biz-turkuz-ve-bu-oyun-bitti
Biz Türk’üz ve Bu Oyun Bitti!

Biz Türk’üz ve Bu Oyun Bitti!

Okuyucu

Karşınıza dikilene sorarsınız, “Dost musun, düşman mısın?” diye. “Düşmanım,” derse önce anlaşmaya davet edersiniz, dost olalım dersiniz, olmazsa mecburen savaşırsınız. Peki, meşru ve hukuki düzende ülkede politika yapanlar birbirlerinden neden düşmanmış gibi söz ederler? Türkiye seçimlere giriyor. Bu hatırlatmayı yapmayı bir insanlık borcu ve bir vatanseverlik ödevi olarak görüyorum. Açıklayayım. Sözcüklerin etimolojik anlamları önemlidir. Kültürlü insanların birbirleriyle anlaşma tonları bellidir. Böyleyken kültürlü biri bir sözcüğü bilerek negatif kullanıyorsa biliniz ki bir kasıt söz konusudur. Özellikle diplomaside bu tür kasti vurgular öne çıkar. Ben önce bu konuya dikkat çekecek önemli birkaç sözcüğü örnekleyeceğim. İkinci konu, köklü radikal zihniyetlerle alakalıdır. Sorunlu düşünceler… Kültürlerdeki bu köklü algının tezahürü ile meydana gelenleri ortaya koyacağım. Böylelikle işin doğrusu noktasında hemfikir olabileceğiz.

Etimolojik Bakış

Sözcüklerin kökenine bakmamız gerekiyor. Her ne kadar eşanlamlıymış gibi bilinse de aslında kullanan kültürün bilincinde bıraktığı iz bir hayli faklı oluyor.

Örneğin eski Mısır kökenli siyasa sözcüğü “bakmak” ile ilgiliyken, eski Yunan kökenli politika “plana bağlı devleti yürütme sanatı” anlamına gelir. Siyasa esasen hayvanlara bakmak anlamına gelir, seyis sözcüğü de buradan türemiştir. Siyaset de insanlara bakmak, gözetmek, derken “yönetmek” olmuştur. Zamanla “siyasetçi olmak” daha başka bir yere gelip oturmuştur. Buna göre toplumuna bakan, yöneten kişi, yani siyasetçi, davasında gerekirse kefen giyen, başını veren anlamındaki kutsal bir işe soyunmuş, başarısızlığı kabullenmeyen, yerini korumayı hedef alan olmuştur. Topkapı Sarayı’nda Siyaset Çeşmesi vardır, bunu simgeler.

Politika sözcüğünü kullanan Batılı için konu özneyle (birey, kurum, devlet) ilgilidir. Politika, planlandığı şekilde yönetimin gerçekleştirilmesi, geleceğe ilişkin sürekli plan yapılması ve bunların sanat olarak, yaratıcılıkla gerçekleştirilmesi, bağlamında anlam bulur. Batıda politikacı hedeflerine varamaz ise kenara çekilir, yerine başkası gelir, bunu kişisel bir dava halinde anlamaz, sistem bütünlüğünü koruyup işletmeyi düşünür. Özellikle Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra Batının politika algısı daha belirginleşmiştir. Yöneticilerin kellesinin gitmesi yerine, “Sorumlular olarak işi nasıl çözeriz?” biçimine dönüşmüştür.

Aynı bakış açısıyla başka hatırlatmalar da yapmak mümkündür. Örneğin barış (sulh) sözcüğüne bakalım. Batı’da barış sözcüğünün akıllarda bulduğu karşılık, “savaşın olmadığı ortam” anlamındadır. Barış (peace) sözcüğü, birtakım yaptırımlara zorlamaktan boyun eğdirmeye ve hatta yıldırmaya kadar yapılacaklar bir bütün olarak görülür.

