nasil-inandilar
Nasıl İnandılar?

Nasıl İnandılar?

Okuyucu

“15 Temmuz” darbe girişimi sonrası basında en önemli tartışmalardan biri olarak ortaya çıkan, “Gülen gibi bir vaize bu koca koca insanlar nasıl oldu da bu denli itaat ettiler?” konusu oldu. Bakıldığında darbecilerin veya destekçilerin içinde akademisyenler, generaller, iş adamları vs. vardı. Bu sorunun cevabı aslında Batı kültürü içinde kolaylıkla verilebilmektedir. Eğer konu evrensel kültür birikimiyle ele alınırsa açıklanabilecek bazı noktalar var. Bu bakışla sanki konuyu farklı yerlere çekmek de pek gerekmiyor.

Amerika’da meydana gelen bir olay sonrası bu konu etraflıca araştırılmış. Belli ölçülerde sebep ve sonuçlar belirginleştirilmiş. Bu tür başlangıçta dikkate değer görmediğiniz kişiler tarafından toplumda yeri olan insanlar nasıl esir alınabiliyor konusu bir şablon şeklinde ortaya konmuş görülüyor. Aynı gözle ve bütüncül biçimde bakılırsa konu Gülen vakası ile de sınırlı değil. Amerika’da yaşanan bir dramatik olaydan sonra yapılan araştırmaların sonucunda, “Tarikat mantığı ile çalışan sistemlerde insanlar neden bir lidere ölümü dahi göze alarak mutlak bağlılık duyabiliyor?” sorusu cevaplanabilmiş. Batı kültürünün yöntemi gereği konuya sadece bilimsel pencereden bakmışlar, psikolog ve sosyal psikologlar laboratuarlarda deneyler yapmışlar.

Prof. Richard Wiseman, “Paranormal, Zihnimiz Nasıl Kandırılıyor[1] isimli kitabının bir bölümünde hepimizin merak ettiği sorunun cevabını 2011 yılında vermiş görülüyor. Kitapta, “Maymun Satıcılığından Karizmatik Vaizliğe” başlıklı bir bölüm bulunmakta. Eğer bu bölümü tıpkı, “Kestane Pazarı Vaizliğinden Karizmatik İmamlığa” biçiminde okunursa Türkiye’de de konu büyük ölçüde anlaşılmış olacak kanısındayım.

Kısaca Jim Jones vakasını hatırlatmakta yarar var. Jim Jones 1931 doğumlu, küçük yaşlarda dine eğilimli olduğu biliniyor, çocukluğunda mahalle arkadaşlarına toplayıp vaazlar vermeye başlıyor. Bu işi küçük yaşta yapmaya başladığından olsa gerek, kendine göre insanları etkileme kolaylıkları icat ediyor. Gençken Metodist Kiliseye papaz öğrencisi olarak kaydoluyor. Yirmi dört yaşında “İnsan Tapınağı” isimli kilisesini kuruyor. Kilise gelirinin bir bölümünü, kapı kapı dolaşarak evcil maymun satışı yapan bu kurucu genç papaz vasıtasıyla elde ediyor. Anlattıklarına bakılırsa Jones’un ana teması “insan eşitliği” oluyor. Sonra Jones’un geliri artıyor ve yaşlılar için huzurevi ile fakirler için yemekhane açıyor. Alkoliklere ve uyuşturucu müptelalarına da yardımlara başlıyor. Daha da tanınıyor.

jim_jones
Jim Jones

Bu sıralarda dünyada Soğuk Savaş dönemi konuları ve nükleer savaş konuşuluyor. Beğen beğenme, görüyoruz ki “zamanın getirdiklerini fırsata dönüştürmek” diye bir gerçek var. Jones, 1965 yılına ulaşıldığında kendine bir ilham geldiğini iddia ediyor, dinleyenlerine ısrarla Orta-batı Amerika’da nükleer bomba patlayacağını söylüyor. Ortamın baskısıyla paranoya halindeki normal insanlar bile ona inanıyorlar ve peşine takılıyorlar. Neden inanmasınlar? Zaten hemen herkes her gün medyada bu nükleer felaket senaryolarını işliyor, Jones bedava şekilde bunu avantaja çeviriyor. Ne de olsa ortada “Tanrının gazabı” var ve bir ruhani kişilik insanlığı kurtarmalı! Sonra Jones ve inananları sürekli yer değiştiriyorlar ve gittikleri yerlerde kendi tapınaklarını inşa ediyorlar. İnşa ettikleri tapınakta birlikte yaşamaya başlıyorlar.

Yaşı kırkına gelmeden ortaya şu çıkıyor: Etrafındaki insanlar Jim Jones’a bütünüyle kendilerini adamışlar ve Hıristiyanlık kılıfı içinde aslında onun şahsına inanır olmuşlar. (İsimleri değiştirin ve bu cümleyi başka bir coğrafyada tekrar okuyun!) İnsanlar ailelerinin yanına gitmiyor, evlerini barklarını satıp Jones’a vakfediyor.

Kilisede uyuşturucu kullanımı artıyor ve daha sonra Amerikan devleti Jones’u takibe alıyor. Jones’ta paranoya baş gösteriyor ve devletin kendilerini yok etmek istediklerini söylemeye başlıyor. Basın da konuya ilgi duymaya başlıyor. Yerel baskılar artıyor. Jones ilgi odağı oluyor, kendine inananları ve kazancı sürekli artıyor. Sonra tapınağını Güney Amerika’da Guyana’ya taşıyor. 1974 yılında (yaş 43) Guyana’da “Jonestown” tapınağını ve “Kızıl Tugay” isimli silahlı gücünü kuruyor. Savundukları fikir dinin bilinen anlatımları dışında; “eşitlik” ve “ırklar arası uyum” oluyor. Burası artık inananları tarafından “vaat edilmiş topraklar” olarak kabul edilmeye başlanıyor.

article-jonestowncover3-0807

Bu vakıa üzerine psikolojik yaklaşımla yazılıp çizilenlere bakıyoruz; “…insanlara güçlü bir amaç ve değersiz olma hissinden kurtulma duygusu aşılanıyor, onları şefkatli ve aynı fikirlere inanan bireylerden oluşan geniş bir ailenin parçası haline getiriyor…” deniyor. Burası önemli: “Kimse bir tarikata katılmıyor, siz dini bir organizasyona ya da politik bir harekete ve tıpkı size benzeyen insanlara katılıyorsunuz.” Bu son cümle tarikatlara katılanlar için gösterdikleri ortak davranış eşiğidir. Bugün konu “ılımlı” gösterilen bir tarikat için de aynı işlevlere sahiptir, “radikal terör örgütü” inanışlarında da aynıdır. Bakın burada “din” olgusundan ziyade kişisel “aidiyet” ile hakim olan “tatmin olma” güdüsü var. İnsanlar yaşamlarını anlamlı kılma içgüdüsüyle, çarpık veya değil, kendilerince bir tatmin olma alanı arıyor ve bulduğunda bununla bir biçimde ilgileniyor. Başka tatmin konuları benzer sonuçlar verdiğinden bu konu yaygın biçimde kullanılabilir. Dünyanın değişik yerlerindeki benzeri tarikat oluşumlarının genel açıklaması bu şekilde özetlenebilir. İyi de bu açıklamalar yine de aradığımız cevabı bütünüyle cevaplamaya yetmiyor. Başka detaylara daha ihtiyaç var.

Jones’un çocuk yaşından itibaren geliştirdiği yöntemi inceleniyor ve insanlar üzerinde dikkate değer bir etki yaratması dört temel noktaya bağlanıyor. Bunlar: 1) Küçük yardımları kabul etmekle başlatmak (buna araştırmacılar “bir ayağı kapı arasına sokmak” demişler), 2) uyumluluk-beraberlik duygusu aşılamak, 3) mucizelerle dolu olmak, 4) salt gerekçelere inanmak. Şimdi kısaca bunlara değinelim.

Küçük yardımları kabul etmekle başlatmak

Stanford Üniversitesi’nden Jonayhan Freedman ve Scott Fraser gönüllüler üzerinde bir araştırma yapıyor ve tespiti yapılan uygulamaya “bir ayağı kapı arasına koymak” deniyor. İnsanlara önce küçük ve mütevazı talepler kabul ettiriliyor, daha sonra önlerine aynı doğrultudaki daha büyükleri konduğunda insanlar bunları tereddütsüz kabul ediyorlar. Örneğin üç-beş sent bağış almak önceleri kimseyi sıkmıyor, aslında bununla Jones da maddi bir şey kazanmış olmuyor. Ancak amacı başka, Jones onları kendi kapısına böyle bağlıyor ve insanlar bağışladıkları küçük meblağlarla sistemi sahiplenmeye başlıyor ve içinden “Artık burası benim yerim, ben buranın gelişmesinde katkısı olan biriyim, ben önemliyim…” diyorlar. Bu bir alışkanlık ve aidiyet oluşumunun başlangıcı oluyor. Peki sonunda ne oluyor? Mürit, onun gösterdiği istikamette yardım yapmak için evini barkını satıp bağışlıyor.

