Proliferation Treaty, NPT) anlaşması var, bu ABD ve Rusya’yı SALT-I’e götürecek yolu açmıştı.

Sonra Almanya’da Doğuya Açılma, yani Ostpolitik konusu gündeme geldi. Doğu Almanya ile birleşmenin parolası: Bir Millet-İki Devlet. 1970’te Federal Almanya ve Polonya arasında Varşova (Sınır) Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma sınırları tekrar düzenledi. Bu hamle Doğu-Batı Almanya konusunda söz sahibi olunması avantajını getirdi. Üstelik bu anlaşmada Moskova garantördü. Önce ABD ve Rusya arasında SALT-I imzalandı. Bundan bir hafta sonra dört ülke, Almanya, Polonya, Sovyet Rusya ve ABD, 1972’de Varşova Anlaşması imzaladı. 

Avrupa Güvenlik Konferansı 1973’te başladı. Sonra Helsinki’de nihai senet 1975’te imzalandı. Bu anlaşmada dört sepet var: Birinci sepet, Avrupa’nın Güvenliğine Ait Meseleler’dir. Bunun ilk kısmında 10 Temel İlke var. 

Nedir bu 10 Temel İlke? 1) Egemen eşitlik ve egemenliğin gerektirdiği hakların haklara saygı. 2) Tehditten ve kuvvet kullanılmasından kaçınmak. 3) Sınırların bozulmazlık ilkesi. 4) Devletlerin toprak bütünlüğü. 5) Anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümü. 6) İçişlerine müdahale etmemek. 7) Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüğü de dahil olmak üzere, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı. 8) Ulusların eşit hakları ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı. 9) Devletler arasında işbirliği. 10) Uluslararası Hukuk’un yüklediği taahhütlerin iyi niyetle yerine getirilmesi.

Birinci sepetin bir diğer bölümünde, Güven Artırıcı Önlemler, Güvenlik ve Silahsızlanmanın Bazı Veçhelerine Dair Belge var. İkinci sepette, Ekonomik, Bilim ve Teknoloji ve Çevre Korunması Konularında İşbirliği konusu yer alıyor. Üçüncü sepet, İnsancıl ve Diğer Alanlarda İşbirliği; dördüncü sepet ise, İzleme Hususları’dır. 

Bu şartlarda görülmektedir ki Rusya, Minsk taahhütlerine uymamaktadır, anlaşmalara harfiyen uyması beklenmektedir.

Soğuk Savaş sonrasında Batı şu üç konuyu çözmeye koyuldu: 1) İttifak nasıl olmalı? 2) Doğu Avrupa’da eski Sovyet uyduları ile ilişkiler nasıl olmalı? 3) Rusya Federasyonu ile ilişkiler nasıl olmalı? Bu üç konuda da muhataplarla işbirliği ve Batı için özveride bulunma süreçleri ortaya çıktı. Bir NATO üyesi ülke olarak Türkiye dahil her ülke ve kurum işin bir tarafından tuttu. Esas olan uyum sürecinin hızlıca yaşanmasıydı. Barış İçin Ortaklık (PfP) programı başladı. Bu program hem AGİT hem de NATO kapsamında sorumlulukları içerdi. Ortak politik ve ekonomik projeler yapıldı.

Ocak 2022’de Putin, ABD’den güvence istedi ve cevabını aldı, şu an ne yapacağını düşünüyor. Putin Pekin’e gidip gelecek ve ne yapacağını netleştirecek. Ancak dün Lavrov çıktı, “Ukrayna’da biz savaş istemiyoruz,”dedi. Yani Ukrayna ve hatta Belarus’ta ilave asker bulundurma sebebini açıklarken Rusya yönetimi esas amaç olarak, “Rusya’yı koruduklarını,” ifade etti. “Ukrayna’da ilhak edilen bölgelerden çıkılacağını, burada sürdürülen Gri Bölge Operasyonlarını durduracaklarını veya nüfuz alanı konularından vaz geçeceğini,” söylemedi. “Ukrayna için savaşmayız” demek, “Kaliningrad’a yeni konuşlandırılan nükleer füze sistemlerini azaltacağız veya geri çekeceğiz,” demek olmuyor. 

