Gelenek

2129 Tıklama
40 Dakikalık Okuma
Okuyucu

“Şöyle bir geleneksel Türk tatlısı olan baklavaya ne dersiniz?” Bu cümlede konu edeceğimiz “baklava” olmayacak, “gelenek” kavramına bakacağız. Bu kavramı yeterince doğru biliyor ve kullanabiliyor muyuz? Yoksa geleneği başka anlamlarla karıştırdığımızdan, yanlış kullanımlardan dolayı aklımız ve günlük bakış açımız da karışıyor mu?

Toplumlarda, hele köklü tarihi olanlarda, zaten gelenek vardır. O halde inşa etme ihtiyacı nereden çıkıyor? Bundan önce size şunu hatırlatayım, değil inşa, Geleneğin İcadı[1]bahsini ele alan Eric Hobsbawm gibi yazarlar bu işin olabileceğini eksiksiz anlatmışlardır. O halde ortada bir vakıa var, inşa veya icat, bu tür geleneler ne kadar kabul edilebilir? Bunu irdelemekte yarar vardır. Köklü tarihi olan ve kültürüne sahip çıkan toplumlar belirgin gelenek (tradition) ve görenek (custom) ile kendilerini tanırlar ve tanıtırlar.

Ben bugün neden bu konuyu ele alıyorum? Zira bir çatışma var. Türkiye ulus devlet olduktan sonra doğal olarak bir tür gelenek inşasına yönelmişti. Dünyadaki diğer “ulus” gelenekleri ile beraber belli ölçülerde bir anlayış inşa edilmişti. Aradan zaman geçti. Dünyada küreselcilerin yoğun baskısına maruz kalınmaya başlandı. Ülkede de 2000’li yılların başından itibaren bu yönde bir değişim evresi içine girildi. Bu periyotta, önce Siyasal İslam ama daha sonra Türk-İslam Sentezi bağlamında “yerli ve milli” geleneğe doğru yönlenen bir süreç yaşandı. Dolayısıyla gelenekler üzerinden yürütülen bir tartışma doğdu.

Ama ben asıl olarak konuyu kavramsal açıdan tartışmayı yeğleyeceğim. Toplumdaki etkisini okurların değerlendirmesine bırakacağım.

Öncelikle karıştırılan, hatta bazen birbiri yerine kullanılan iki yakın ifadeyi açıklamak isterim. Geleneğin amacı ve özelliği değişmez, norm olarak formal hal almış sabit uygulamalara dayanır ve uygulamadaki ritüellerle sabitlenmiştir. Görenek ise alışkanlıktır, örftür. Toplum uygulamada geçmişten o ana kadar kabul edilmiş normlarda hareket eder. Dolayısıyla görenek, değişimi öncekilerle uyumlu hale getirip kabul etmek ve özdeşleştirmek koşuluyla geleceğe ve değişime açıktır. Eğer bir görenek doğallığı ve toplumdaki devamlılığı ile tarihi süreçte onaylandı ise değişme evresine gelindiğinde de aynı şartların gerçekleşmesini bekler. Zaman durdurulamadığından ve özellikle günümüzde artış gösterdiği biçimde kültürlerarası geçişkenlik söz konusu olduğundan, toplum her ne kadar gelenekçi olursa olsun, görenek de değişir. Göreneğe dayalı işlevselleşen hukuk uygulaması ise esneklik gösterebilir. Örnek verelim: Dünyada ilk bando olan “mehter” bugün yakın zamanın bir ezgisini veya marşını çalabilir. Bu görenektir. Ancak mehteri bugünkü modern bandocular gibi giydiremezsiniz, çünkü o zaman o mehter olmaz. Mehterin o giyim kuşamı, tavrı ve hareketi gelenekseldir.

Görüldüğü gibi gelenek ile görenek arasında önemli bir fark vardır. Bu tanımların birbirlerine karıştırılmaması icap eder. Hatta Türkçede kullanılış şekli de belli yanlış anlaşılmalara sebep olur cinstendir. “Gelenek-görenek” birbirine yapışık kullanılır. Bu kullanım hakiki anlamı etkiler. Bir İngiliz’in konuşurken bizdeki gibi kolayca ve bitişik şekilde “tradition-custom” dediğini duyamazsınız. Demek ki önce dilde bir düzeltmeye gitmek gerekiyor.

Şimdi diğer bir ayrım konusuna geçelim. Bazı sonradan edinilmiş uygulamalarda görülen temayül (convention) ya da rutinler (routin) gelenekmiş gibi algılanırlar. Bunlar sadece semboliktirler ve belli döneme ilişkin ritüelleri (ritual) içerirler. Örneğin Hz. Muhammed zamanında bir mevlit töreni formu yoktur. Hem her bir Müslüman toplumda görülen bir uygulama da değildir. Sonradan icat edilmiş ritüellerden meydana gelen bir programdır (yabancılar buna ayin demektedirler). Konumuz çerçevesinde değerlendirelim, o zaman mevlit programına bir gelenek demek doğru mudur? Tanım gereği kabul edilemez. Zira bu tür rutinler esası tarif eden ve örneklik oluşturan orijinal uygulamalara göre farklıdır. Ya nedir? Zararlı mı? Hayır. Yapılan yerde bir kabulü ve işlevi vardır; ama kavramsal olarak bir gelenek değil rutindir. Demek ki imal edilen bazı rutinleri ve temayülleri asıl olan gelenekten ayırmak gerekir.

İmal edilen veya icat edilen temayüller ve rutin ağlarının bir kısmı tekniktir. Örneğin Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiren Avrupalı toplumlar kullandıkları tekniğe bağlı olarak bazı temayüllere ve rutinlere bağlı kültürel değişimleri içselleştirmişler, bununla da kalmamışlar, imal ettikleri bu rutinleri her defasında yeni bir teknik ilerleme gereği güncellemişlerdir. Sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan bürokrasiyi düşünün. Bu bürokrasi gelenek midir? Sadece o zamanın gereği uyulması gereken bürokrasidir ve değişime açıktır. Bu yöndeki temayüller ve rutinler topluma köklü alışkanlıklar aşılıyor olabilir ama bu alışkanlıkları gelenek olarak tanımlamak hata olur. Örnek verelim, Alman askerilerinin kaz adım yürümeleri bir gelenek değildir. Ama üniformalarında kullanılan düğmelerin metal olması bir geleneğin nişanesidir. Bu “şövalye geleneğini taşıyan savaşçı” demektir.

Gelenekler ile pragmatik temayüller ve rutinler zamanda birbirlerine ters orantılı seyrederler. Nesneler veya çeşitli uygulamalar gündelik yaşamda fazlasıyla ve serbestçe kullanılırlar, alışkanlıklara neden olurlar ve giderek kanıksanırlar. Gelenekler belirgin biçimde hatırlanırlarken, temayüller ve rutinler giderek belirgin olmaktan uzaklaşırlar.

Teknik ile ideolojik olanı ayırmak gerekir. Marks’ın öğretisine bağlı açıklanırsa, ideolojiler toplumsal “üstyapıyı” etkileyecek köklü bir kültürü içerirken, teknik “altyapıyı” bağlar. Tekniğe bağlı olanlar işleri yürütmeye bağlı tasarlanmış pratik kalıplardır, hazırlanmış normlardır ve kurallar bütünüdür.

Öyleyse dildeki düzeltmeye bir ilave daha yapabiliriz. Türkçe kullanımda şu ayrımı belirginleştirmek şarttır: “Var olan geleneğin asıl ritüeli” ile “sonradan imal edilmiş rutinin ritüeli” birbirinden ayrılmalıdır.

Bu noktada çıkan bir sorun var. Önce tarihçiler yeterli olmalılar ve yazarlarken bu konulara değinmeliler. İngiliz bir tarihçi sadece (örneğin) savaş-barış tarihi yazmaz, o dönemin şartlarını, fikirlerini ve kültürünü tarif ederek yazar. Tarihçilerin gelenek ile ilgili hatırlatmaları önemlidir. Asıl düşünce yapısının sağlam temeller üzerine oturmasına katkı sağlar ve toplumu olası sapmalardan korur. Bir toplumun kendi kendine sapmasının önüne geçilmesi için şart; kavramların ve uygulamaların değeri asla değiştirilmemelidir ve gelenek konusunda tarihçiler önemlidir.