Şimdi her iki sözcüğü birleştirelim. Ortadoğu kültüründe “barış için siyaset yapmak” ile Batı kültüründe “barış için politika yapmak” arasında anlam olarak ne fark oluyor? Şimdi bunu düşünelim. Barış siyaseti, çok genel bakışla “mevcut şartları sürdürmek” anlamına gelir. Barış politikası ise “savaş oluncaya kadar boyun eğdirecek şartları dayatmak” anlamındadır.

Biz bir Arap gibi değil de, Türk olarak bu durumu ele alıp incelersek ne farklar var, daha iyi anlayacağız. Bu bakışla Ortadoğu’dan farklı bir algı ile hareket etmemiz gerektiğine bir kez daha kanaat getireceğiz. Çünkü Türkler (Orta Asya kültürüyle) bu kavramlara (savaş, barış, politika…) dünyanın tüm kültürlerinden biraz daha belirleyici anlamlar yüklemiştir. Örneğin Türkler barıştan ne anlaşılması gerektiğini kendi boyları arasında ve yanı başındaki Çinlilerle ilişkisinde pekiştirmiş ki; buradaki anlam, “yaşama dair olan coğrafyayı ve imkanları paylaşarak kullanmak” şeklindedir. Şimdiki kullanımlarla söyleyecek olursak, Türkler barışı tam da “jeopolitik” olarak görürler. Örneğin geniş otlakların olduğu ve üç-beş bin kilometre ilerideki bir alanı kullanmak böyle bir düşünceyle ilgilidir. Bu durumu biraz da bozkır şartları dikte ettirmiştir. Zaten sürekli mobil olmak ve göç etmek de bundan dolayı ortaya çıkan bir sonuçtur. Bu anlayışla örneğin Avrupa kıtasına kadar göçmüş olan Hunların Romalılara öğrettikleri de aynı düşüncelerdir. Hun Türkleri Avrupa’ya jeopolitiği kalıcı biçimde öğretmiş olmalıdır ki onlar da bunu iyi değerlendirmişler, Latin kültürüne dahil etmişlerdir.

Türklerde politika algısı “düzene sokmak, düzen getirmek” bağlamındadır (Orhun Yazıtları’na bakılabilir). Yani Türklerde barış ve düzen, boyun eğdirmek ve savaş, birbiri içinde anlam bulan sözcüklerdir.

Biz Türk’üz. Örneğin Anglo Saksonlar bizim ülkemize “Turkia” demesi gerekirken, “Turkey” der. Zira Latincede “-ia” aidiyet takısıdır. Peki, neden böyle yapar? Selçuklu veya Osmanlı zamanında durum başkaydı. Gerçi Tanzimat’tan beri bu husus masada tutulur ama konuyu şimdilik Türkiye Cumhuriyeti olarak düşünün. Turkey ile çokça dile getirilen “hindi” anlamı kastedilmez. Kasıt daha başkadır. Turkey’in bir diğer anlamı olan “fiyasko ile sonuçlanmış bir sahne oyunu” düşüncesiyle ilgilidir. Ülkemize Turkey diyen Batılı aklının geri planında, “bu oyun bitmedi, geçici bir dönemdeyiz…” der ve politik kurgusunda bu algı yer bulur.

O zaman soralım: Hangi oyun bitmedi? 1923’de Lozan mı? 1071’de Anadolu’ya yerleşmek mi? Bundan önce Türklerin Müslüman olmaları mı? Hun Türklerinin Avrupa içlerine kadar gelebilmeleri mi?

Türk şöyle düşünür: “Barış istiyorsanız meseleye önce eşit mesafeden bakalım. Ben de yerleştirilmiş düzenden yanayım, siz de! Aksini düşünen varsa biz Türkler politikadan daha çok güvenliğin tesis edilmesini anlarız. Yani yumuşak gücü pek sevmeyiz, sert güce öncelik veririz…”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Turkia, en son Atatürk ile millete ve dine olan bakışını netleştirmiş, yüzünü muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmakla belirginleştirmiş, insanlığın geleceğine öncelik veren bir ülkedir. Eğer bize Ortadoğu politikalarına çekerek Arap’ın kullandığı siyasetle yaklaşan olursa, daha çok, “içe dönük yaşatmak ve bunu dayatmak” isteyenler varsa, o vakit önce şunu düşünsünler; bizce bu oyun bitmiştir!

Öteden beri “iç siyaset” mevzularında birbirimize sert sözler söylüyoruz, yıpranıyoruz. Önce farklı algılarımızı gözden geçirelim derim. Şimdi bazı politik anlamları öne çıkaralım. Örneğin politika yapanlar tek tek açıklamalıdırlar: “Parti politikası, güvenlik politikası, ekonomi politikası, sosyal politikalar, ABD’ye, İsrail’e veya AB’ye yönelik politika ne olacak?..” şeklinde.

Sorunlu Bakış

Şimdi gelelim bir ileriki adıma. Zannedilir ki konu sadece Müslümanların kendi meselesidir, bilakis konu radikal tüm tarikatlarla ilgilidir ve tüm zamanlarda değişik kültürlerde örnekleri olan bir konudur.

Açıklamaya bildiğimiz tanımlarla başlayalım. Dar-ül Harp, sistemli biçimde Emevi döneminden beri Araplarda var olan bir fikirdir. Gerçi bu husus günümüzde sadece Araplarla da sınırlı kalmamıştır, çoğu Müslümana bir kamplaşma konusu haline gelmiştir. Dar-ül Harp, tüm dünyayı Hz. İsa’nın tekrar ineceği güne kadar savaş alanı olarak gören Evangelistler ile aynı düşüncede bir fikirdir. Dar-ül Harp siyasetinin karşılığı ise Dar-ül İslam, yani “bütün dünya barış ve esenlik içinde” demek. Yani Arapların sahiplendiği bu düşünceler onlardan çok önce Ortadoğu’da Yahudilerce kullanılagelmiş düşüncelerdir, siz dile takılmayın.

Bu dünyanın “savaş veya barış alanı” olduğu bahsini incelemek isteyenler John Gray’in Kara Ayin kitabını okumalılar. Buradaki tanımlamalar Binyılcı (Millennialism) düşünce akımları şeklinde detaylandırılmıştır. Bu düşünce tüm kültürlerde vardır ve tümü sapkın inanç sistemleri ile bağdaşıktır. Dünya çapındaki radikal tarikatlara bakmanız yeterlidir.

Gray bize Hıristiyanlığın kurucusu Paulus’u, Augustinus’a ilham veren Maniciliği, Sistersiyen Tarikatı kurucusu Joachim’in büyük katkılarıyla vücut bulan Hıristiyanlıktaki “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” Üçlemesini hatırlatıyor; Hegel’in insanın özgürlüğünün diyalektik adımlarındaki üç adımı; Marks’ın “ilkel toplum, sınıf toplumu ve enternasyonalizm” üçlemesini; Auguste Comte’nin “dinsel, metafizik ve bilimsel” evrimleşme açıklamalarını benzer şekilde vurguluyor; hatta kolaylıkla isimlendirdiğimiz “Antik-Orta-Modern Çağ” üçlemesine ve sekülerleşmeye de dikkat çekiyor.

Mani, MS 216’da Babil’de doğmuş biridir. İnananları Mani’nin peygamber olduğunu iddia ederler. Akımın etkisi Çin’e kadar ulaşmış ve Budizm’in doğuş felsefesinde de bunun olduğu bildirilir. Gerçi bugünkü Hint yarımadasına göç edenler bundan beş-on bin yıl önce sistematik-dini yaşamaya başlamışlar ve diğer dinlere, öncelikle Budizme köken oluşturmuşlardır. Yani inanç ve onun kullandığı simgeler bir hayli eskilere dayanır. Kısaca aydınlık-karanlık, iyi-kötü gibi içerikle “ikicilik” düşüncesi olarak ifade edilir. Hatta Hıristiyanlığın bir türevi, dünyadaki maddi değerlerden kurtulabilenlerin sonsuz saadete ulaşabileceğine inanan Gnostisizm’in kaynağının dahi buralara dayandığı iddia edilir. Batı, Martin Heiddeger’in savunusunda bu fikirleri aramaktadır.

Nietzsche’nin iyilik ve kötülüğünü, Nazilerin “Üçüncü Reich” tanımlamasını, Bush’a atfedilen din kökenli bazı tasavvurları aklıma getiriyorum, birer eskatologya temsilcisiymişçesine Marks ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezlerini hatırlıyorum. Dünyadaki sistemlerin tarihsel anlamda kısa denebilecek bir sürede nasıl değişiklikler geçirdiğini, yaşanan gerginlikleri, savaşları ve politik baskıları gözden geçiriyorum. Siz de bakıyor musunuz? Bütün bunlardan bize ne denebilir. “Hıristiyan, Yahudi, Yeni Dünya ve Siyasal Din mensupları bir yana, Müslümanlık bir yana…” denebilir. Ama öyle mi?

Batı’nın gözlemiyle; bir tür Zerdüştlük (karanlık-aydınlık) inanışına, maniciliğe (iyilik-kötülük) ve eskatolojiye (kıyamet alametleri) benzediği ifade edilen “Dar-ül Harp ve Dar-ül İslam” türü anlayışlar toplumumuz açısından ne anlam ifade ediyor? Sürekli bir savaş halini mi? Siz buna inanıyor musunuz? Böyle bir dünya kurgusu kimin işine yarar?

Eğer Batı kültürü açısından bu apokaliptik dünya örneklemelerini derinden incelemek isteyenler önce derslerine çalışsınlar derim. Yaşanan olaylara kökenlere inerek bakmak gerekiyor; insanların, kültürlerin, anlayışların, geleneklerin ve elbette sözcüklerin kökenlerine.

Binyılcı rejimler ne yaparlar? Şimdi gelin iki binli yıllara ve bakın güncel meselelere, ne görüyorsunuz? Rejim, iktidar, politika türü tartışmalar… Sonuç ne? Binyılcı çözüm başka bir “algı-gerçeklik” ayrımı meydana getirmişe benzemiyor mu? Etki-tepki merkezli gelişmelerle ortaya çıkanlar neler? Asırlar önce yaratılan “algı-gerçeklik” paradoksu bizi buralara mı getirdi? Peki, daha nerelere götürecek?

Bitmeyen oyun! Bu sapkınlığın, her kültürde örneği olan tarikatların görüşüdür. Sürekli bir savaş algısından bahsedilmesi içimizden bir kesimin beslenmesi anlamına gelir. Bu da bir politikadır elbette!.. Biz masumlar, barış ve esenlikten yana olanlar bilmeden de olsa diğerlerinin istediği gibi düşünmekle aslında onları besliyoruz!

İyi de pratiğe bakalım, örneğin, Türkiye’de belli bir partiden olana, yani “yönetme işini meşru ve hukuki politika ile yapan kimseye bakalım, eğer bunlar Dar-ül Harpçi tarikat aklıyla hareket ederlerse sizce sonuç ne olur? Bırakın Evangelistleri veya Siyonistleri, ülkedeki Dar-ül İslam diyen başka partililer bile bu kesim için düşmandır.

Bu milenyumcu zihniyet ile siyaset yapma biçimi maalesef çoğu ülkede radikalliğe yakın muhafazakar düşünceler içinde hep vardır. Amerika’da Evangelistleri öğrendik artık, İsrail’de Siyonistleri de biliyoruz, ama gidin bakın, “Türkler Avrupa’ya giremez!” diye örneğin Alman, Hıristiyan Demokrat kanattan bazılarının yüksek sesle söylediklerine, bunlar da Türkleri içten içe ret ederler. Hun Devleti’nden bu yana bu “Avrupa’daki oyun bitmedi!” der. Başkaları, Haçlı Savaşları döneminden beri bu “Ortadoğu’daki oyun bitmedi!” der. Herkesin bir algısı ve takıntısı vardır.

Sonuç

Partilerin işi politika yapmaktır. Partilerin işi yabancıların dayatmaları ve baskıları neticesinde birbirlerine düşman olmak değildir. Bu ülkenin vatandaşları bilmelidir, bu ülkeyi yıpratmak için yabancılarla işbirliği yapılmaz, FETÖ’cüler gibi düşünüp teröre başvurulmaz. Daha ne söyleyeyim?

Maalesef aklımız bir hayli karışmış durumdadır. Yakın dostlarıma bile aldanıyor. Örneğin, “FETÖ’ye dikkat!” diyorum, “Sen hangi partidensin?” şeklinde karşılık alıyorum. Böyle bir bakış açısı olabilir mi? FETÖ veya IŞİD gibi bir sapkınlık Binyılcılıktır, Dar-ül Harpçiliktir, teröristliktir, paralel devletçiliktir… Efendim, başka sapkınlar, düşüncesizler yok mu? Var elbette. Söylüyorum işte… Benim dikkat çektiğim kendi aklımızdaki karışıklıktır, çıkmazlarımızdır. Şunu görüyorum: Algılarda radikal kalıntılar var, kimlik sorunlarını yüzeye çıkarmak istiyorlar. İnsanlar meşru zemin içinde her ne buldularsa, ona tutunup karşıma dikiliyorlar. Böyle politika olmaz! Eğer olur diyen varsa benim söyleyeceğim de şudur: “Eğer böyle yapılırsa, bize Turkey diyenlerle aynı akılda buluşmuş oluruz!” Eğer böyleyse, “Sizce de bitmeyen bir oyun mu var kardeşlerim?” diye sorarım o zaman.

Benim özüm belli. Ayrıca Atatürk’ün ne işaret ettiğini de çok iyi biliyorum. Biz bu ülkeyi kuranlar değil miyiz? Burada herkes bu düşünceyi savunmalı. Dolayısıyla “düzen sağlamak” benim ve benim gibilerin işi olmalı. Bizler, “Yurtta sulh, cihanda sulh!” ilkesini gayet iyi anlıyoruz.

“Biz” demek Latincede na’t, buradan yola çıkarak nation dediğimiz ulus kavramına çıkarız. Ümmet de millet de “biz” demektir aslında. Dilin kökeni birdir. Zamanı olanlar Ernest Cassirer’i okusunlar. Sen öyle de, ben böyle, hepsi aynı yere çıkıyor. Kastedilen, “Benim gibi mi düşüyorsun, idealin benimki gibi mi?” oluyor. Cevap evet ise “biz” diyoruz. “Biz bu ülkeyi kuranlar değil miyiz?” diye sormam bundandır. “Ama öyle, ama böyle…” derseniz işin içinden çıkmak mümkün olmaz. Net düşünün de konuşun, anlaşılır olun!

Biz böylesi bir Türk Milletiyiz.

İçinizde paradoksu çözemezseniz dışarıda huzur getiren olamazsınız! Çok basit: Önce kendinizle barışık olun. Hemen herkes Kabil kesildi ve karşıma dikildi. Durun orada, düşünün, bunu siz yapıyorsunuz! Sözcükler, algılar ve yaşama bakış açıları…

Haydi öyleyse, göreyim sizi!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Dijital Devrim ve İnsan

DİĞER YAZI

Dezenformasyonla ve Derin-sahtekarlıkla Mücadele

Kültür 'ın son yazıları

Anakronizm ve Propaganda

Anakronizm ile politik propaganda arasında ciddi bir ilişki vardır. Kitle psikolojisiyle ilgilenenlerin çalışma alanında bu tür

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis