Jeopolitik Zorunluluk

199 Tıklama
16 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bazı şeyler beklenmeden oldu bazıları ben geliyorum dedi. İklim krizini biliyordu insanlık. Ancak burada şaşırtıcı olan insanlığın böylesi köklü bir konuya yeterince ilgilenmek istememesiydi. Diğer yandan koronavirüs pandemisi beklenmiyordu. Küresel değişimi öyle bir etkiledi ki bütün hesaplar altüst oldu. Krizler kolay mukayese edilecek değil, ama insanlığın bu ani gelişen pandemiye verdiği tepki ile daha köklü ve az çok hesabı belli şekilde gelişen iklim krizine verdiği tepki farklı oldu. Diğer konu sosyo-ekonomideki çeşitli dalgalanmalar, değişimler, kurallar… Bu husus ise bütünüyle bir belirsizlik konusu oldu. Gelecek endişesini artırdı. Savunma faaliyetlerini takip edenler teknolojik silahlanma ve kitle imha silahları bağlamında endişeli bir sürece odaklandı. Hepsinin üstünde ise “düşman kim” diye insanlığın yaşıyla eşit bir tehdit arama ve önlem alma refleksi var. Düşman kim? İki başat güç ABD ve Çin büyük bir rekabet içinde ve bütün bu küresel risklerle olumsuz gelişmeleri kendilerine göre kullanmak, yöntemlerini sistemleştirmek istiyorlar. Bu bir gelişme ve tahakküm sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yine gelişmelere bakılırsa ABD ve Çin kendi güçlerine göre küresel krizlerle baş edebilmek ve rakiplerinin önünü kesebilmek için hummalı bir çaba içerisindedir. Bu tıpkı SSCB ve ABD arasındaki 1962 Küba krizi gibi bir etki yapmakta, kriz yönetimini ön plana çıkarmaktadır.

İklim ve pandemi krizlerinin ağır baskısına ve ülkelerin gerileyen ekonomik kondisyona rağmen; küresel çapta kriz yönetimi, silahlanma, kitle imha silahları ve atma vasıtalarının ileri sürülmesi söz konusu olmaktadır. Bu durumda dünya büyük sorunlarına eğilirken, ülkeler kendilerini gayet gergin hissediyor olmalılar ki, askeri güçlerini artırma yönünde ortak bir eğilimi sürdürüyorlar. Neredeyse ekonomi kadar askeri fonksiyonun öne çıkması, elbette bir soruyu gündeme getiriyor; savaş mı olacak? Bir bu eksikti, dedirten kriz haline ilave bir mesele… Savaş hesabı yapılınca insanlık hemen bildiği yöntemleri hatırlıyor, kümeleşiyor, ittifak hesaplarını devreye konuyor. İnsanlar savaşı istemeseler bile güvenlikte olmak için buna bütçe ayrılması gerekli görüyor. Uzmanlar bu yöndeki yeterliliği, kapasiteyi ve mukayeseleri sorguluyorlar.

Devletler uluslararası ilişkilerde sorunlarını çözmek için ekonomi, diplomasi, teknoloji, sosyo-kültürel, gibi milli güç unsurlarının hepsini kullanırlar. Fakat bunların içinde askeri gücün başka bir yönü daha vardır, devlet otoritesinin korunması ve genişletilmesi. Bunun için devletler, ama daha çok başat güç konumundaki devletler, iç otoriteye ilave, küresel otorite hesabını da dikkate alarak her an hazır olma ihtiyacı duyarlar. Hatta biri diğerine rakip olarak baskı uygularken bu otoriteyi zayıflatacak her türlü girişimi esas alır ve askeri gücünü caydırıcı olarak gösterir. Yine Soğuk Savaş örnek verilebilir. ABD ve Sovyetler Birliği’nin kendi etki alanlarını savunma istekliliği ve yeteneği, nükleer caydırıcılık da dahil olmak üzere, dünyada iki kutuplu bir düzeni tanımlamıştı. Tersten bakılırsa, sorunların hızla çözümü için, askerin caydırıcılığı olmasa acaba uluslararası ilişkiler ne türden çözümler üretirdi, sorusu aklımıza geliyor. Bunu neden işaret ettim? Bunca küresel olumsuz gelişme varken askeri gücün artırılması yönünde görünen tavrın mantıklı bir nedeni olmalı. İşte bu alandaki gerilim aynı zamanda diplomasiye de alan açar ve uluslararası politikaları besler. 