Halbuki bu gerilimin merkezinde Avrupa var. AGİT ve Helsinki Anlaşması var. Otuzdan fazla ülke gibi, Türkiye de bu anlaşma ve kurumsal yapılarda yer almaktadır ve bu bakış açısıyla zaten bir taraftır, “barış ve istikrarın devamını sağlamak” esastır. Sonuçta Avrupa tesis edilen güvenlik mimarisine bakar. Bu durumda ABD de bir taraftır. ABD, SSCB ve AGİT birlikte bu sistemi kurdular, Rusya Federasyonu kurulurken bütün anlaşmaları kabul ederek yeni bir oluşuma gitti, bilindiği gibi Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kuruldu. Şimdi Rusya güvence istedi ve karşılığında ABD tarafından, “Üçlü anlaşmalara, AGİT’e ve Helsinki Deklarasyonu’na uymak zorundasın,” dendi. 

Gorbaçov SSCB’yi dağıtırken 1975 Helsinki Nihai Senedi’ne tam bağlı kalınmasını kabul etti ve kendisi muhataplarından böyle olmasını istedi. SSCB dağılırken üzerinde durulan hususların en önemlilerinden biri de “uydu devletler” kavramı idi. SSCB güçlüyken bu “uydu” kavramı kabul edilebilirdi. Bugün SSCB olmadığına göre bu başlıkta neler konuşulabilir? Rusya Federasyonu tekrar güçlenene kadar (2014’e kadar diyelim, buna dair ipuçları var) anlaşmalara her ne yazılırsa yazılsın pek bir yansıması olmamıştı, ancak ne zaman güçlendiklerinden emin oldular, “uydu devletler” ve “nüfuz alanları” konusu tekrar ortaya çıkageldi. Örneğin Ukrayna bir uydu devlet idi; ama bugün Rusya’dan kopmak, Avrupa Birliği’ne dahil olmak istiyor. İşte bu noktada Rusya diyor ki: “Benim Uydu Devletime elleyemezsin!” 

Birleşmiş Milletler (BM) Şartı, Helsinki Nihai Senedi ve 1990 Paris Şartı da dahil olmak üzere müteakip AGİT belgelerinde yansıtıldığı gibi, uluslararası düzen kurallarla işler. Temel ilkeler AGİT ile kurumsallaştırıldı. Bunu bir hamlede geri almak mümkünse hangi iradeyle, haklılık payıyla yapılacak?  1999 Avrupa Güvenliği Şartı ve 2010 Astana Zirvesi Anma Bildirgesi var. Bunlar anlaşmaları pekiştirir belgeleri ifade etmektedir. Elbette krizin adı Ukrayna değildir, başından beri ve her fırsatta belirttiğim gibi, Avrupa’nın güvenliği ile ilgilidir. Eğer Rusya’ya bu imkân verilirse krizin boyutu Avrupa’yı da aşar ve küreselleşir. Ama küçük düşünenler bugün birkaç ülke sınırına dizilen tankları konuşmak istiyor!

PUTİN DOKTRİNİ

Gelelim Rusya’nın toparlanması 2014 yılına. Sizler zaten Kırım’ın işgalinin yılı olduğunu biliyorsunuz. Ben ise size Putin Doktrini’ni hatırlatayım (bu konuda en azından Putin’in Valdai Club-2013 konuşmalarına bakınız): Bir Rus dünyası (ortak bir kilise, ortak bir manevi kaynak ve ortak bir kader) var. Bu merkezi güçtür. Rus-Ukrayna topluluğu bu nedenle Rus dünyasının (uydularının) çekirdeğini oluşturur, Sovyet sonrası bölgedeki tüm Rusça konuşan topluluklar temel alanını oluşturur ve en geniş anlamda, terim dünya çapında bu üç kriteri karşılayan insanları kapsar. Bu bir Avrasya Ekonomik Birliği kurulmasını sağlar. Buna engel ABD ve Avrupa’dan gelir, NATO ve Avrupa Birliği birliğin uydu ülkelerini kendine bağlar. Putin, Batı’nın mevcut kriz sırasında uyguladığı toplum mühendisliğinin Ukrayna’ya, Rusya’ya ve “Avrasya’nın entegrasyonuna” (hem Avrasyacılık’a) yönelik olduğunu da açıkça belirtir.

Putin Doktrini’nin maksimalist yorumu şöyle: Bu, eski SSCB sınırları içinde (muhtemelen Baltık ülkeleri olmadan) veya sadece Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı kapsayan Rus devletini yeniden inşa etme projesidir. Veya minimalist yorum şöyledir: Avrasya Ekonomik Birliği’ni (Ukrayna’yı veya en azından güney ve doğu bölgelerini, ayrıca Moldova’yı veya en azından Transdinyester ve Gürcistan’ı veya sadece Abhazya ve Güney Osetya’yı da kapsar,) kısmen Avrupa Birliği’ne benzeyen, ancak Batı’dan farklı bir kalkınma modeli izleyecek sıkı bir ekonomik bloğa dönüştürme planı olabilir. Her iki durumda da Rusya’nın planlarının başarısı için Ukrayna üzerinde stratejik kontrol sağlamak çok önemlidir. Burada askeri mülahazada bulunmadım, bu konuyu Vizyon, Strateji ve Politika başlıklı yazımda işlemiştim, bakabilirsiniz.

Putin kendi ülkesinde vatandaşlarına önemli ve kritik hedefler veriyor. Bu kendi vatandaşlarının sınırlarını aşıyor ve öyle ki nüfuz alanlarını (uydu devletlerini) kendisine kattığını kabul ediyor. Hatta karşısında mevzilenen NATO’yu, ABD ile AB ülkelerinin elini zayıflatmak amacıyla, Rusça konuşmayan ve Ortodoks olmayan başka ülkelerle de ilgileniyor. Bu ülkeleri Gri Bölge kapsamına alıyor. Putin, kendi ülkesinin çıkarının genişlemesi adına bir Avrasya projesi yapmaktadır, sanki yeni tür bir Avrupa Birliği ve Anglosphere benzeri güç oluşumu. Kendi vatandaşlarını bir fikir tarafına çekerken ona katılanları da beraberinde sürüklemek istemektedir. Aslında var ve gerçek olmayan bir oluşumu kendine katılmak isteyenlere “ideal proje” olarak sunmaktadır. Bu ne kadar inandırıcı olabilir ki? Bu aynı zamanda başkaları için bir riskli sahadır.

SONUÇ

Uluslararası ilişkiler ile strateji meselesi birbirine karıştırılmış bir şekilde karşımızda duruyor: Ukrayna.

Ukrayna, bugün Rusya için en önemli hedeftir (Batı buna “ulusal hedef” der), büyük idealinin ilk basamaklarındandır. Ancak asıl mesele Rusya’nın, ABD ve Avrupa’ya rağmen ve uluslararası taahhütlere rağmen, Putin Doktrini’ne uygun kendine bir alan yaratan çıkarı elde etmesidir. Bırakın mevcut anlaşmalarda askeri birlik (sert güç) kullanmayı, diplomatik hata ile anlaşmalarda imzası olanlara zorluk çıkarmasına bile imkân verecek gerekçe yoktur.

Bu şartlarda ABD ve Avrupa, Putin’in ne yapmak istediğini bilmiyor mu? Evet. Burada sorun yok. Sorun diğer ilgilerin de bilmek zorunda olması hususudur. Diğer açıdan, ABD ve Avrupa, Rusya’nın girebileceği yüksek değerli riske karşılık verebilir mi? Evet. Aynı şekilde, sorun diğer ilgililerin de risk hesaplarını iyi yapması hususudur. Bunun için Büyük Kırılma Prosedürleri isimli yazıma bakmanızı tavsiye ederim.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Geostrategy, Alliance and Determination

DİĞER YAZI

Putin Doctrine

Politika 'ın son yazıları

Victory Day

This special day, which is celebrated as Victory Day by the USSR, which won the Second

Putin ve Zafer Bayramı

İkinci Dünya Savaşı'nı kazanan SSCB'nin her yıl Zafer Bayramı olarak kutladığı bu bayram, Soğuk Savaş sonrasında

NATO’s Strategy

The Russo-Ukrainian War continues. NATO has been involved in this war since its inception. But not

Amerikan Kampanyası

Kampanya! Bu söz bizim Uluslararası İlişkiler ve Askeri Uygulamalar içinde pek kullanılmaz, ama Amerika Birleşik Devletler