Peki, gerçek bir dönüşüm olduysa, bu dönüşümün geleneği meydana geldiyse, eskide diretmenin bir anlamı kalır mı? Dönüşümün olduğu yerde çıpamız ne olacak, önce bunu tanımlamalıyız ki kavramları birbiri içine sokmadan anlayabilelim. İşte bu noktada “isim sürekliliği” diye bir çıpamız olacak. Örneğin asker sözcüğü böyledir. Osmanlı askeri Yeniçeri geleneğini biliriz. Halen törenlerde gösteri yaparlarken geleneğe göre giyinirler. Ancak elindeki kılıçla Yeniçeriyi alıp bugün (örneğin) Suriye harekatında kullanmayı düşünemezsiniz. Bugün savaşan asker geleneği modern ordular kurulduktan sonra ortaya çıkmış olanlardır. Yani klasik asker belli bir çizgiden sonra günün icaplarına bağlı tüm değişkenlerin etkisiyle modern askere dönüşmüştür. Bu kez “askeri” geleneği düşünürken Yeniçerilere bağlı kalmayacağımız gerçektir. Bugünün askeri geleneğinde ne icap ediyorsa o vardır.

Hemen her tür dönüşüm görmüş olan ana akslar bu şekilde algılanmalıdır. Feodal devletten modern devlete geçişte meydana gelen her tür konuyu bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Asker, kent, işçi ve pek çoğu gibi, klasik dönemin üniversite geleneği ile şimdikini mukayese ederken gelenekleşmiş modern dönemi kabul edersiniz. Klasik olan ayrı bir konumdadır. Törenlere, gösterilere, müzayedelere, müzelere, kitaplara, akademik çalışmalara konu olur. Örneğin böyle yerlerde Yeniçeriye bakarken akıl çıpanız olan “asker” geleneğinin dönemsel biçimini ele alırsınız, bir “üniversite veya işçi” çıpası kullanıyorken de ölçüleriniz buna göre olur. Birbirine karıştırmazsınız.

Bu kısmı önemsiyorum, çünkü “gelenekçi” toplumlarda eskiye duyulan özlem o denli hafızalardadır ki yeniyi anlamak bir hayli güçleşir. Yeniyi dışlama bile söz konusudur. Sanırım terminolojiden farkı anlamışsınızdır. Gelenek ile gelenekçi sözcükleri farklıdır. Gelenekçi toplum veya topluluk çıpasını bir türlü değiştiremez. Örneğin aklı feodal döneme çakılı kalmış ise bugünün geleneklerini dışlar. Bu önemli bir sorundur. Özellikle Ortadoğu’da din temelli tartışmaların bir bölümünü bu çıpa etkisinden dolayı anlamamız kolaylaşır. Örneğin, “Bugünün üniversitesinde bilim şöyle olur,” derseniz, bunu gelenekçi bir akıl asla kabul etmeyecektir, çünkü o, bin yıl öncenin üniversitesine takılı kalmıştır. Siz “bilim” dersiniz, o inatla ve sembolleştirerek “ilim” der ve bir taraf olan bakış üzerinden size mesaj verir.

Semboller, ritüeller, folklor… Bütün bunlar bir toplum için önemlidir. İmparatorluk geleneğinin diplomasisi ile modern dönemin diplomasisini mukayese edin. Bu zamanın da kendi sembolleri, ritüelleri ve dokusu var. Eğer uluslararası alanda buna göre hareket eden bir diplomat ile çalışacaksanız, imparatorluk geleneğinin uygulamasını bekliyor olmanız komik kaçacaktır, bu bir; ikincisi ise daha önemli, masada kaybedersiniz ve asıl alacağınızı bir türlü alamazsınız. Demek ki her şeyin bir yeri zamanı var. Dönüşüme uyumlu olmak ve dönüşümlerle meydana gelen geleneği iyi bilmek gerekir.

Öyleyse dil bahsine bir ilave daha yapalım. Dönüşümü kaçınılmaz olan geleneklerin imali doğaldır ve aksini savunmak, gelenekçi olmak, esasında insanın ilerlemesine terstir. Ama insanlar (maalesef) bu tür takıntıları da beraberinde taşıyan canlılardır. Bazıları için “gerici” denmesinin sebebi budur. Eğer birini dinliyorken tespit ettiniz, kişi gerici bir dili kullanmada ısrar ediyor ise bilin ki o aslında gelenek kavramını yeterince algılayamamıştır, var olan geleneği korumaktan da bir hayli ötedir. Dönüşümün gerektirdiği dil ve dönüşümden sonraki dili kullanıyor olmak demek, asla klasik geleneğin inkarı anlamına gelmez. Bu farkı iyi bilmek ve çıpalara dikkat etmek şarttır.

Sürekli bir eleştirim oluyor, “Modernizmi yaşamadan post-modern olduk!” diyorum. Esasında feodal akılla modern hayatın dönüşümüne bağlı zengin kapsama sırt çevirmek ve dahası modernizmin içinde sivrilen çarpıklıkların anlatımı olabilecek post-modern tarzları savunmak bir garabet değil de nedir? Güçlü bir ritüel komplekse bile sahip olabilirsiniz. Her anınız bir dolu ritüelle geçiyor olabilir. Kime yararı var? Bu durumda siz başka bir dünyada yaşamaktasınızdır. Bütün bu zahiri zenginlik aslında dönüştüremediğiniz geleneğin kaybıyla açıklanabilir ve dönüşenlere olan körlüğünüze karşılık gelir. Kültür kültürdür, kimse bir şey diyecek değil elbette, karanlık değilse saygı da duyulur. Ama bir iddianız var ve toplumunuzu diğerlerinin önünde tutmak istiyorsanız ilk yapacağınız dönüşümleri, çıpaları, imal edilmiş ritüelleri gözden geçirmek olsun.

Hatta günümüzde bir hastalık yaygınlaştı: Popülizm. Popülist politikacılar toplumun geri kalmışlığını oya dönüştürmek ve kendi iktidarlarını baki kılmak için insanları sürekli pohpohlarlar. Liderlik ve mensubu olunan topluma sahip çıkmak bu değildir; sorumluluk ileriyi işaret etmektir.

Batı kültürüne bakın, Sanayi Devrimini yaptı, işçi sınıfını tekrar tanımladı, kent yaşamı ve bürokrasiyi geliştirdi, kapitalizmi tanımladı, sosyalizmi ve ardından nasyonal sosyalizmi buldu, komünizme geçti, bunların geleneklerini inşa etti, denedi, savaştı, dersler çıkardı, bu muhafazakarlık içeriklerine liberal yaklaşımlar türetti, liberalizmden sonra neo-liberaler ortaya çıktı ve saydığım bütün bunlar ve hatta fazlası ile toplum katmanlarını kültürel bakımdan uyumlu hale getirdi, idare edilir kıldı, üzerinde oynanabilecek toplumsal kalıpları öğrendi, kütüphanelerine bilim, sanat, felsefe ile ilgili ciltler dolusu külliyat dizdi, dilleri ve sözlükleri daha fazla meram anlatır hale geldi… Şimdi onlar söylüyor ve icat ediyor, diğerleri dinliyor ve kullanıyor, kendi aralarında ticaretini yapıyor, vergi mubahtır diyor, maliyelerini idare ediyor, devletine ve bürokrasisine güvendiğini işaret ediyor, topluma dönük de popülist sinyaller veriyor ve böyle geçinmeye çalışılıyor…

Özellikle bugün Ortadoğu’da klasik gelenek ögelerine inanç bağlamında yaklaşım sergilenmesi başka bir sorun sahasıdır. İnanç, iman, din birbirinden çok başka kavramlardır, bunlara dönük korunan değerler eğer asıl olanın dışında meydana geldi ise ciddi kayıplar söz konusu olacaktır. Örneğin kendi inanç kalıpları gereğince IŞİD veya FETÖ militanları kutsalları dile getiriyorlar ve sapkınlıkla kendi önderlerini mehdileştiriyorlar. İnanç, iman ve din karmakarışık olunca içine bakıyorsunuz, bir gelenekten söz ediliyor ve acımasızca savunuluyor. Peki bütün bunları kim icat ediyor? Deneyimli ve modern politikacılar! Nasıl? Bilinenler, bilinmeyenler, az bilinenler… Bunların üzerinde çalışıyorlar ve toplumu istismar edecek unsurları belli değerler üzerinden kolaylıkla kullanıyorlar. Bir iki nesil üzerine çalışarak bu asırda bile böylesi icat edilen gelenekle insanlığa karşı örgütleri kurup bunları kendi politikalarınız gereği ortaya sürebiliyorsanız o halde önce her şeyin arka planına bakmanız gerekecektir. Buradan hareketle moderne duyulan nefreti bile böyle işaret etmek mümkün olabilir.

Mesele nedir? Her şeyde mahir olan elit toplumlar ile birkaç şeye bağlı klasik ritüelleri köklü kültür savunusuyla muhafazayı kazançlı bir yaşam şekli zanneden batıllar arasındaki farkı anlayabilmektir. Gelenek ile gelenekçilik arasında ki farkı bilebilmektir. Dönüşüme dayalı gelenek inşası ile icat edilmiş geleneklere dayalı popülist politikalarla liderlik edenlerin arkasında gitmenin ne demek olduğunu ayırt edebilmektir.

Varlıklarını yaşam tarzlarında kesintisiz sürdüren gelenekler güçlüdür. Gerçek gelenek güçlüdür ve gereklidir. Ancak uyarlanabilirler ile imal edilmişler aynı güçte değildir. Hatta bazı gelenekler toplumda kırılganlıklar yarabilecek düzeydedir. Özellikle militan yaşam tarzlarındaki düşmanlıkların insanlığa ne verdiği tartışılır. Batı adını “Aydınlanma” olarak koyduğu dönemde aslında akılla ve düşünceyle gelenekleri masaya yatırıp bir karar verdi. Güçlü olanları ayırdı ve onların toplumlardaki yerini belirledi. Dönüşüme dayalı güçlü olanları yeniden tanımladı ve yaşamdaki önemini yazdı çizdi. Aydınlanmanın bu noktada önemi oldu. Toplum katmanlarındaki karanlık ilişkileri ve düşmanlıkları, insanlara gerekliymiş gibi sunulan ve köklü şekillerde savunulan batıl olanları yaşamdan ayıkladı. Bugün hemen herkes ve her toplum birbiriyle her konuda takıntısız tartışabilmektedir ve üstelik düşmanlık olmadığı sürece tartışma da gerekli görülmektedir. Verimlilik ve dönüşüm ile buna bağlı geleneğin ortaya çıkması önündeki engeller “insana özgü” bir yaklaşımla çözüme kavuşturulmuştur. Aydınlanmanın felsefesi budur.

Bütün bu anlatımla ortaya çıkmıştır ki (beğenin beğenmeyin ama tanımları gereği durum böyle olduğundan,) Büyük Britanya Avrupa’da geleneği en çok yaşatan bir ileri demokrasi olarak ortada durmaktadır. Ha keza 1789 Devrimini yapan Fransa kazandığı gelenekle ama yine ileri demokrasiyle temsil edilen bir kültüre sahiptir. Bu tür ülkelerde örneğin rasyonellik kadar irrasyonelite de tartışılırdır. Sonuçta toplumun asıl sahipleri belli bir anlayışa sahip olarak sistemlerini işletme iradesi göstermektedirler. Halk iradenin kendilerinde olduğunu bilir ve esen rüzgarların getirdiği liderliklere bağlı kalmayacak kadar güçlüdür. Üstelik kendilerine dayatılacak yeni tip bir gelenek olur ise buna kendi değerlerine sahip çıkarak karşı koyarlar veya tam tersine hallerde, gerekli görürlerse yeniliği kabul ederek idarecilerinden gereğinin yapılmasını isterler.

Eric Hobsbawm geleneğe katkısı bakımından diğer aydınlar gibi Sanayi Devrimi (dönüşümü) sürecini önemli görürler. Sanayileşmeyi yeterince anlayamayanlar için Batı’da yaşanan dönüşümün mantığını anlatmak bakımından Hobsbawm’ın söylediklerine bakalım: “Sanayi Devriminden sonraki dönemlerde icat edilmiş gelenekler, birbirleriyle örtüşen üç tipe ayrılabilirler: a) Toplumsal birlik-beraberliği ya da gerçek veya yapay cemaatlere grup aidiyetini oluşturan veya sembolize eden gelenekler; b) kurumları, statü ya da otorite ilişkilerini oluşturan ve meşrulaştıran gelenekler; c) ana amacı toplumsallaşma, inançların, değer yargılarının ve davranış teamüllerinin aşılanıp aktarılması olan gelenekler.[2]Bu çerçeve gereği güçlü gelenekler politik çerçevede (sosyo-ekonomik, sosyo-politik, vs.) bir ulusun kendini tanımlama biçimine bile etki eder. Ulus bilincini başka geleneklere, hatta klasik dönemin geleneklerine, referans vererek yaşatma çelişkisine düşen başka politik bakış açılarının belirtilen bu farkı anlamaları gerekir kanaatindeyim.

Türkiye’de marjinal kesimlerden bazıları demokrasi, kapitalizm, burjuva, modernizm gibi sözcükleri “düşmanca” niteliyor. Bu yaratılan ve beslenen düşmanlıkla kendi geleneklerini tahkim ediyorlar. Bu kesimlere mensup olanların günlük yaşamlarına bakıldığında aslında pek de farklı alanlarda değiller. Eğer bu marjinal düşünceleri politika sahnesine taşırsanız, kurulu partilerinin veya örgütlerinin meşru alanda belli ölçülerde çelişkili değerlendirmelerine şahit olursunuz. Politikacıların istediği oy potansiyeli yaratmak, oranı yükseltmek, iktidara gelmek ve bunu sürekli kılmaktır. Asıl amaç dünyayı değiştirmek diyenler de olabilir. O zaman bunu söyleyenler için, hangi dünyadasınız sorusu gündeme gelecektir. Söylemlerin sonu gelmez, ama sonuçta istenen iktidardır. İşte bu nedenle bazı partiler marjinal görüşleri bile yedeklerinde taşımak isterler, gerektiğinde bunların gelişmesinden yana olabilirler. Öyleyse bu kesimlerin söylemlerini kökleştirecek ve yapay bir geleneğe dayandıracak sübjektif konuları kabulle ilgilenirler. Doğru olan ise doğal şartlarda gelişim göstermek üzeredir. Doğal şekilde toplum düzeninin ve statülerin oluşması ve meşru bir sözleşme ile bağların güçlendirilmesidir.

Böylesi çelişkili ve yapay zeminlerde geleneklerin üzerinde çok çalışılsa bile, ispatı güç olan dönemlerdeki bazı temaları gündemde tutup, bunların varlığını belli hikayelerle açıklayıp, inanç öbekleri türetmek çokça görülen şeylerdir. Biraz düşünürseniz bizim içimizde bile bu tür inançları temellendirecek semboller, öyküler, ritüeller bulursunuz. Amaç bunları yadırgamak veya eleştirmek değildir, yapılmak istenen neden-sonuç ilişkisi içinde geleneklerin ayrılan hususlarını işaret etmektir. Bu bakışla çelişkili ve yapay algının beslediği gelenekler ile inşa olan bir devlet düzeni mi; yoksa net, çözümlenmiş, somut bir algının beslediği geleneklere dayalı bir devlet düzeni mi? Hangisini seçersiniz? Sanırım günlük yaşamı kolaylaştıran, hemen herkesin eşit olduğu, fırsat eşitliğinin ve hakların korunduğu, hukuk yönüyle belirginleşmiş alanlarda hareket edildiği, toplum katmanlarının arasındaki ilişkilerin karmaşa yaratmadığı bir devlet düzenini seçersiniz. İşte bu devlet düzeninde ilerlemeler, dönüşümler, yeniyi arayan hareketler, karakterize olan anlayışlar herkesçe kolay anlaşılır ve kabul görür. Örneğin bir parti muhafazakar gelenekleri ön olana çıkaran politikaları savunur, diğer parti liberal politikalarla açıklanan önerileri ortaya sürer; ama hiçbir zaman mezhepçi veya etnik kökene dayalı görüşlerle muhafazakar veya devrimci olma yolunu seçmez. Bunun dışındaki sosyo-kültürel konular, evlilik veya cenaze törenleri, bayramlar veya özel kutlamalar, ortak değerlerle ve belli bir mücadeleyle sabitlenmiş törenler, klasik dönemin ögeleri, öne çıkan kıyafetler, yemekler ve müzikler, hatta dil bile sorun edilmekten ötedir. Dilin yozlaşmasının önüne geçen toplumlara bakın; onlar diğer dilleri daha çok bilirler, daha çok tercüme eserleri vardır ve toplumca daha çok kitap okurlar. Bu mukayese size her şeyi anlatıyor olmalıdır!

Son Rusya dünya kupasında Japonya Milli Futbol takımı ve seyircileri haber kanallarına konu oldu. Seyirci oturduğu türbinde çöpleri topluyordu, futbolcular çıkarken soyunma odalarını temizliyorlardı. Zannedildi ki Japonya dünyaya mesaj vermek istiyor. Değil, her şey doğal ve geleneksel. Gidin Japon mega-kentlerine dahi, cadde ortasına sofra kurun ve yemek yiyin. Temiz. Neden? Gelenekten ileri geliyor, öğreti böyle. Kendi inşa ettikleri gelenek temiz ve tertipli olmayı gerektiriyor. Bunu aile evde öğretiyor, dahası anasınıfı ve ilkokulun birinci yılında bu tür uygulamalar alışkanlık sağlayacak biçimde öğretiliyor. Bakın Japonlara ne denli geleneklerine bağlılar; buna mukabil içinde modernler, kapitalistler, burjuvaları var, demokrasileri ileri, vs. Korunacaklarla dönüştürülecekleri iyi bilmek gerekiyor, bu aklı önde tutmakla başlayan bir aşamadır. Hiçbir güç Japonlardan geleneklerini koparamaz, ama dünyada bulundukları konumdan geriye de götüremez. Çünkü Japon sisteminde toplum hak ve yükümlülükler (vatanseverlik, sadakat, görev, oyunu kuralına göre oynamak, vs.) ile ritleri (nikah, cenaze, vs.) kesin hatlarıyla uygular, bir tereddütleri yoktur.

Avrupa’da Osmanlı, Rus ve Habsburg, Uzak Asya’da Japon hanedanlıkları birlikte dağıldılar. Ardından diğer modern çoğunlukta olduğu gibi ulus devlet sistemleri kuruldu. İmparatorluk gelenekleri olan bu toplumlara kısaca bakarsak Osmanlı’da sonraki tartışmaların da nedenlerini görmek mümkün olabilecektir. Çünkü Osmanlı diğerlerinden net bir biçimde ayrışır. Rus, Habsburg ve Japon İmparatorlukları dağılırken bile modernizmi yakalamışlardı ve toplumlarına buna dönük kazanımları yerleştirmişlerdi. Osmanlı ise feodal düzendeydi, moderniteyi taklitle veya ithal ederek alıyordu, belli bir kesim bu değişimden ve nimetlerinden istifade ediyordu ve dönüşümü tüm topraklarında gelenekleriyle bütünleştiremiyordu. Ancak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, devrimler yapıldı, modernizmin gereklilikleri yerleşiyordu, politik buhranlar ve müdahaleler meydana gelmeye başladı, gidip gelen bir akıl ile politika kendine gerekli sistemini yerleştiremedi. 1980’lere gelindiğinde dünya küreselleşme dalgasına tutuldu, büyük küçük tüm uluslar, uluslararası kurumlar küreselleşme ile kendilerini yenilemeye başladılar. İşte bu noktada Türkiye de küreselleşme ve liberalizmden nasibini aldı. Ama önceki ödevlerini yerleştiremeden bu bilmediği denizlerde yüzme zorunluluğu meydana geldi. Dolayısıyla gerekli, doğal ve somut dönüşümle meydana gelecek gelenekler bulunamadı, yerleştirilemedi. Bu yüzdendir ki halen politika çok temel tartışmalarla toplumu germektedir.

İcat edilmiş gelenekler toplumda yer bulabilmesi ve meşruiyetini kabul ettirdiğinden emin olabilmesi için tarihsel kökenlerden bazı ipuçları bulmaya ve tarihi sermaye yapmaya ihtiyaç duyar. Sağlam bir tarih anlayışından ziyade duygusal çeşitli anlatımlara tevessül eden toplumlarda tarihin saptırılması, işi tarihle oynamak olanların elinde değişime tabi tutulması ve bu bakımdan popüler tarihin öne çıkarılması alışkanlığı meydana gelebilir. Eğer insanlar okumak istediği bir tarihe doğru yönlendiyse bir daha doğruyu bulması güçleşebilir, tevatürü tarih zannederek geleneklerini de buna göre kabullenebilir.

Geleneklerin sağlamlaştırılması için bir toplumda tarihçilerin, sosyal antropologların, dilcilerin, insan bilimlerinde çalışanların güçlü katkısına ihtiyaç vardır.

[1]Eric Hobsbawm, Terence Ranger, Geleneğin İcadı, Çev. Mehmet Murat Şahin, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2006.

[2]a.g.e. s. 12.

Bir cevap yazın

muktedir-olmak
ÖNCEKİ YAZI

Muktedir Olmak

Default thumbnail
DİĞER YAZI

Çorlu’daki Tren Kazası ve Mühendislik Sorunu

Kültür 'ın son yazıları