ABD Başkanı George H. W. Bush 1990 yılında Yeni Dünya Düzeni’nin doğuşunu ilan etti. Bu ilan jeopolitik önceliklerden jeoekonomik önceliklere doğru geçileceğinin işareti oldu. Francis Fukuyama, kapalı, otoriter toplumlar ekonomik veya askeri olarak rekabet etmek için gerekli yaratıcılığa sahip olmadığını, bu nedenle hayatta kalmak ve gelişmek istiyorlarsa liberal kapitalizmi benimsemeleri gerektiğini savundu. Edward Luttwak, devletlerin (ve devlet bloklarının) çıkarlarını, giderek artan bir şekilde, ekonomik yollarla ilerleterek kendilerinisavunmaya çalışacaklarını ve geleneksel jeopolitiğin yerini jeoekonomi’nin aldığı bir dünyada olduğumuzu açıkladı. Son çeyrek asırda dünya bunun için mücadele etti, jeoekonomi haklı çıksın istendi!

Charles Krauthammer’in “tek kutuplu an” olarak adlandırdığı dönem gerçekten kısa sürdü. 2020’lere gelindiğinde ise şartlar değişti ve dünya tekrar jeopolitik önceliğin esas alındığı bir dünyayı teyit etti. Temel neden, Asya’nın küresel açıdan askeri takibe alınması gereken bir kıta olduğuydu. Asya’da büyük bir güç mücadelesi başlamıştı. Silahlanma, kitle imha silahları, büyük tatbikatlar, silah denemeleri, gövde gösterileri…

Şurası aldatıcıydı, Çin, Kuşak Yol Girişimi’ni (BRI) açıklayınca bu bir jeoekonomik önceliktir diyenler oldu; ancak süreç öyle gelişmedi, jeoekonomiyi güvenlik altına almak için jeopolitik şartların tam olması gerektiği anlaşıldı. Anlaşılan oydu ki Soğuk Savaş sonrası barış ortamının geldiği şeklindeki düşünce sadece bir yanılsamadan ibaretti. Yanılsama dönemi bitmiş ve tekrar hakikat kendini göstermişti. Bugün uzmanlar jeopolitik sözcüğüne daha fazla sarılır oldular.

Rusya, 2008’de Gürcistan’a girdiğinde durum pek anlaşılamamış olmalı ki 2014 yılı geldiğinde Rusya bu kez Kırım’a girince barış geldi diyenlerin hepsi suspus olmayı seçmişlerdi. Rusya’nın bu yolu seçeceği aşikardı aslında, en iyi bildiği iş buydu! 

ABD, Rusya’nın bu hamlelerini gördü ve şaşırmadı. Zaten kısa süren tek kutuplu bahar havası ABD’nin içe dönmesine yol açmadı, bilakis gücünü küresel olarak muhafaza etmenin yanı sıra yenilemenin yoluna gitti. Bu noktada ABD Soğuk Savaş döneminin ittifak yönteminin yetmeyeceğini hesapladı. Yeni ittifak ve ortaklık anlaşığını kabul etti ve ilk adımlarını attı bile. Zira rakibi sadece Rusya değildi. Beraberinde küresel amaçları olan Çin de vardı. Bütün bunları gözeterek askeri gücünü ve stratejisini yeniledi. Uzay ve Siber alnda komutanlıklar kurdu. Bölge komutanlıklarına yeni şekiller verdi.

Bölgemizde örneğin Merkez Kuvvetler Komutanlığı içindeki İsrail buradan çıktı ve Avrupa Komutanlığı’na dahil edildi. Beyaz Saray’da Orta Doğu’dan sorumlu Milli Güvenlik sorumlusunun görev alanına Kuzey Afrika da dahil edildi. Afrika Komutanlığı’na daha fazla önem ve bütçe verilmeye başlandı. Daha önemlisi, Türkiye’yi de ilgilendiriyor, Doğu Akdeniz ve Balkanlar arasında yeni bir savunma hattı oluşturuldu, bu hattın aktörleri içinde İsrail ve Yunanistan yerleştirildi, Türkiye’ye olan ihtiyaç azaldı. Bunun nedeni Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini geliştirmesi olarak gösterildi.

Buna ilave olarak ABD Kuzey Buz Denizi, Doğu ve Güney Çin Denizi ve Hint-Pasifik’te güçlendirilmiş stratejileri geliştirdi. Bunu stratejide boşluk bırakmamak adına iki yolla yaptı; birincisi jeoekonomi’yi gözeterek, örneğin QUAD gibi, ikincisi ise jeopolitik’i gözeterek, örneğin AUKUS gibi.

Barışa katkı olacak anlayışıyla NATO içinde Ruslara bir irtibat imkanı sunuldu. NATO Genel Sekreteri Jean Stoltenberg, NATO ile Rusya arasındaki karşılıklı akreditasyon iptali ve temsilcilik kapatılması kararını açıkladı, “Rusya’nın NATO nezdindeki temsilciliğinin faaliyetlerini durdurma kararını üzüntüyle bildiriyoruz,” dedi. Buna karşılık Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “NATO’daki misyonumuzu askıya alıyoruz, gerekli olursa Brüksel’de Büyükelçiliğimiz üzerinden irtibata geçebiliriz,” şeklinde karşılık verdi. Bu olay kesinkes tek kutuplu dünyanın barışçıl beklentilerinin kurumsal olarak da tükendiğinin kanıtıdır.

Genel olarak bakılırsa ABD bu tür tedbirlerle güçlendirdiği jeopolitik anlayışıyla, aslen yeni ittifak ve ortaklıklarla, küresel meydan okumaya hazır olduğunu işaret etmiş oldu. Başlangıçta ileri sürülen argümana dönersek, askeri gücün otoriteyi tesis etmekte kullanılması hakikati bu kez küresel biçimde tavizsiz devreye konmuştu, dememiz gerekir.

Son çeyrek asrın bu tür stratejik değişimleri içinde barındıran yönü atılması gereken adımları belirginleştirdi: Jeopolitik önde, kapsayıcı ve jeoekonomi ile desteklenen biçimde olmalı. Bölgesel dinamikler gözetilerek bu temel anlayışa dayalı yapı, ağırlıkları değiştirilir ve araçları çoğaltılabilir biçimdedir. Joe Biden bunu akıllı güç yöntemiyle gerçekleştirmektedir. Ancak bilinmesi gereken konu şudur, mevcut gelişmelere bakarak söylemeliyim; devletler askeri amaçlarından asla taviz vermemelidir, kendini avutacak türden olan barışçı anlayışları olsa olsa romantik bulmak durumundadır. ABD, Rusya ve Çin’in taviz vermeden geliştirdiği ve pozisyon aldığı güvenlikçi bakış açısı bizim bunu düşünmemizi gerektirmektedir. Hatta Avrupa ülkelerinin bile değiştiğini ve daha da değişeceğini söylemek mümkündür. Almanya tekrar savunma harcamalarını artırabilir. Brexit ile Avrupa Birliği’nden ayrılan İngiltere giderek İmparatorluk dönemi askeri stratejilerini hatırlar duruma dönmektedir. 2019’lardan itibaren görünür biçimde olan Avustralya’nın silahlanmasındaki artış boşa değildir.

Pesimist olmamak adına şunu da ekleyerek yazımı sonlandırayım; askeri güç Soğuk Savaş’ta nispeten bir dünya savaşını önlemişti, bugünkü akılların karışık olduğu dönende de küresel güvenlik dengelerini belli bir yere oturtabilir. Barışın yolu bu olabilir.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Küresel F-35 Ortaklığı Ne Demek?

DİĞER YAZI

Dedeağaç’a Yeni ABD Askeri Yığınağı

Güvenlik 'ın son yazıları

Belarus-Polonya Göçmen Krizi

Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan ve dünya gündemine oturan Belarus ve Polonya sınırında kendini gösteren düzensiz göçmen

Modern Savunma Teorisi

Bu teoriyi ortaya atmamın nedeni güncel savunma anlayışının eksiksiz anlaşılmasını sağlamaktır. Ülkemizde bazı çevrelerce savunma konusu