secilmek-ve-secilmis-olmak
Seçilmek ve Seçilmiş Olmak

Seçilmek ve Seçilmiş Olmak

1032 Tıklama
19 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bu dünya ve hatta yaşam kurgusu öyle bir döngü içinde ki her şey bir diğerine bir şekilde dokunmakta. Bu kez birbirine dokunanlar insanla, toplumla, milletle ilgili. Bu yazıda bildiğimiz değerlerle ve meşru zeminlerdeki ihtirası, istismarı, kibri, zulmü ve küfrü işaret edeceğim; size seçilmek ve seçilmişlik hakkında düşündüklerimi aktaracağım.

Millete Dair

Çeşitli dillerde, temelde “biz” demek olan, belli özellikleri itibarı ile bir araya gelmiş insanlara veya topluma halk, millet, ümmet, ulus (nation) demişiz. Bu özellikleri tespit edilmiş, kabul görmüş ve bir arada yaşama iradesi göstermiş bir toplum; ancak her bir bireyinin gücü nispetinde güçlüdür, yoksa dağılır.

Tarihsel süreçte bu zeki varlıklar tarafından halka, millete, ümmete, ulusa ilave anlamlar yüklenmiştir; bu da dünyalıktır! “Biz” kavramını toplumu yönetecek politik anlamlar ile yüklemek çok normaldir; ama olanların içinde iyi olanı kendini belli eder, farkı görmek hiç de zor değildir.

Ümmet kavramı biraz farklıdır. Bilinen anlamlardaki toplumsal ifadelere ilave bir anlam Kur’an ile yüklenir. Kur’an bir vahiydir ve vahiy gaipten gelir. Gaip en basit şekliyle insan için bilinemez olandır. Kur’an Hz. Muhammed’in önderliğine inananları ve izinden gidenleri ümmet ifadesiyle ayrı tutar. Yine bir gaibe ait kavram olan ahirete göçerken nefisler, inananlar ve diğerleri şeklinde guruplar halinde tasnifle ulaşacaktır.

Demek ki ümmetin ilave anlamında gaibe dair bir iman ve inanış hali vardır. Ancak ümmetin dünyalık olan kısmı ile ilgili yüklenen anlamlar bir tarafa atılmış değildir. Onlar bakidir ve bu dünyada gerçek, doğal ve normal olan bir sınav için bir insan hakkında asıl sorumluluk ifadeleridir. Bu dünyada toplum, halk, millet, ümmet, ulus, ne şekilde derseniz deyin, üstün irade ile, insana yakışır şekilde, idareye dair bir politik organizasyon kurup işletemiyorsanız, sınav kazanılmış olmayacaktır. Asıl olan gaibi iman noktasında kavrayıp bu doğal gerçekliğe dair sorumluluğu bihakkın yerine getirebilmektir.

Ayrıcalıkları ümmet kavramını karıştırmak suretiyle bir istismar peşine düşülmesin diye bu hususları ifade ettim. Şimdi dünyalık konuşalım… Birey nasıl irade sahibi ise millet de irade sahibidir; esası böyle bilmek gerekir. Milletler iradelerini ortaya koyarak, seçimlerini bir şekilde yaparak yaşarlar. Yanlışlar ve eksikler varsa diğerlerine göre yerlerini belirlerler; ileri veya geri kalırlar.

Eğer konu edilen millet aynı ise, yani “biz” diyenlerden müteşekkil ise biri diğerine, “Ben bu milleti senden çok seviyorum…” diyorsa, farklı olarak ne anlam ifade etmiş olur? Retorik, politika, propaganda, duygusallık… Asıl manayı çözecek muhataplardır. Bunun içinse toplumun kültürel seviyesi önemlidir.

İstismarcıya Dair

İstismarcı, muhataplarının zayıflıklarını, yani istismar edilecek noktalarını iyi bilmektedir. Fikir örgüsünü buna göre hazırlar ve uygular. İstismar bir diğer kişiye yapılabildiği gibi topluluklara karşı da yapılabilir.

Duygusal sömürüden tutunuz maddi kazanç elde etmeye varana dek istismar hep vardır. Duygusal yönü güçlü toplumlar için sömürünün kolaylığını düşünelim. Başka yönteme ne gerek var? Duygularla oynamak yeterlidir; çok basit, ucuz ve etkili.

Ya politika?.. Politikada organize istismar yöntemleri geliştirilir, profesyonelce yapılır, örneğin akıllar karıştırılır, yeni fikirler, öncelikler veya seçenekler öne sürülür, hatta gündem tayin edilir, bunlar sürece egemen olmakla ilgili şeylerdir. Amaç iktidarda kalmaktır. Meşru ortamlarda propaganda buna göre işletilir. Propaganda hedefi, süresi, amacı, yöntemi belli işlemleri gerektirir.

Millete, toplumun fertlerine, bir araya gelmiş insanlara rağmen, meşru olmayan ve şahsi çıkarlara dayalı bir sebeple, olumsuz bir iş yapılamaz, durum yaratılamaz. Yapılırsa bunun adı istismar olur. İstismarcı, kişi, bir zümre veya çıkar gurubu halinde, kendini kayıracak işlere tevessül eder, ki bu er geç bilinir olur.

Ne ümmet fikriyle, ne ulus fikriyle, şu bizim millet, üstüne gidilmesi ve istismar edilmesi gereken bir topluluk değildir. Eğer toplumun üstüne gidiliyor veya istismar ediliyor ise bu noktada ya belli bir çıkar ya da bir küfür (üstü örtülmeye çalışılan gerçek bir durum) vardır.

Her şey millet için ve millet adına yapılır. Bunu herkes bilir. Retorik ve politikalar hep bunun üzerinedir. İyi de istismar milletin gözünün içine bakarak, aynı sözlerin tekrarıyla yapılıyor ise vay o milletin haline!..

Yönetene Dair

İnsan zekidir, üstün irade sahibidir, organizedir, araçlar geliştirir, kentler inşa eder, kurallar ve standartlar koyar, bilgi ve kavram üretir, takdirliktir, eli veya alnı öpülesidir, çok özeldir; sonuç itibarı ile hayvandan ötedir.

Zekasını ve iradesini yanlış kullanan biri var ise insan olma özelliklerine karşı gelmiş olur. Organize olamayan dağılır gider. Geliştiremeyen, inşa edemeyen, üretemeyen geri kalır, başkasından kopar, yönetilen olur. Yönetilen yönetenden ayrılır; özgürlük, egemenlik, adalet, idare, teşkilat, kurum gibi kavramlar bu ayrımın taraflarını işaret eder. Ya az ya da çok, ya oradasın ya burada…

Önder, lider, imam, yönetici, baş, başkan, hakan, sultan, kral, kraliçe… Bunlar yönetici tipleridir; kültüre, zamana, mekana ve kapsama göre değişir.

Antik toplumlarda tanrısal, mistik veya agnostik sebeplerle biri diğerlerini yönetme hakkını kendi üstünde vazife addederdi. Örneğin tarihte uzun süre krallar, hanedanlar ve imparatorlar toplumları yöneten oldu.

Yönetmeyi kim kabul eder? Hakkı, adaleti gözetecekse, layık olan biri üzerine toplum içinde bir konsensüs oluşmuşsa, durumu da müsaitse; aday, meşru bir yöntemle seçilecek ve toplumu yönetecektir. Doğal olan bu değil midir?

Doğal olan idarecilikte yetenek, beceri, hüner de vardır; ama herkesin kabul edebileceği bir anlaşma daha değerlidir; hatta hitap edilecek toplumun özelliklerine uygunluk gerekir.

Bugün bir millet küreselliği esas alıp tüm toplumları muhatap alıyorsa, dikkatinizi çekerim; idareci diye üzerinde anlaşılan kişi buna uygun biridir. Her yönüyle amaca ve muhatap kitleye uygun özellikler aranır, taranır ve hakkında karara varılır; değilse bulunması gereken özellikler zaman içinde adaylara kazandırılır, yani eğitim sürecinden geçirilir ve yetiştirilenlerin içinden biri öne çıkartılır ve seçilir. İleri demokrasilerde hal böyledir. Örneğin bakın Obama’ya veya Cameron’a… Tanrının (!) dokunuşu yoktur bu tür bir seçilmişlikte; her şey normaldir, demokrasi gereği uzlaşma ile gerçekleşir. Sistem, partiler, seçimler buna göre düzenlenmiştir. Varsa düzeltme ihtiyaçları, kendi içinde geliştirilir: Elbette karşıt fikirli olanların görüşleriyle, iradeleriyle, tercihleriyle…

Başka toplumlarda politik düzen başka seyredebilir. Buralarda durum hak eden için başka, hakketmediği halde, var olan zayıflığını kapatmak ve durumunu kabul edilebilir kılmak için yapılıyorsa başkadır.

Çin başkanını nasıl seçti, Rusya nasıl seçti, Arabistan ne yaptı, Sudan’da neler oldu; her biri hakkında durum başkadır.

Seçilmişlere Dair

“Kendini seçilmiş gören” için bir tuzak var mıdır? Varsa nedir, kimden kaynaklanır?

İnsanlar bu dünyada ne yapıp ederse, elbette kendi eder! Bu kuralı ihlal eden çok büyük bir yanılgı içindedir. Tarihsel süreçte bunun adı “agnostik” olarak isimlendirilmiştir.

Bildiğimiz yollarla seçilenler ile elindeki fırsatı sebeplendirip kendini ulvi bir statüye oturtan ve “ben seçilmişim” diyenler arasında fark var mıdır? Vardır, hem de çok!

Örneğin bildiğimiz yollarla seçilen Obama, Merkel, Çipras; belli bir ulviyete dahil edilmeye çalışılanları siz düşünün… Bir ulviyet ifade eden seçilmişlik kavramı ancak peygamberlik makamıyla birleştirilebilir, diğer ayrıcalık atıflarını kabul etmek mümkün değildir.

Örneğin bir peygamber seçilmiş sınıfındandır, gaip olan Yaratan tarafından seçilir, acaba nasıl bir süreç işler insanın bilgisi ötesinden?.. Açıklamaya kalkmak insanı bir sapkınlığa ve küfre itebilir. Bizler normal halde, ki normallik bu dünyanın asıl seyridir, ancak sonucu biliyoruz: Seçilmişin kendini takdiminden ve ilettiklerinin toplumlara yansımasında sonrası bizce önemlidir. Bu Yaratan’ın takdiri her yönüyle, ama her yönüyle, bizlerin işi değildir. Gaipten olanlar Yaratan’ın takdiri ve bilgisi üzerinedir; ne diyorsunuz, tereddüdü olan mı var? Öyleyse kendini seçilmiş gösterenlerin bir “görev tayin etme” becerisi var da bizler mi bilmiyoruz!

Ya Hz. Muhammed’den (SAS) sonra, kisvesi ne olursa olsun, insanlardan bazılarının kendini “seçilmiş” görmesi ne manaya gelir? Örneğin okullarda sınıf başkanı seçerdik, büyüdük, devlet başkanı seçer olduk…

Sınıf başkanı kendi kendine, akşam başını yastığa koyduğunda, ne düşünecek? Etrafında, onu seven ve inanan yakınlarına ne diyecek? “Beni sınıf arkadaşlarım seçti ama iş o kadar kolay değil, Yaratan istemeseydi bugün ben bir sınıf başkanı olabilir miydim?” Böyle mi diyecek?

Bu seçilmişler Yaratan’ın lütfuna mazhar olduğunu mu zannederler? Eğer öyleyse, Batı’nın onca ileri memleketinin seçilmişine ne demeli? Onların içinde daha önemli işler yapanlar varsa, ki var, burada Yaratan’ın lütfu hakkında fikir beyan ederek bir yanlışa sebebiyet verilmiş olunmaz mı? Onların Yaratan nezdinde benim toplumumun seçilmişlerinden daha ileri olup olmadığını mı sorguluyoruz?

Konuya bildiğimiz basitlikte bakalım, seçilmek adaylıkla olur, bu bir tercihtir, seçenler de bir takım beklentiler içinde olur, sistem toplumsal beklentilerle, politik süreçlerle gelişir. Bu iş tümü ile dünyalıktır!

Kendi tuzağını kendisi yaratan bir seçilmişe, hipnoz olmuşçasına, aynı gözle bakan insanlar, toplu bir aldanma haline mi dahil olurlar?

Meşru bakışla seçilmiş bu dünyada gurubun, toplumun, halkın, milletin seçtiğidir, genellikle sandıkta zuhur eden bir tercihin eseridir, yapılan propagandanın, çabanın veya hünerin sonucudur. Bunun neresinde ulviyet olabilir ki?

Hünerli, yetenekli, becerikli olmak, bir takım kolaylıkların ve fırsatların farkına varıp bunları kullanmak elbette önemlidir. Seçilmiş buna layıktır, seçen de bunu aramalıdır.

Sonuç

Yaratan, mevcudiyet, dünya, toplum, bir başkası ve nihayetinde birey kendi kendine, bir hücre dahi nefsin bütününe bir takım sorumluluklar yükler. Küfür, kibir ve zulümden uzak durmak, haktan ve adaletten ayrılmamak esastır. Neyin ne olduğunu bilmek bireye ait temel bir yükümlülüktür. Birey kim ve ne olursa olsun!.. Toplum, millet ve her ne ise bir arada bulunan insanlar ortak değerler ve kurallar dahilinde belli yükümlülükler altındadır.

Seçilmiş olan birini elbette belli gerekçelere dayanarak diğerleri seçerler, başka anlamlar yüklemeye kalkılmasın, meşru olanın dışında retorikle kafalar karıştırılmasın. Unutulmasın; dünyalık işlere seçilenler sorumluluk ve yükümlülük dahilindeki işlerde sınav verirler.

Millet kavramı bir istismar aracı değildir! Seçilmişlerin milleti istismar etmesi ne hakla mümkün olabilir? Ancak kibir ve zulüm var ise ve bu gibi olumsuzluklar örtülmek isteniyorsa. Biliyoruz ki; küfür örtmek demektir. Seçilmiş, yöntemi ve sebebi ne olursa olsun, milletine asla küfredemez! Seçilenler de “kaderim buymuş” diyemez! Böyle deniyor ise bu ilerlemekten öte bir işarettir. Tedricen geriye gidilir, son aşamalarda çöküş hızlı olur ve yeni bir kurtarıcı beklenir. Gerilerken durum pek anlaşılmaz, biraz sinsilik vardır; ancak çöküş şok etkisi yapar, sarsıcıdır, şaşkınlıkla yanlışlar meydana gelir.

Aman dikkat! Bu dünya sınavında vazifesini hakkınca yapmayı becerememiş olanların bir olağanüstü beklenti içine girmesi ne hakla mümkün olabilir ki?

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Terör Belası

DİĞER YAZI

Normallik

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka