Zaman ve Mekân Sıkışması

Politika

Bugünlerin jeopolitiğinde hızlı geçen dopdolu gündeme ve baş döndürücü geçişlerin kapsamına baktığımızda, Immanuel Wallerstein’in Dünya Savaşları’nın gerçekleştiği şartları açıklarken, tarihsel perspektifte konunun algılanmasına yarayacak, “zaman ve mekân sıkışması” tarifini hatırlamaktayız. Yarının nasıl olacağı ve alevin nereden yükseleceğini tahmin etmenin mümkün olmadığı bir süreci yaşıyoruz.

Mevcut ve gelişen başat güçlerin Pasifik ağırlıklı dengeleme politikalarının dünyanın her alanına ağır bir yük getirdiği düşünülse de, bu durum aynı zamanda, ilerilerde yeni yer bulma arayışı içinde olan güç adaylarına, yeni fırsatlar sunan ve bir o kadar da risklerle dolu süreci kapsamaktadır. Alfred Mahan’ın rehberlik ettiği Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Halford Mackinder’in rehberlik ettiği ve SSCB dağıldıktan sonra da sahip olduğu Kalpgâh coğrafyasına güvenen Rusya Federasyonu (RF) arasındaki kronik rekabet sürüyor. RAND Corporation’un 1999 yılında yayımladığı raporları hatırlıyorum, yükselen Çin tehdidinin 2015’lerde ABD’ye kafa tutacak seviyeye ulaşacağından söz etmekteydi, ki 2020 arifesindeyiz. Bu durumda ABD ve RF yükselen Çin’in farkında olarak, süreklilik arz eden güç mücadelesinin kendilerine verdiği imkanlar çerçevesinde, kendi pozisyonlarını almaya çalıştılar. Jeostratejik konumla ve Avrasya coğrafyasının verdiği imkanlarla RF’nin Şanghay İşbirliği Teşkilatı (SCO) ile pozisyonunu belirginleştirdiği söylenebilir. Ancak ABD, her ne kadar tehdidin farkında olmasına rağmen, tek kutuplu dünyanın rehavetine kapılarak, zamanın ve mekânın algısına yoğunlaşmadan, küreselci politikalar ile aslında Çin’i kendisi büyüttüğü gerçeğini gözden kaçırdı. Tam da bugünlere gelindiğinde ortaya büyük bir çelişki yumağı ortaya çıktı. Özellikle Küreselci-Demokrat Barack Obama’dan sonra Muhafazakâr-Cumhuriyetçi Donald Trump döneminde ABD, büyük bir panikle konuyu ele alma ihtiyacı duydu. 2016’nın sonlarından itibaren seslendirilmeye başladığı üzere, ama daha çok 2017’de belirginleşen ABD politikalarının gereği, Ticaret Savaşı tüm dünyayı etkileyen bir gerginlik konu başlığı oldu.

Görüldüğü kadar taraflarca karşılıklı tedbirler alınmak isteniyor. Çin, Micius uydu projesi, kuantum teknolojisi ve 5G teknolojisi ile 2020’den ittibaen piyasaları domine etmek niyetinde olduğunu gösteriyor. Çin Afrika’ya öyle bir yayıldı ki, ironiyle izah edelim, Çinli oranı nerede Afrikalılara yaklaştı. Özellikle Trump, Çin mallarına ilave vergiler koyuyor. Dün 300 milyarlık mala ilave yüzde 10 daha kondu. Bugünkü The Wall Street Journal’ın görselleştirdiği haberinden de anlaşıldığı gibi, Çin’in üstüne gelen hamleleri savuşturmak adına gösterdiği refleks gereği, üretim ve ticaret platformunu Vietnam gibi ucuz iş imkanının bulunduğu ülkelere kaydırmaya başlamasının üzerine, Trump tarafından bu tür girişimlerin de acilen önü alınmak istenmektedir. Güney Çin Denizi ve Pasifik’e açılan küresel ticaret yollarının yer aldığı boğazlarda ve hatta Okyanusya’da yeni fırsatlar arayan Çin ve ABD’nin rekabeti kıyasıya sürmektedir. Bu alan jeopolitik açıdan gerilmekte ve bir kıvılcım çıkabilecek potansiyelle dikkatleri üzerinde toplamaktadır.

Yine bir çelişkiden söz etmemiz gerekiyor. Tehlikeyi sezebildiği halde ABD’yi onlarca yıl uyutan önemli sebeplerin başında şu var; küreselci ABD sermayesinin yatırımlarını Çin’e kaydırmaya çaba gösteren öncü fikir Demokratları destekleyen iş dünyası, bunların içinde ABD’li Yahudi kökenliler ve teknolojik ürünlerle piyasalara yeni giren oyuncular oldu. 2000’li yılların başlarından bugüne, tarihsel bağlamda çok kısa bir zaman diliminde bir de bakıldı ki Çin, ABD’den daha fazla üretim yapan ve satan, dolayısıyla dolar biriktiren bir güç oluverdi. Şimdi el frenini çekmek ve bu yatırımcılara geri dönün mesajı vermek için Cumhuriyetçiler çaba sarf ediyorlar. Ama bir başka aldatmacanın daha içindeler ve burası önemlidir! Muhafazakâr-Cumhuriyetçiler içinde Ortadoğu’ya çoktan beri dinsel gerekçelerle ilgi duyan politikacılara, kleptokrasiye, Yahudi Lobisi etki ediyor ve ABD’nin teksifini bu coğrafyada tutarak İsrail’in çıkarlarına hizmet etmesini sağlıyor. Bu durumda ABD dış politikası, hem de bu Muhafazakârların işbaşında olduğu kanat vasıtasıyla hem kadim Ortadoğu’da hem de Pasifik Okyanusu’nda dağınık bir mekân algısı yaratmaktadır.

İşte bu cümleden söyleyebiliriz ki, ABD içindeki dinamiklerin arayışları nedeniyle dünyada zaman ve mekân sıkışması hali söz konusudur ki bu oldukça tehlikeli bir durumdur.

Zaman ve makân sıkışması söyleminin sahibi olan Avrupa’nın bugün hem ticaret olarak hem de güvenlik politikaları bakımından derin etkilendiği anlaşılmaktadır. Kurumsal biçimde Avrupa Birliği (AB) başta, ama daha ziyade Kıta Avrupasının önemli güçleri olan Almanya ve Fransa (buna bugünlerde İtalya ve İspanya da katıldı), derin bir düşünce sürecine girmişlerdir. Birleşik Krallık’taki Brexit konusuna değinmiyorum. Almanya ve Fransa, kendini korumayı tekrar hissettiği bir sürece girmiştir. RF ile tekrar masaya oturmayı dahi düşünmektedir. Orta Menzilli Nükleer Kuvvet Anlaşması (INF), enerji talebi, piyasa şartları gibi başlıklarla bazı gelişmeler tartışılmaktadır. Bana göre bugün Avrupa sadece Atlantik bloğuyla değil, büyük oranda Avrasya bloğu içinde olduğunun bilinciyle hareket etmelidir. bir iki soru çıkıyor ortaya: Bugünün şartlarına ve geleceğin ihtiyaçlarına, ABD’nin jeopolitik açıdan çokça dillendirdiği, tarihi ve coğrafi parametreleri öne koyarak belirginleştirdiği politikalarla bakılması şart mıdır? Avrasya’yı bölen şekildeki tanımının aslında Avrupa’ya zarar getireceği fikri tartışabilir mi? Bu fikri Avrupa, Çin’in güçlenmesiyle beraber tekrar masaya yatırmak zorundadır.

Türkiye gibi bir ülke nerelerde yeni fırsatlar aramalıdır? Toz duman olan şartların gereği Türkiye klasik RF vizyonu ile Ortadoğu’da belli oranda işbirliği içine girmiş haldedir. S-400 hava savunma sistemlerinin satın alınması, Akkuyu nükleer güç santrali inşası ve Türk Akımı doğalgaz boru hattı projesi bu zaman aralığında ortaya çıkmış konu başlıklarıdır. Bir başka taraftan Türkiye, Osaka’da gerçekleşen son G20 zirvesi ile Japonya ve Çin’de bazı arayışlar içine girmiştir. Halen Türkiye’nin Çin, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerle ticareti üst seviyededir. Ancak karşılıklı ticaret hacimlerine bakılırsa, Türkiye bu durumu kendi lehine dengelemek gibi bir ödevle karşı karşıyadır. Aynı zamanda Türkiye, Pasifik’teki güvenlik politikalarında da bir ilinti halinde işbirliğine gitme ihtiyacı duymaktadır. Fakat, eğer Avrupa aklını toplarlarsa bir gerçek var, Türkiye bunu da tekraren açıklamalıdır; Türkiye jeostratejik gerçeklerden dolayı Avrupa için Avrasya açılımı bağlamında önemli bir fırsattır. Pekin’den Frankfurt’a bağlanacak Çin’in Bir Kuşak Bir Yol İnsiyatifi’nin ana ekseni için Türkiye çok yönlü imkanlar sunabilecek bir ülke konumundadır. Bugünlerde sinsice kendini hissettiren bir durum var, İsrail’in Ortadoğu politikaları çok boyutlu zarar verir mahiyet taşımaktadır. ABD’ye, Avrupa’ya ve hatta Çin’e giderek, Türkiye bu durumu çok iyi anlatma sorumluluğu taşımaktadır. İsrail, sadece Ortadoğu’da değil dünya çapında çok taraflı bölünmeleri yaratan ve derin sorunlar açarak kendi gelişmesini sağlamaya çalışan bir tehlikeli-güç potansiyelidir.

Bir Cevap Yazın

Politika 'ın son yazıları

NATO Genişliyor!

Londra’da NATO’nun 70. yıldönümü deklerasyonu 4 Aralık 2019’da kabul edildi ve yayımlandı.

NATO ile Yürümek

Londra’da dünyanın mevcut en güçlü ve önemli askeri-güvenlik ittifakı olan NATO’nun 70.

Beyaz Saray Zirvesi

ABD Başkanı Donald Trump’ın davetlisi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan 13 Kasım 2019’da Beyaz
DÖN BAŞA