duzeyden-anlasilan-ne
Düzeyden Anlaşılan Ne?

Düzeyden Anlaşılan Ne?

350 Tıklama
23 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Düzey sözcüğü bir seviyeyi gösterir; kültürde, tartışmada, yaşam kalitesinde önemlidir. Düzeyin artması istenir, ama hangi boyutta? Bu temel soru insanlığın hayalleri ve imkanları ile harmanlanır, toplamından ortaya çıkan bir anlayışa bağlı şekilde doğal bir eşik ile belirginleşir; insan bunu inkar edemez, bu belli bir ölçüdür, kabul edilmeye açıktır. Bu düzey-eşiği bir dirence maruz kalırsa ne olur? Bu yine bir insanlık problemidir. Ancak bu da doğal bir süreç çözümlemesi, evrimleşme gibi bir konudur: İnsanın diğer bir insanı ilk planda anlamaması, aralarında yön tayini için mutabakat sağlanamaması, kopuş ve kavga ile devam edecek yeni bir sürece geçilmesi, bu süreç ile daha da belirginleşen eşiğin sindirilmesi, yeni ileri eşik için sürecin tazelenmiş kabullerle devam etmesi.

İnsanlar için düzey sorununu tartışmak gerekli midir? Bu durumda cevap, evet! Bir tartışmada ana ögeler neler?

  • Gereklilik: Her ne yapılırsa yapılsın bir amaç olmalıdır, amaçsız bir iş için konuşmaya bile gerek yoktur. Buna göre bir sorunun cevabı verilmek durumunda: Bu gerekli mi? Bu soru amacı, yani belli bir ihtiyacın giderilmesi, konusunu belirginleştirilmesidir. O halde aşağıdan yukarıya doğru; en alt, alt, orta, üst, en üst ve sınır ötesi düzey şeklinde belirginleştirici bir tespit yapılır. Böylelikle, gerekliliğin düzeyine bakarak tartışmanın ne kadar dolu, ne kadar boş olduğu ortaya konabilecektir.
  • Kültür: İnsanın mutlaka kültürden bahsetmesi gerekir. Ancak kültür göreceli bir kavramdır, tıpkı insan ruhu gibi. Tartışmada ise kültürün yeri vardır. Buna göre evrensellik ve öznellik temel kriterlerdir. Eğer bir konu sadece Eskimoları ilgilendiriyorsa kapsamı bellidir. Kutuplarda geçerli olabilecek bir fiziki etki, başka bir yerde geçerli olamayacaktır. Buna benzer şekilde, eğer (örneğin) konu serbest piyasa düzenindeki finans ise evrensel kültür burada bir kıstastır. Bu kapsam dışında mısınız, içinde mi; en başta buna göre bir belirleme yapmak gerekir.
  • Ortam: Uygun ve uygun olmayan durumlar arasında ortam netleştirilir. Eğer durum belli bir baskı altında ise bu şartlarda yapılacak her tartışma o kapsam içinde anlam bulabilecektir.

Konuşmalar ne boyutta gelişir? Önerme mi, hipotez mi, öneri mi, kritik mi, temenni mi, ispat mı, bilgi mi, eğlence mi?.. Burada önce kritik olanına bakalım: Örnek verelim, bir siyasetçi diyor ki, “Türkiye’de her şey tartışılıyor… Günlük yaşamda her şeyi tartıştığımıza göre (örneğin) şu konuyu da tartışmamızda bir mahzur yoktur.” Söz konusu konuşmada; ilk kritik, dini bir vecibe, ikincisi ise tarihi bir olay. Aslında örneklediğimiz siyasetçi kendince şunu demek istiyor: “Birileri benim dinimi tartışırsa ben de onların ifade ettikleri tarihi olayı tartışmaya açarım…” Her iki konu da ayrı ayrı tartışılabilir ama iç içe sokulamaz. Bir kere ilk kritiğin ikinci kritikle bağlantısı yoktur. Çünkü buradaki amaç başkadır. Belki asıl amaç; intikam almak, kafaları karıştırmak, dikkatleri dağıtmak, vs. olmaktadır. Eğer amaç dini vecibenin eleştirisindeki konu olsaydı, kritikler buna bağlı geliştirilmeliydi; ikinci halde, konu tarihi bir olay olsaydı, kritikler yine bunun içinde kalmalıydı. Demek ki kritiklerin dahi bir sınırı (çerçevesi) vardır ve tartışmanın düzeyini belirginleştirmekte anlamlıdır. Yani amaç buna göre belirginleşmiş olacaktır.

