Etik ve Bilimsellik

290 Tıklama
11 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Etik olmayı disiplinler içinde yeterince yerleştiremeden ne bilimde ne de yaşamda ileri adım atmak söz konusu olur. Bilimsel ortamı doğru düzgün hale getirmeden çabaları bir sonuca götürmek mümkün değildir. Bir noktadan sonra işler tersine döner, ürkekliğin ürettikleri her şeye zarar vermeye başlar. Zaman bile tersine çalışır. Esasında bilim ve teknolojide gerilemek denen şey budur işte.

Elbette zorunluluklar ve riskler vardır, bunlar göz önüne alınarak bir seçim yapılır. Ama sistemleşmeden, sistemlerin sistemini inşa edecek aklı yaratmadan bina inşa etmek sorunludur.

Hata şurada mı? Kadroları doldurmakla başlanıyor önce, binaların içi dolsun, hazırlanan evraklara imzalar atılsın, yani prosedür gereği yerine getirilsin diye. Ancak toplam kalite gerçekleşmiyor bir türlü, ne geçmişin külliyatı kontrol edilebiliyor ne de geleceğe dair güvenceler teminat altına alınıyor, özde hep bir eksik duyuluyor, sonra eksikler toplanıyor, devasa bir yıkıntı halindeler, engel oluşturuyor ileriye gitmeye.

İlk Gorbachev zamanında SSCB’ye gidip döndüğümde bu tarz bir olumsuzlukla karşılaşmıştım. Sovyetler yıkılıyor demiştim, yazılı ve sözlü raporumda. Boyundan büyük laf etme, dediler bana. Elbette gençtim ama, güvenilmeyecek bir iddiam yoktu, tam da yerinden ve can alıcı noktalarla izah etmiştim tezimi.

İki yıl sonra Berlin Duvarı çöktü. Aradan uzun yıllar geçti, bir kitapta okudum, ABD’li yazarın benzer bir iddiasından dolayı ne denli övgü aldığını. Sonra entelektüel kesim referans veriyor eserlerinde! Konu övgü değil elbette. Peki ne? Yabancı söylerse fikirlerin bir anlamı oluyor, referans veriliyor, hatta bilimsel oluyor, onu dile getiren (sözde) büyük insan oluyor…

Orta Asya Sınır Sorunları konulu tezimi hazırlarken sayısız yabancı genç araştırma görevlisinin saha çalışmalarının referanslarda yer aldığını tespit ettim. Dikkatimi çekti. Sahada tutulmuş notlar referans oluyordu. Peki bu araştırma görevlileri ve uzman kadrolar sahaya nasıl gelmişler diye merak ettiğimde gördüğüm neydi? Ülkeler arası ortak eğitim programlarıyla, yeni açılan üniversite ve araştırma merkezlerinde çalışacak şekilde gelmişler. O gençlere hocalarınca ödevler veriliyor, gidin araştırın deniyor. Onlar da didik didik ediyorlar sahayı. Teori buradan başlıyor yazılmaya, tam da yerinden.

Sahadakilerin hocaları bulgulardan yeni teoriler ileri sürüyorlardı. Bize yansıyan kısmı şu olsa gerek, o teorileri baştacı ederken, sahada nasıl titizlikle çalıştığını görmezden geliyorduk. Benzerini yapmaya kalkarken doğrudan teorinin kopyasını savunuyor veya eleştirmeye koyuluyorduk. Halbuki saha çok çetrefil ve birinci basamak yer orası. Sahada olmanın zorunluluğunu görmezden gelmek eksiklik ama aslında temel yanlış.

Neyse ki ben de sahadayım, aynı titizlikle dopdolu bir çalışma yapıyorum. Tezim kabul görüyor. Hatta en iyi tez senin diyorlar sözle. Peki sonuç? Yerinden elde edilmiş o bilgiler şimdi nerede dersiniz? Yok! Hangi başka araştırmaları ve teorileri desteklemiş? Tez yok ki ortada! Arşiv yok. Nasıl cevaplayayım?

Arşivini doğru düzgün kuramayan yerlerde ne bilim olur ne ileri teknoloji üretimi. Arşiv yoksa büyük söz söylemenin de anlamı yoktur, açık değil mi?

Arşiv araştırması yapılır ve literatür taranır ve takip edilir. Literatür taramak işin bir kısmıdır ve hayatidir, ama kendi literatürünü de oluşturmak kaydıyla. Hele bugün için dijital devrimin sunduğu imkanlarla hemen her bilgiye ulaşılabilmektedir. Sorun bilgiyi bulmakta değil mevcut bilgileri geliştirmektedir. Geliştiren öne çıkar, takipçiler değil.

Arşiv olacak, kütüphane, depo, içinde her şey etiketli, binlerce yılın birikimi, bulgusu, araştırması, eleştirisi… Laboratuvar olacak, devamlı deney ve gözlem. Ölçekler olacak, hesap yöntemleri, teoremler, hipotezler, çözümler…

Bir büyük söz duydunuz, hemen bakın altına nasıl dolduruluyor o fikrin. Sözcüklerin altında arşiv bilgileri nasıl, referanslar neler? Boşsa zaten boştur!

Başka örnek vereyim. Akademide tez çalışması yapıyoruz. Ben İstihbaratın Analizinde Bayesian Uygulamaları konusunda tez verdim, daha önce bu tarz örneklerin olmadığı bir konuyu işliyorum. Benden daha fazla not alanın tezi Suriye Su Sorunu idi. O tarihte bile kırk defa yazılıp çizilmiş bir konudur bu. Nasıl yazdığını iyi biliyorum, çünkü o kişinin sunumunu ben hazırladım, yardım et demişlerdi. Oradan buradan, yazılmışların toparlandığı bir tez; ama süper dendi ona. Adama not önceden veriliyor, ne yaparsınız, tezin içi önemli mi?

Aynı zihniyeti şimdi de görüyorum. Düşünce üretmek yok ama söz çok! İltifat şok, verilen imkanlar derya deniz… Yanlış kişiler olmayacak değeri görüyorlar.

İki yıl önce birkaç yazı yazdım. Yeni Soğuk Savaş’ı tartışırken bir kısım kaprisli entelektüelimiz, nereden çıktı bu diyordu. Neymiş? Bu tabir şimdiki zamanı kapsamazmış. Bilimsel kriteriniz ne diye soruyordum eleştirenlere. Halbuki benim kriterlerim yazılıydı. Her neyse, Batılı bir akademisyen geçen hafta yazdı, bu bir Soğuk Savaş diye, şark bülbülü gibi oldu kompleksli kopyacı garipler.

Bırakalım bunları, hani nerede Türkiye’nin koronavirüs aşısı veya ilacı? Başkalarının önerilerine göre tedbirler alıyorsak içimde bir burukluk doğar, atamam. Zor değil mi? Üretmek zor…

Üstüne ABD ve Çin savaşını anlatıyor uzmanımız. Okumuş gazete ve dergilerden. Diyor ki; COVID19 sonrası dünya şöyle olacak!

Sorunlara kısıtlı önlemler alıyorken müşfik görünmek bir çözüm gibi sunulur. Önlem diye tekrarlananlar giderek ebeveyn sendromu yaratır.

İyi de ne yapsın bu bülbüller? Sahaya inip değer, bilgi, içerik, sonuç üretmek, kendi öne sürdükleri teorilere dönük çaba göstermek varken, masalarında oturup gazete ve dergi karıştırıp bilim yaptıklarını zanneden kopyacılar ne yapsınlar?

‘Tanıtım, reklam, etkinlik yap, öğrenci çekelim, para kazanalım, sana neden maaş veriyorum,’ diye her zaman bir işveren baskısı alan garipler ne yapsınlar? Yıllık eğitim masrafları iki ev geçindirir miktarda çocuk okutuyorlar, ayrıca kredi ödüyorlar… Hoş görelim mi? Günümüzde işler böyle!

Hatta dile pelesenk o ‘yeterli bütçe yok’ mazereti iyi işliyor. Bütçe yoksa fikir de yok, diyen olmuyor ama. Maaşı kurtarabilmek için oradan buradan derlenen fikirler dile getiriliyor sürekli. Sonra bu alışkanlık yaratıyor, sistemleşiyor, ama ters yönde, bilimsel taviz doğuyor, etikten verilen taviz.

Bilimsel yöntem kayırılma makamı sunmaz insana. Çıkar için kayırma makamı işliyor ama, yanlışa göz yuman çarpık bir sistem kökleşiyor.

Meydanlara çıkıp söylenmişleri tekrar etmeyi iyi biliyorlar, ürettikleri yeni fikir yok, savundukları gayet cılız. Bu kesimler zararlılar. Bu kesimlere toplum acıyacak değil, çünkü alçak gönüllü de değiller. Unvanlar ve ayrıca medya gibi başka mecralar ünlüyor insanı.

Mesleki disiplinden atılmak pahasına, zulüm görmek ve sefil hayat yaşamaya mahkum kalmak pahasına bilimden vaz geçmeyen o gerçek bilim insanlarının biyografilerini okuyunca, acımak gelmiyor insanın içinden bugünkü çarpık olanlara. Bilimsel eziklerin zararı oluyor, unvan var ama karşılığı yoksa eğer.

Bu çarpıklıktan kurtulmanın ilk prensibi, etik meselesinin insan ruhuna ve disiplinlerin içine girebilmesidir. İkincisi, bilimsel mantıkta yer bulacak konuların seçkinleşmesi için, standart değerlerin geçerli olacağı türden, ortamın uygun hale getirilmesidir.

Her alanda bir kriter olsun isterim, salt akıllarda tutulan değil, yazılı, şeffaf, güncellenen. Yazılıp söylenmişler kaydedilsin isterim, çünkü arşiv önemli, erişilebilir.

Değersizlik ve çarpıklık üremesin toplumda, organizasyonlarda. Sistemlerin sistemini inşa etmek için A’dan Z’ye doğru düzenekler kurulmalıdır. Yoksa bina çöker.

Benim oğlum bina okur, döner bir daha okur! Böyle olmasın artık…

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

ÖNCEKİ YAZI

İktidar Teknolojileri

DİĞER YAZI

İnsanlığın Uzay Geleceği