Başka bir örnek, insanlar organizasyona, politikacılara ve medyaya mektup yazmakla ve değişik basit teklifler için imza atmakla katılıyor. Sonra büyük hizmetler için ölümüne savaşan oluyor. Bu yöntemde Jones müritlerini sürekli verdikleri ve yaptıkları ile aklında tutuyor veya kayıt altına alıyor. Kişilerin bilgilerini toplamak bunun için önemli görülüyor. Başlangıçtaki az katılımlar daha sonra planlı biçimde çoğaltılıyor.

Değişik coğrafyalardaki tarikatlarda da benzer sistem uygulamadadır. Örneğin FETÖ için, “Başlangıçta bizler hayırlı işler yaptığımızı zannediyorduk,” diyenler var ya, işte tam da konu bu merkezde düğümleniyor. Az veya çok maddi bir yardım yapmak, eğitime destek vermek, alnı secdeye değen bir nesil yetiştirme amacına hizmet etmek, vs. insanlar da benzer düşünceler içindedir. FETÖ de müritlerin yaptıklarını ve verdiklerini kayıt altına alıyor. “Ya malumat ya himmet,” diye sistemlerine bir katkı alıyor ve bunu kaydediyor. Kayıt tutmak, sistemli olmak, insanların katkılarını takip ve kontrolde tutmak gibi pek çok konunun özünde bu yöntemin gerekliliği var.

Uyumluluk-beraberlik duygusu aşılamak

Psikolog Solomon Asch’in “uyumluluk” bahsinde deneyleri vardır. Başlangıçta herkesçe kesin-doğruyu gözleriyle gören denekler, daha sonra işin içine Asch’ın işbirlikçileri aracılığıyla sokuşturduğu azar azar müdahaleler olduğunda, grup fikrini bozmamak veya grup baskısından kendini korumak adına yapılan müdahalenin doğrultusunda “taraf olma” yolunu seçiyorlar. Yani tekrarlanan deneyde insanlar bir grup oldu ise, grupta kim işbirlikçi, kim değil bilmiyorsa, aslında tek bildiği herkesin katılımcı olduğuysa, bir süre sonra “kesin-yanlışı kabul eden” olduğu gözleniyor. İlginç ama sonuç bu! Asch’ın deneyinin sonunda göz göre göre yanlışı kabul edenlerin oranı %75 buluyor. Bu şaşırtıcı bir oran!

Demek ki, insanları bir grup yaparken planlı olmak şart; baştan itibaren birkaç işbirlikçi ile daha sonra gönüllülerin kararlarına rahatlıkla müdahale edilebiliyor, zamanla kanıksanan bu (liderin istediği) durum çok normal bir grup anlayışı olarak kabul görebiliyor. Örneğin bir konuda muhalefet edilecek olsun, yukarıda belirtilen yöntem işletilerek grup üyeleri gerçekleştirilen bir protestoda keskin destekçi haline dönüştürülebilmektedir.

Jones profesyonelce çalışıyor. Arada muhbir ağı kuruyor. Bunlar vasıtasıyla sürekli deliller toplanıyor. İspatı halinde ve gerektiğinde hatalılar herkesin gözü önünde dövülüyorlar veya ilginç yöntemlerle cezalandırılıyorlar. Ceza alan biri bundan memnun oluyor, çünkü ilahi bir arınma yolunu gönüllülükle kabul ediyor. Hatta muhbirlerin getirdiği bilgilere göre Jones birini karşısına alıp onun sırlarını kendine söylüyor ve mucizevi bir tarafının olduğuna inandırıyor, çözümün de ancak kendisinde olduğuna inandırıyor. Bu yöntem grubu kendi içinde “kapalı” hale getiriyor ve güçlü kılıyor.

Jones bu işi o denli ilerletti ki, aile bireylerinin birbirleriyle bağlarını bile böldü. Örneğin ebeveynler ile çocukları ayrı düşünenler ve ayrı yollara gitmesi gerekenler halinde bölünüyordu; çünkü kendilerine kaderlerinin farklı olduğu söyleniyordu. Sonra evliliklere müdahaleler başladı. Evlilikleri liderleri belirler oldu. Jones’un, “Boşan, bununla evleneceksin, bu senin için daha iyi… Bununla yapacağın çocuk ileride insanlığa şu amaçla çok iyi işler yapacak…” gibi müdahaleleri olmaya başladı. Aileler bölünüyordu. Bu daha çok Jonestown’da olmaya başladı. “Irkçılığa karşı yeni bir nesil yetiştiriliyor,” düşüncesi ortaya çıkmıştı. Hatta, “Bu çocuk kötü ruhlu… Bu işte senin büyük hatan var…” dendi ise grubu temiz tutmak adına ölümler ve intiharlar, bunları “doğru” (kalben tasdik) görmeler artmaya başlamıştı. Jones bir keresinde, “Yapabileceğiniz en iyi şahitlik bu lanet dünyadan ayrılmanızdır!” demişti. Cevaben bir mürit; “Eğer canlarımızı feda etmek zorunda olduğumuzu söylüyorsan, hazırız…” diye karşılık vermişti.

Asch’ın deneyindeki gibi, FETÖ en baştan beri ne yaptığını biliyordu ve planlıydı, ya da ona bütün bu yöntemler öğretilmişti, grubunu buna göre kurdu ve geliştirdi. Sistemdeki işbirlikçiler jokerdi. Katılımcılar işbirlikçilerle maniple edildiler ama bunlar “cemaat” ruhunu bozmama psikolojisiyle davrandılar. Bu çok doğal bir gelişimdir. Dünyanın her yerinde olay benzer tezgahla düzenlenirse aynı sonuç alınabilir. İsteyenler Asch’ın deneyini tekrarlayabilir. Anlatılanlardan hatırlarsınız, FETÖ Kestane Pazarı’ndan başlamak kaydıyla bir muhbir ağı kuruyor ve öğrencilerine çeşitli cezalar veriyor, falaka bile cezaların içindedir. FETÖ’nün muhbir ağı sonra geniş bir istihbarat ağına dönüştürülüyor, içinde profesyonelleri (özellikle güvenlik birimlerindeki öğrencilerinden istifade ile) kullanıyor ve hedef olarak grup içine olduğu gibi dışına da yöneliyor. Sırları bilmek ve kullanmak, evlilikleri düzenlemek konuları Gülen’de de var. En önemlisi bu planlı insan devşirme işi öyle etkili oluyor ki, sonuçta FETÖ’cüler başkalarını rahatlıkla öldürebildikleri gibi, hayatlarını gerçekten feda edebiliyorlar, darbe girişiminde bunu açık şekilde gördük.

Mucizelerle dolu olmak

Jones, hastayı ayağa kaldırmayı mucizevi biçimde başardığını göstermek adına pek çok üçkağıtçılık yaptı. (Güya) hastalıkları tedavi yanı sıra, “Tanrı işitti ve bana söyledi, şimdi ben de sana söylüyorum…” diye (güya) pek çok sırrı ortaya çıkardı. Aslında Jones muhbir ağı kurmuştu ve hastayım diyenlerin yakınlarından aldığı ön bilgilerden besleniyordu. Jones şunu bile yaptı: Hazırlanan keke az oranda bir kimyasal koydu, kendini eleştirenlere sunma ortamı ayarladı ve onlara keki yedirdi. Sonra, “Tanrı sizi gördü ve şimdilik bağırsaklarınızı bozmakla cezalandırdı, eğer doğru insan olmazsanız daha kötüsünü yapmak Tanrıya zor değildir!” dedi.

Terör örgütü lideri veya değil, eğer bir yerde bir inanç grubu liderliği söz konusu ise insanlık var olduğundan bu güne liderler tarafından sürekli bir mucize (veya yumuşatılmış şekliyle “keramet” sahibi olma) girdisi gündemde tutulmak istenmiştir. Büyücülerden şamanlara, ateşperestlerden putperestlere, hatta İnka tapınaklarındaki kahinlere varana dek görüldü ki, birileri şahsi veya bulunduğu toplumun çıkarı için mucizevi şekilde bir üstünlük kurma ve seçilmiş olma halini yaratabilir. Bu “sahih din” anlayışında asla yeri olmayan bir gerçek iken, bugün dünyada her yerde tarikatlarca savunulmaya devam edilmektedir, çünkü  alıcısı-satıcısı vardır. Bazen bu tip açıklamaları alenen önemli veya ilginç mevzu imiş gibi sahneleyenler medyada dahi öne çıkarılmaktadır. Aslında insanlar için bir mucizeden (veya kerametten) söz edilecekse, tek bir amaç aranmalıdır: Diğerlerini etkilemek ve aralarından yükselmek. Tarikat müritleri liderlerine mucizevi delillere sahip olduklarına inanarak desteklemekte ve onları kutsallaştırmaktadırlar. FETÖ’de bu iş bir hayli ileridir. Etek öpen insanlar bu tür konulara inanmaktadırlar.

Salt gerekçelere inanmak

Yine Stanford’dan Elliot Aranson’un “davranış ve inanç” üzerine bir deneyini görüyoruz. Aranson yaptığı deney, insan davranışlarına (örneğin cinsellik) dair olacağı izlenimi verse de aslında kişinin inanç psikolojisini ortaya çıkarmaktadır. Deneydeki hazırlanan düzeneklerin mantığında şu var: Gizli biçimde yöneltilen “Utanmak mı, grup mu?” sorusunda denekler utanma haline girmeden hemen önce fırsatı değerlendirip kendine sunulan gruba katılmayı seçmişlerdir. Eğer değişik ortamlarda mevcut “ahlaki” değerleri bir baskı aracı yapıp daha sonra hedefteki kişiye veya topluluğa bir ikilem yaratırsanız kolaylıkla benzer tercihlerde bulunacaklardır. Kişiler bilinçaltında gizlediği ve korktuğu gerçekliğinden kaçarak somut önerilere dahil olma yolunu seçecektir. Çünkü insanlar kendileri için sürekli “haklı gerekçeler” bulmaya yönelirler ve bu gerekçelerine bağlı kalırlar, sonra sunulan değerlere sorgusuz inanır olurlar.

Aranson’un deneyinde insanlar utanma duygularını baskılayabilmek için kendilerini bir gruba mensup yapma fırsatıyla karşılaşınca hemen grubu tercih etmişlerdir. Gruba katılma hali seçilince diğer etkenler devreye girmeye başlamaktadır. Benzer düşüncelerle Jones vaazlarında sürekli insanları ikileme sokmuştur, dinleyenleri iç muhasebelerini yapmaya zorlamıştır; “Bakın böyle giderseniz işiniz zor, kendi kendinizden utanacaksınız, kimse sizi kurtaramaz, ben bile size şefaatçi olmak istemem, o halde Tanrı sizi korusun!” demiştir.

Deney sonunda Aranson beklemediği verileri de elde eder. Ortaya sıradan insanların verdiği tepkilerden sonra şu çıkar: Bir grubun potansiyel üyeleri acı verici ve aşağılayıcı ritüelleri rahatlıkla talep edebilirler. Çeşitli inançlardaki ritüelleri düşünün, bir acı aracı vardır ama bu neden yapılır; arınmak için.

Guyana, Jonestown, İnsan Tapınağı
Guyana, Jonestown, İnsan Tapınağı

Jones’un İnsan Tapınağı’nda Aranson’un deneyindeki taktiklerin pratik şekilde ve sıkça uygulandığı görüldü. İnsanların bağlılık hisleri bunlara göre sağlamlaştırılıyordu. İnsanlar uzun ve sıkıcı toplantıları yaptılar, kendilerini ele veren çok özel sırlarla ve hatta suçlarıyla ilgili dolu mektupları gönüllü şekilde kağıda döktüler, mallarını tapınağa bağışladılar… Eğer biri tapınağın politikası dışına çıkıyorsa, diğerleri bu olaya sebep olana ceza vermeye varana dek işi ilerlettiler. Cezalar da öyle kolay yutulur lokmalar değildi, sonuçta ceza verenler de cezalandırılanlar da “huzurlu” olabildiler. Her olup biten dışarıdan bakan sağduyulu birinin düşüncesinin tam aksine “grup psikolojisi” içinde gerçekleşiyordu. İnsanlar grupsal gerekçelerin haklılığına inanıyorlardı. Onlar için tek doğruları, gerekçelerindeki duyguydu ve duyguları ise yönlendiriliyordu.

iste-fetullah-gulenin-pensilvanyadaki-sarayinin-yeni-goruntuleri-a0f507
Pensilvanya FETÖ Arazisi

Koca koca adamların, generallerin, akademisyenlerin, iş adamlarının gerekçeleri ne idi? “Yeni bir dünya düzeni, diyalog, kainatı yönetme ülküsü…” Bunlar mı? Kimine göre bunlar, kimine göreyse kendi iç dünyalarındaki ikilemde yaşadıkları veya yaşamaktan korktukları bir davranış bozukluğunu örtme içgüdüsü. Yani bilinçaltında yatan sorunsallar. Bunları ortaya çıkarmamak adına gerekçelerini görünen doğrularmış gibi ortaya atıyorlar.

Bu noktada toplumlarda aşırı mahremiyet, ahlakın tabusal değerlerini istismar ve ailelerde dengelerin oturmamış olması gibi temel gerçekler iyi analiz edilmelidir. Eğer Türkiye’de belli yörelerde bu yönde sosyal psikologlar çalışırlarsa çok yararlı bir iş yapmış olacaklardır. “Aman, o iş din konusuna girer…” gibi düşünülmemelidir, ahlak konusunu bir kez de sosyal psikoloji içinde incelemek şarttır. Eğer bu yapılmaz ise değil tarikat içi konuları, bireyin yaşama bakış açılarındaki tutum bozukluklarını ve hatta teröre kayabilen potansiyeli bile anlamamış oluruz. FETÖ veya DAEŞ gerçeği; eğer bu yapılara bir biçimde tevessül ediliyorsa konu dinin de dışındadır.

Gülen’in kendisi ayrı bir inceleme konusudur. Jones’un şahsi özgeçmişi de başka biçimlerde incelenmiştir. Burada onlara körü körüne inananlardan söz edilmektedir. Görülen o ki, din konusu tamamen bireyle ilgilidir, grupla ilgili işlerde grup psikolojisi ön plana çıkmakta ve dinin kendi içindeki doğrular bu ortak psikoloji ile bir yana konabilmektedir. Tarikat olgusu dünyanın her yerinde bu şekilde uygulama alanı bulabilmektedir. İnsanlar inanmak istemektedirler ama aslında inandıkları kendi gruplarının içindekilerdir. Böyle bakılırsa, Kestane Pazarı’ndan değil küresel, bir “kainat imamı” olabilmek “başka desteklerle” de birlikte düşünülünce, pek de zor değildir! Jones’un Kızıl Tugayı olacak da 170 ülkeye yayılmış küresel bir yapı olan FETÖ’nün paralel bir ordusu mu olmayacak?

Söylendiği gibi insanlar bir tarikata katılmakla, adı dini veya başka bir şey (örneğin lobi), aslında bir organizasyona, politik bir harekete ve tıpkı o katılımcılara benzeyenlere katılmaktadırlar. Bu konu organize edenin liderliğiyle kolaylıkla maniple edilebilir bir hadisedir. Mucize de değildir. Bunu tarikat veya tarikat gibi çalışan politik bir organizasyon bir biçimde bugün bile gerçekleştirebilir, sivil toplum kuruluşları da buna dahildir. Konu, belirtilenler çerçevesinde anlaşılacağı üzere, sadece dört başlıklı bir metotla da sınırlı kalmayarak değişik odaklarca kullanılabilir. Buradan şu sonuç çıkar: Meşruiyeti güçlü tutmak gerekir, çünkü insanlar yanlışa meyillidir. Bu gerçeği istihbarat örgütleri bilmezler mi? Elbette bilirler ve eğer imkanları varsa uygularlar da…

[1] Richard Wiseman, Paranormal, Zihnimiz Nasıl Kandırılıyor, Çev. Filiz Gülerkaya, Pegasus Yayınları, 2016, İstanbul, s. 232.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Demokrasi Bayramı

DİĞER YAZI

Düzeyden Anlaşılan Ne?

Kültür 'ın son yazıları

Anakronizm ve Propaganda

Anakronizm ile politik propaganda arasında ciddi bir ilişki vardır. Kitle psikolojisiyle ilgilenenlerin çalışma alanında bu tür

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis