demokratik-guclenme
Demokratik Güçlenme

Dış Politikada İnsanlık Perspektifi

335 Tıklama
13 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Türkiye’nin dış politika adımlarının içinde bir “medeniyet” ve “insanlık” vurgusu var, bunu fark etmemek mümkün değil. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere, yetkililerden bu bağlamda ifadeler duymaktayız. Bu konuyu ele alalım.

Eğer Türkiye dış politikasında bir medeniyet farklılığı ve bu bağlamda öne çıkararak işaret ettiği insanlık vurgusu bulunuyor ise “bunun asıl kaynağı millettedir,” dememiz gerekiyor. Zira bu tür medeniyet ve insanlık gibi konular rastgele veya sözümona ifade edilecek konular değildir. Hem kaynağında halkın bununla ilgili sağlam yapısı, göstergesi ve dışa vuracak manevi sermayesi hem de yetkililerce somut ifade edilebilecek örnekleri vardır.

O zaman millet veya yetkilileri yerine “Türkiye” öznesiyle açıklamak yapmak doğru olacaktır. “Bugün Türk dış politikası içinde bir husus var ki bunun yansıması insanlık teması üzerinedir,” dediğimizde kökeninden ve derinliğinden tutunuz, somut biçimde dışa yansımasına kadar anlatılabilecek belli hususların varlığını bilmiş olmamız gerekir. O halde sadece bir söz olarak insanlığı ifade etmek yeterli değildir, milletçe (elbette siyasi ve bürokratik kapsamdan tarladaki çiftçiye, pazardaki esnafa veya okullardaki öğrencilerimize kadar,) sahiplenerek, böyle olduğunu idrakle hareket etmek gerekmektedir.

En bariz vurgu dünyada insan ayrımı yapılmaması hususudur. Bunu söylemek için önce renk, soy, etnisite, din ve mezhep, zenginlik, yaşam biçimi gibi, birey ve toplumu bir diğerine karşı ötekileştiren hususlardan tamamen sıyrılmış olmak gerekir. Eğer bu bir öğreti ise bunu büyük oranda bilmek ve onaylamak gerekir.

Örneğin Uzak Doğu coğrafyasında Konfüçyüs’un öğretisi bugün geniş bir eksende kabul görür. Çin’de devlet adamları bu öğretiyi sürekli esin kaynağı olarak görür ve işaret eder. Aynı şekilde halk da bunu bilir ve onaylar.

Türkiye için köklü bir düşün derinliği olan milletin harmanlayarak kazandığı bir değer ölçütü anlayış ve öğreti mevcuttur. Bunu dini biçimde açıklayanlar olsa da esasen örneğin Yunus Emre gibi fikir insanları ve ozanlarla da halk kanadında ve bütünüyle kültürde görmek mümkündür.

Keskin hatlarıyla bu özü bulma ve savunma konusunu bile tartışma ve ötekileşme konusu yapmak isteyenlerin ortaya çıkması hiç de boşuna değildir. Toplum zihninin derinlerindeki temel dokuyu bir karşıtlık temasına dönüştürmek olsa olsa başka birilerinin çıkarına olur. Ama nasıl Asya’nın geniş coğrafyalarında “Konfüçyüs veya Buddha,” denince akan sular duruyor, Türkiye’de de “Yesevi, Yunus, Mevlana veya Pir Sultan Abdal,” deyince aynı ruh hali işler olmaktadır. En azında durumu böyle bilelim.

Türkiye sığınmacılar ve mülteciler için dünyada en belirgin insani görev yapan bir ülkedir. Bu konuda tarihe ve dünyaya şamil bir örneklik teşkil eder mahiyettedir. Medeni olduğunu savunan Avrupa ülkeleri bu konuda sınıfta kalmaktadırlar. Daha ne diyelim?

Kızılay’ın insani yardımları gibi örneğin Kızılhaç’ın da yardımları var, başka kuruluşların da. Bu konular “ben, sen, o” diye açıklanacak veya “en hızlı ben yardım götürdüm” denecek konular olmanın ötesinde, bir defa tartışmasız insanlık ödevidir; azı çoğu yoktur. Ama hükümetler tarafından tereddütsüz ve çıkar gözetmeksizin özveride bulunma ölçeği dile getirilen hususlardandır. Bu bakışla milli gelire göre dünyada en fazla yardım yapan bir ülkenin ferdiyiz, bunun anlamını bilmemiz gerekiyor. Zira yardımlar kendimizden, ya vergilerden ya da doğrudan bağışlarımızdan çıkıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sakarya Doğalgaz Sahası ile ilgili müjdeli açıklamasını yaparken, enerjideki kıyasıya tarihsel rekabette, özellikle Batı’nın çifte stardına ve insanlık dışı tavrına dem vurarak, Türkiye’nin insani yaklaşımına vurgu yaptı. Batı’ya şöyle demek istedi: “Siz dünya kaynaklarını bile kullanırken hak ve hukuk dinlemediniz, kaynak ülkeleri sömürdünüz ve onları köle gibi kullandınız, iç işlerine karıştınız… Bütün bunlar insanlık dışı bir dünya algısını ifade etmektedir, bu bizlerin gözünden kaçmadı!”

Bu husus, istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” tanımlaması gibi karşımızda duran bir konu oldu. İstiklal Marşımızda konu şöyle ifade buluyor: “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, ‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Ben diğer pek çok kardeşim gibi birlik ve beraberliği, dış politikadaki milli güç denkleminde sosyal ve toplumsal güç konusunu önemsemekteyim. Yetkililerin dünyaya seslenişlerinde bunu işaret etmelerini takdirle izliyorum. Bizdeki duygusal tarafı bilen rakiplerin (bazen düşmanlarımızın) ise bu özelliğimizi ve potansiyelimizi istismar etmenin peşinde koştuklarını da biliyorum. Bu güçlü yanımız bizim zaafımız olmamalıdır diyorum.

Dış politikadaki bu insanlık perspektifi ile ülkelerin çıkarları vardır noktasındaki açıklamaları Dışişleri çok net açıklasın isterim. Bana göre ülkelerin çıkarları vardır, elbette böyledir. Hak ve hukuk bildikten sonra her şartta insanlık için açık ve somut bir çıkarım yapmak söz konusudur. Hatta bugünkü çağda hem Batı’nın hem de Uzak Doğu’nun (Konfüçyüsçü Çin bile bugün sömürgecilik peşindedir, böyle bilelim,) yeniden inşa ettiği ve belli coğrafyalarda etmek istediği o neokolonyal düzen yaklaşımlarını dışladıktan sonra söylenecek pek başka bir şey kalmıyor. Buna karşılık Türkiye terörle mücadele eder, insanı korur, mazlumun yanındadır, mazlumun hakkını kendi meselesi gibi sahiplenir ve savunur, başkasının topraklarında gözü yoktur, ekonomik sömürgeci olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır, ortaklıktan yanadır… Bunlar açık konular, uygulamaları da belli. Detaylarını Bakanlık açıklayabilir.

Dünya tarihinde zalime karşı mazlumun hakkını koruması gereken bir adalet sistemi maalesef yok. Açıktır, emperyalist ve sömürgeci olan bu ABD kurdu Birleşmiş Milletler’i (BM), tıpkı diğer büyük kurumlar gibi (NATO, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası…). Öncesinde kısa bir dönem (1920-46) Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) vardı. Milletler Cemiyeti bir projeydi, Mandacılık sistemini önermiş Londra finans merkezinin güdümünde İngiltere’nin maşası bir kurum idi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında finans ve politik güç ABD’ye geçti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya çapında kesinkes ABD hegemonyası tescillendi. Bu güçlü yapıyla ABD BM’yi kurdu (1945). Beş daimi üye; ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin daimi üyeler oldu. Bu durum bile mevcut gücü pekiştiren bir durumdu. Bu ülkelerin kökeninde imparatorluk ve sömürgeci gelenekleri var, halen nükleer güçleri var, ekonomik, sosyal, politik, teknolojik, uzay gücü, siber güç ve daha pek çok alanda baskın etkinlikleri var, coğrafi ve nüfus avantajları var.

Mustafa Kemal Atatürk Birinci Dünya Savaşı esnasında cepheden cepheye emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaştı. Çanakkale Destanı yazılırken O hem bu konuları bilerek ön cephelerde önderlik etti. Kurtuluş Savaşı yine emperyalist İngilizler başta olmak üzere Sevr’i imzalayanların ileri sürdüğü Yunanlılar’a karşı verildi. Atatürk sahada bu konuya savaşarak karşılık verdi. Millet inancıyla, ülküsüyle, kanıyla ve bu vatan toprağının hamuruyla yoğruldu. Mehmet Akif bu şartlarda haykırdı, İstiklal Marşımızı. Atatürk’ün ebediyete intikali 1938’lerde Cemiyet-i Akvam vardı, sonrasında ise BM’yi gördük hep. Soğuk Savaş’ta türlü politik girdaplardan geçildi.

Şimdi Türkiye’nin dış politikasında ifade bulan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Dünya beşten büyüktür!” söylemi var. Bu beşlinin dünyada insanlık yararına işler değil, kendi aralarındaki güç mücadelesinde durumu kollamakla ilgili çabaları önceliklendirdikleri açıktır. Ne BM’den bir şey beklenmeli ne de benzerlerinden; ama dünya böyle bir yer!

Örnekler verelim. Türkiye’nin Filistin davasına bakışı nettir. İsrail, İran, BAE, Suudi Arabistan, vs. bölgedeki ülkeler ile politik farklı bakış açıları bellidir. Doğu Akdeniz, Irak, Suriye, Libya sahasındaki faaliyetleri açıklıkla sürdürülmektedir. Bugünlerde Rusya, ABD, Çin, Almanya ve Fransa ile ilişkileri belli bir şekle girmiştir. Başka eklenecek uzak veya yakın çok yer ve özel mesele var. Her birine medeniyet ve insanlık temeli olan bir açıklama eklemek mümkündür.

Her durumda insanlık kendi insanlık tarihinin ikileminde gelişiyor; tıpkı Habil ve Kabil kıssasındaki gibi! Önemli olan medeniyet ve insanlık ise dış politika nasıl realize olacak? İdeallerle olan dış politik söylemin yanı sıra reel durumla ilgili çıkarımların netleştirilmesi söz konusudur. Bununla ilgili oluşan farkın sahiplenilmesi gerekir.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

ÖNCEKİ YAZI

Kaçınılmaz Küreselleşme

DİĞER YAZI

Arabulucu Almanya ve Şımarık Yunanistan

Politika 'ın son yazıları