Bazı özel toplumlarda veya coğrafyalarda bir tarihi konu belki biraz duygularla da karıştırılabilir. Ancak bilimsel bir konu asla duygularla karıştırılamaz. Çünkü ispatı gerektirir, deney yapılır, deney değişik ortam ve şartlarda sınanır, ortaya çıkan sonuç bir diğer ispata kadar yasa niteliğindedir. Örneğin suyun kaldırma kuvveti böyledir. Eğer Einstein’ın Genel Görecelilik Kuramına kadar bir formül işliyorsa dundan sonra başka bir formül devreye girdiğinden bütün fiziki kanunlar tekrar okunur. Ancak neticede söylenen şudur; “Newton’a göre şu, Einstein’a göre ise bu…” Yani konuşmadaki kanuni bağlam, şartlar, kabuller belli sınırlamalardır.

David Eagleman’ın Incognito isimli kitabını okumanızı salık veririm. Bir noktaya değineyim, insanın biyolojik kısıtlamaları vardır, bunlar doğaldır. İnsan gördüğünü zannettiği alanda bazı karanlık noktalar vardır; insan muhakeme ettiğini düşünür ama aslında eksik pek çok nokta vardır; ki bütün bu gibi kısıtlar iddialı bir insan olmaya doğal engellerdir. Bundan dolayı düzeyli biri çok iddiacı değildir, az bilen ise sürekli iddia eder.

Sınırlamalar düzeyi işaret eder. Hepsinden dışarıda kalmak ise olup biteni anlamamaktır, “Ben yokum,” demektir. Burada direnç olur mu? Evet, sorun da bu ya! İnsanlık anlamadığından, yeterince aklına sarılmadığından göreceli olan kolay başlığı seçer, bu da başka alanda akıllılık taslamaktır, geri gitmenin bir anlatımı içinde hareket edilir. Doğru yolda düşünülse ilerleme olacak, ama yanlış istikamette direnmekle bir tür geri gidiş olur.

Bunun yararı nedir, insanlık bu dirençle ilerler mi? Hayır! Çünkü buradaki direnç bilimsel tabanlı değildir, bilimin dışında kalınmıştır. Tarihin dışında kalmak da böyledir. İddialı konuşmalardır bunlar, duygusaldır; bir ölçüde inanca tabi kılınır. İşin kötüsü sahih-inanç bile burada daraltılma baskısına tabidir, dar-inanç sahibi diğerine karşıdır. Dar kapsamda kalanların kendi içindeki konuşmaları, benzer üslup ve yönelimden dolayı, asıl olana dış gözle ve daha kapsamlı bakmaktan alıkoyar. Çünkü kendisi dar bir alandadır, ama alanında çok söz üretilmiştir, üretilen kapsamındakilerce önemli bir şeymiş ve yeterliymiş zannedilir. Arada fark vardır; sahih olanla dar olan arasında. Dar kapsamın kalabalık sözlerinin toplamı bir amaçla ortaya konuyor ise bu önerme olmaktan uzaktır ve bunun adına batıl denir. Anlaşılamayan ve tartışma konusu edilen aslında budur. Boyutlar asla aynı değildir.

Akılcılık bize şunu der, aklın çalışma metodunda (bilimsellik belki çok teknik gelebilir ama) tartışmalara en azından insan gibi bakmak şarttır, konu bu şekilde ele alınır ve kendi içinde yeterliliği tartışılacak bir konu dışarıda kalarak tartışılamaz. Yeterlilik için belli kriterler vardır. Bunlardan bazıları: 1) Bilgi sahibi olunmalıdır (hayal, duyma, tahmin, delilli, vs. bu noktada bilginin kendi içinde tarifi ve kabul görmesi söz konusu olmalıdır), buna dayalı detaylar üzerinde çalışılmalıdır, 2) denemeler yapılmalıdır, çeşitli şekillerdeki haller gözlenmiş olmalıdır, 3) kayıtlar tutulmuş olmalıdır, kayıtlar araştırılmış ve karşılaştırılmış olmalıdır, 4) bilgilerin referansları olmalıdır, 5) detaylı bir inceleme söz konusu olmalıdır, belli bir yöntemi ve disiplini içinde kalındığı kabul görmelidir ve önemlisi, 6) bütün bu çerçevede bir sorumluluk üstlenilmiş olmalıdır.

Öyleyse elmaları kendi içinde, armutları ise yine kendi içinde tartışalım. Nasıl? Önermeler, savlar, hipotezler veya kritikler üzerinden yukarıdaki kriterlerle bilgiler ortaya konur; eğer tartışma uygun şartlarda, evrensel çaplı kabulle ve dolu dolu ise ortaya çıkan düzey yüksek olacak demektir. Hangi önerme veya hipotez daha iyi sonuç veriyorsa bunu bulmak kolaylaşabilecek ve amaç karşılanacaktır. Dolayısıyla ihtiyaç da giderilecek ve karşılıklı memnuniyet de söz konusu olacaktır.

Teorik incelemeden sonra şimdi de sosyal düzene bakalım. “Türkiye’de giderek bilimsel aklın yerini başka bir akıl almaya başladı,” denebilir mi? Akıl bir yere mi kondu, başkalarına mı emanet edildi, elmalarla armutlar karıştırılmaya mı başlandı? Belli kesimler karşı gelecektir ama durum bu ise memlekette akıl yolu kendi içinde engebeli oldu. Peki her fırsatta Kur’an ne diyor? “Aklınızı kullanın!..” Asıl “farz” olan akıl yolu değil mi?

İflasın yönü ve bunu kanıksama hali aslında her alanda daha kötü sonuçların sebebi olacak, bu bir meşruiyet sınırını kapsayacak, yani düzeysizlik normal görülecek. Yani ister kültür deyin, isterseniz anlaşma ortamı, düzey kritik eşiğin altına inmiş görülmektedir. Aslen neyi tartıştığımızı dahi belirginleştirememekteyizdir! Sürekli ortaya “bilgiler, bilgi kırıntıları veya bilgi çöpleri…” atılmaktadır, ki bu bilgi türevleri dikkatlice gözlenirse kendi içinde tutarsızdır, yersizdir ve amacın ötesindedir. Bunun dışında ortam sürekli baskı altında tutulmaktadır. Buna bazı kesimler algı yönetimi dahi demektedirler.

Halbuki algı yönetimi her yönde ve kapsamda olabilir; “bu söylenen için en başta ne seçilmişti acaba, önermeler karmaşık mı idi,” bakmak gereklidir. Eğer bilimsel ve akılcı olmakla dar kapsamın üreticisi olarak batıla sarılmak arasında bir tartışmaya sahne olunursa, bu daha akıllı olanın istismarı ile başka türlü bir çıkar alanına taşınabilir.

İşte size sonuçta akıllının kazanma yöntemi: (Esasen insanlık adına olacak ama) belli bir çıkar grubunu kazançlı kılacak bir ilerleme imkanı için enerjisi sömürülen insanlar batıl olanlardır. Belli bir toplum, yani kültür şuna karar vermelidir: “Eğer sonuç yine aynı yönde olacak ise –ki kainatta ilerleme, gelişme doğaldır, sahih bilinç de böyle işaret eder- o halde kazanan neden ben olmayayım, neden kaybeden olmayı seçeyim, neden boşu boşuna enerjimi başkalarına sömürteyim?..”

Tartışma kültürünün orta düzey ve altında kalıyor olması bir konudur, ikinci ise konu bu seviyede giderek aşağı eğilimde kalınmasıdır. Bu vaziyet ilerideki birçok başka konuda geri kalmanın, tartışmalardan sonuç çıkaramamanın, üretememenin, tarif edememenin, satamamanın, dertleşememenin, huzursuzluğun ve kavganın sebebi olur.

Yapılması gereken belli; düzey eğrisinin yönünü tersine, yukarıya çevirmek ve bunda istikrarlı davranmaktır. Buna, sürdürülebilir büyüme, ilerleme, vs. demek te mümkündür. Amaç kalkınmak, güven içinde ve refah toplumu olmak, yaşamdan tatmin olmak ve huzur duymak, gelecek endişesi taşımamaktır.

Bu mu? Evet bu! Aklı kullanmak, bilimsel akılla hareket etmek, tartışma konusunu becerebilmek, bilgiyi ciddiye almak, kültürlü ve düzeyli olmak… Bu işte!

Şimdi de kötülük peşindekilerin yapıp ettiklerine bakalım. Önce, insanlar tartışsın ama anlaşamasın istenir. Eğer bir yerde anlaşma yoksa ortama başkaları girmiş demektir. Aklı çekiştirenleri fark etmekse mümkün olmayabilir. İkincisi, insanlar her ne söylüyorsa, haklılık payının olduğu bilgilere kolay ulaşabilmesi sağlanır. Yani tartışan haklı olduğundan emin görülür; işin garibi karşısındaki de öyledir. Böyle bir ortamda anlaşmadan sonuç çıkmaz. Bütün bunlara bakılırsa yapılacak olan, tartışma taraflarının bu tip tuzaklara düşebileceğini bilmesidir.

Bilmek… Bilinmesi ve yapılması gereken, bilgi kırıntılarının her biri üzerinde aklın çalıştırılmasıdır. Kırıntılardan dolayı akıl karışıklıkları yaşanmamalıdır. Bilindiğini zannetmek yeterli değildir. Zannetmenin yolu kördür. Önemli olan bilginin çerçevesinin belirginleştirilmesi ve sınırlandırılmış olmasıdır.

Dil önemlidir. Tartışmalarda bilgi kırıntılarını belli çerçevelere almak şartıyla konuşulacak veya yazılacaksa dil eksiksiz, yerinde, amacı karşılayan ve doğru bir şekilde kullanılmalıdır. Dilde kullanılan sözcükler (isim, sıfat, zarf, fiil, vs.) ve vurgular hassas seçilmelidir. İnsanı makineden ayıran yön duyguları ve aslında her bilinende insanın doğal kayıplarının olması gerçeğidir. O halde konuşurken örneğin, “Bu konudaki size duygularımı söylemek istiyorum, bu duygular beni biraz olsun rahatsız etti, tam olarak fikrinizi bilmiyorum ama içtenlikle öğrenmek istiyorum, acaba sizin bu konudaki düşünceniz nedir?..” gibi eksiksiz bir konuşma paterni içinde karşı tarafa aktarım yapılmalıdır. Ne konuşuluyor, nereye varılmak isteniyor?.. Her şartta samimi ve nitelikli düzey yakalanmış biçimde bilgi ve aklın harmanlandığı dışa vurumlar kültürlü bir dil ile yapılmalıdır.

Unutmayalım, insanlar kullandıkları kelimelerle, verdikleri önceliklerle ve bütünüyle seçtikleriyle çok rahat ölçülebilirler. Demek ki, düzeyli olmak için kullanılan dil de bir faktör olarak karşımızda durmaktadır.

Niyet ve niyet okuma gibi konular var. Bunlar insanların içlerinden geçen, doğrudan veya dolaylı dışavurumlarıyla tartışmalara yansıyan konu örnekleridir. İnsanların içinden neler geçer? Zaten insan hayal, rüya görür, aklında her an belli bilgi kırıntılarını simülasyonlarla esnetir, kendi içinde zannetmeler türetir, olmasını ister… Bu insanın vasfıdır. Kimse keramet aramasın, niyetler bile açık edilse; örneğin, “Bu benim niyetim…” denmeli; “Bu kesin böyle…” denmemelidir.

Şu bir gerçektir ki, kültürel düzeyi ve bunun yansıması olan tartışma düzeyi tepetaklak olmuş toplumlarda niyetler sürekli işin içindedir, kullanılan dil bozuktur. Tartışmada karşı taraf sürekli baskı altına alınmak suretiyle, aslında bireyin karakterine haksız bir avantaj elde etme tavrı yapışmıştır. Buna, karakter bozukluğu veya psikolojik sorun da denebilir. Bu tip tutumlar o denli kanıksanır ki böyle davranmayan toplumdan dışlanır olur. Normalmiş gibi olan bu olumsuz tutumlar yaygınlaşır ve düzeyi en aşağıya doğru hızla çeker.

Son cümle: Medeniyetler kurmuş bu millet deneyim sahibidir; kültür de üretmiştir, insanlığa önderlik de etmiştir; ama şu an üretme sorunu çekmektedir; topu taca atmak yanlıştır, yapılması gereken akıl yolunu seçmektir, aklı başkalarına ipotek ettirmemektir, birey olarak sorumluluk üstlenmektir, seviyeyi doğru istikamette artırmaktır, kendi elimizle enerjimizin sömürülmesine imkan verecek yanlış istikametteki beyhude çabalardan dönmektir…

(Görsel: Flickr, Michael)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Nasıl İnandılar?

DİĞER YAZI

Dünyalık Yük!

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi