erep
EREP

EREP

Okuyucu

Avrupa ve Türkiye arasında jeopolitik görüş farkı nasıl açıklanabilir? Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi (AKPM) karar tasarısının oylamasından sonra Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye ilişkileri bir kez daha akamete uğrama seyri gösterdi. Kolaylık sağlayacağı nedenle özellikle jeopolitiği masaya yatırarak irdelemekte yarar olacak. Bu bağlamda Avrupa ve Türkiye arasında kavramsal bir farklılıktan söz edeceğim. Örneklerle bugünün düşünce sistemini de işaret etmiş olacağım. Son bölümde ise yaşanan olayları gözden geçirecek, değerlendirmesini yapacağım.

Jeo-politik, coğrafya ve politika kavramlarının yan yana getirilmesi ile oluşturulmuştur. Buna göre: Coğrafya, özellikle evrensel coğrafya, değişmez gerçeklerle ilgilidir. Politika, özellikle uluslararası politika, insana özgü, bir amaç doğrultusunda düzenlenen yönetme sanatı ve bu yöndeki gerçeklikler bütünüdür. Buna karşın kültürümüz; coğrafyayı daha çok tabiatla bağdaştırmaktadır, politikaya ise siyaset demektedir. Öyle değil böyle dense ne olur ki, diye sorulabilir. Bir hayli fark olur… Çünkü siyasetten kasıt, dünyalık ve ilahi işleri birlikte görmektir. Siyaset, Antik Mısır kökenli olup bir Ortadoğu terimidir, bakmak, yola getirmek anlamına gelir ve aynı kökten gelen seyislik sözcüğünden de bildiğimiz gibi Antik Mısırlılar atlara bakmayı bu sözcükle ifade etmişler, daha sonra devlete ve insanlara (eski dönemlerde köleler çoğunlukta) bakmaya kadar ilerletmişlerdir. Politika ise Antik Yunan kökenli olup içinde ideal, plan-program olan bir faaliyeti ifade etmeye karşılık gelir. Politika, hedefe varmak için çözüm üretecek fikirler ileri sürmek ve bunları kullanmakla ilgilidir. En basit biçimde aralarındaki anlam farkını şöyle ifade edebilirim; siyaset içinde bulunulan duruma, politika ise tasarlanan vizyona göre düzenlenir. Bu kavramsal çatışma bizleri değerlendirme yaparken bir ölçüde kısıtlamaktadır. İletişim sorununun esası büyük ölçüde bu noktadadır.

Bugün Avrupa olarak isimlendirdiğimiz coğrafya aslında nedir? Avrupa, Sami dilindeki “erep” sözcüğünden türetilen ve “batı, güneşin battığı yer” anlamına gelen coğrafyanın adıdır. Batı, Avrupa’daki kavimlerin de kullandığı bir sözcüktür. Kavimlerin “yerleşilecek bir yer aramak” kapsamındaki çabaları, “batıya gidiş” anlamına gelir ve “drang nach westen” ifadesiyle bilinir. Bu “yerleşilecek bir yer” fikri, “Europa” oluşunun temelidir ve dahası da vardır, gemilere binip okyanuslara açılma fikri bundan ileri gelir. Tarihçi Norman’a göre “batıya gidiş” konusundaki antropolojik analizler toplumlar için şu gruplamayla açıklanır: İmparatorluk kentlerinde ve kırsal malikânelerinde yaşayan yerleşik sakinler; toprağı ilkel biçimde ekip biçerek göçebe çiftçilikle geçinen barbar kabileler; gerçek göçebeler; kuzey denizinde göç eden deniz akıncıları.

Türkiye için de Batı fikri sadece Avrupa Birliği’ne girmek veya NATO Paktı’na dahil olmak değildir. Göçebelerin gideceği bir yerdir. Atilla da bu nedenle Avrupa’ya gelmiş, Kanuni de ve çalışmak amacıyla Avrupa kentlerine giden ve üçüncü nesli gördüğümüz yakın dönemin Türkleri de. En belirgin örnek Atatürk’ün Batı fikrini asıl hedef olarak göstermesidir.

Avrupa, bilimde, felsefede ve sanatta belirleyici oldu. Cumhuriyet, demokrasi, ulus, uluslararası sistem, küreselleşme gibi pek çok temel kavramın belirleyicisi oldu. Latin, Katolik, Ortodoks, Protestan, Lutheryan, Zwinglian, Kalvinist oldu. Zaman içinde Evanjelistler, Babtistler, Anabaptistler, Adventistler, Kuveykırlar, Anglikanlar, Presbiteryanlar, Metodistler, Pentekostalistler ortaya çıktı. Yunan, İskender, Roma, Kutsal Roma-Germen, Napolyon oldu. WASP, yani Beyaz Anglo-Sakson Protestanlık meydana geldi. Amerika’yı kuran oldu. Hepsinin üzerine modernizm oturdu. Sonra post-modernist oldu. Sanayici, ekonomist, bankacı, finansçı, sömürgeci, emperyalist, Dünya Savaşları’nın sebebi ve belirleyicisi oldu. Sosyalist, komünist, faşist, emperyalist, kapitalist, globalist oldu. Kendi kıtasında Avrupa Birliği oldu…

Batı kültürü insanı “rasyonalite ile özgürleştirilecek bir varlık” olarak tanımlar. Aklını doğaya üstün kılarak kendine engel olan her şeyden öte gidebilecek imkânları ele geçirmek ve güçlenmekle ilgilenir. Buna psikanalizde Freud, materyalizmde Marks, doğa bilimlerinde Darwin gibi destek veren isimleri arkasına alarak cesaretlenmiştir. Batı Uygarlığının Şikago Kanunu Büyük Kitaplar Listesi[1] bu kültürü yaratanları takdim etmektedir. İçinde bugüne damgasını vuran yüzlerce isim vardır ve beğenin beğenmeyin, bizler bugün onları temellerini attığı esaslar üzerine günlük hayatımızı sürdürmekteyiz.

Tarihte bir dönem vardır ki bu özümsenmeden daha yakın zamana gelinirse ne Avrupa ne de Avrupalı anlaşılabilir. Kısaca değinelim. Şarlman dönemindeki kargaşa Avrupa’da feodal rejimi doğurdu. O dönemde zırhlı ve atlı şövalyeler feodallerin işini yapmaktaydı. Şövalyelik, Hıristiyanlıkla birlikte Orta Çağ anlayışının dayanaklarından biridir. Hür insanlar lordlar, diğer insanlar ise vassiler idi. Lordlar, vassileri hizmetleri karşılığı korumaları altına aldılar ve bunun için de şövalyeleri kullandılar. Bazı Avrupalılar şövalyelik kurumuna “militarist kast sistemi” yakıştırması yapmaktadır. Avrupa’da özel mülk olarak kalelerin ve şatoların inşa edilmesi bu döneme rastlar. Şato da ne demeyin, büyük aileler, evlilikler, yerel yönetimler derken bu yapı sonradan bugünkü Avrupa demokrasilerindeki dengeleri meydana getirdi. Avrupa’nın “karanlık” döneminin siyasi sistemi feodalizm üzerine inşa edilmiştir. Bunu terk ettiğinde ise “Aydınlanma” dönemine geçilmiştir. Rönesans döneminde Machiavelli politika ve ekonominin çok önemli bir ahlaki kuralını ortaya atmıştı. Machiavelli, “Devlet gücünü dinden değil ulustan, törebilimden değil pratikten almalıdır,” der. Makyavel görüşe göre, “Amaca ulaşmak için her şey mubahtır!” herkesçe bilinir. Medici ailesini ve Papalığın o aralarındaki anlaşmaları bilmeden bugünkü ticaret ev bankacılık sistemini anlamak zor olur. Yeni sistem, malum olduğu üzere cumhuriyettir. Din esaslı ve baskıcı düzeni tarif eden “karanlık” imparatorluklar feodaliteden beslenmiştir. Cumhuriyetler ise ulus devletleri yaratmıştır.

Süreçleri doğru okumak gerekir. Eğer Avrupa kendi tarihine bakarak Türkiye’yi “dinin karanlığındaki bir ülke” biçiminde görüyorsa yaşadığı deneyime göre bir sonuç çıkarır; kendiyle çeliştiğini kabul etmiş olur. İçlerindeki muhafazakarların kendi kendilerine asıl sordukları soru bununla ilgilidir.

Coğrafya deyince konuyu petrolle, gazla veya altınla, gümüşle ilgili görenler de olmuş olabilir. Ama aslında bunların belirleyicisi ve kıymet biçeni, standartlarını koyanı kendileridir. Bu nokta çok önemlidir.

Yine de fiziki coğrafya konusunu açalım, Avrupa demek; Kuzey Denizi, Atlantik Okyanusu, Golfstrim, Akdeniz, bereketli ve zengin topraklar ve denizler demektir. Bizim “siyasi coğrafya” dediğimiz haritaları çizenler de kendileridir. Örneğin Birinci Dünya Savaşı ile çizili Ortadoğu siyasi haritası bugünkü çatışmaların da sebebidir. Savaşlar yeni politik düzenlerin kurulmasının sebepleridir. İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, sonrası hep kendi siyasi coğrafyalarını çizmiştir. Her ne kadar Amerika ile ilgili görülse de neticede Batıya ait bir savaş ortamıdır, 11 Eylül’den sonraki Radikal Terör ile sürdürülen Uzun Savaş mevzuu bellidir. Siber Savaşın bile bir coğrafi açıklaması vardır. Bugün globalistler ile enter-nasyonalistler bizim ancak kenarında olabileceğimiz büyük bir savaş yaparlar ve kendi coğrafyalarını biçimlendirirler.

Mesele nedir? Hâkim ve güncel kültür, toprak, nüfus, zenginlikler, güçlü askeri yapı, güçlü devlet yapısı, nükleer kabiliyet, uzayda bulunabilmek, bilim ve teknolojide söz sahibi olmak, kavramlarda ve standartlarda belirleyici olmak, meşru anlamda dünyaya yayılmış olmak, yönetmek üzerine tecrübe sahibi olmak… Bugün bu gibi unsurların çoğunu bir araya getiren ülkeler başat olmaktadırlar. Avrupa’dan Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler başat güçtür ama Türkiye bu yönde eksiklerini gidermesi gereken bir ülke konumundadır. Türkiye bu noktaya nereden geldi? Unutmayalım, Sevr ile işgal görmüştü, çok çalıştı ve sanayi toplumu oldu, bugün doğal kaynakları olmadığı halde G20 ülkeleri düzeyine ulaştı. Eleştiri ne? Ben sıralamayayım!..

Şunu iddia etmek mümkündür: Avrupa demek zaman ve mekânın sıkıştırılmasıdır. Ön plana çıkmasa da insanlar arasında belli sınıf farkları vardır. Aileden gelen bazı statü farkları vardır ama daha aşağılara inildiğinde en azından bilgili ve görgülü olana saygı duyulur ve itibar edilir. Avrupa savaş, gözyaşı ve tam tersine, barış ve diplomasinin de türetildiği bir coğrafyadır. Şimdi bu ve benzeri bütün gerçekleri coğrafya gerçeği olarak görmeyeceğiz, öyle mi? Modern stratejinin yaratıcıları nereden çıktı? Avrupa’dan. Karalara, denizlere, uzaya hükmetmek için kuralları kim belirledi?

Başta da ifade edildiği gibi Türkiye’de jeopolitik kavramının soyutlamasını düşünerek hareket ediliyor. Temelde bir sorun var. Avrupa gerçeği barışın ve medeniyetin tek adresi değildir. Ama kendilerine ders verilecek bir kültür de değildir. Olsa olsa karşılıklı oturulup konuşulur ve belli konular üzerine anlaşma sağlanabilir. Amaç bu sürekli dönen dünyada sağlam bir yapıyla istikrarlı gelişmeyi sağlamak olmalıdır. Çünkü bizler kendilerine yaklaşırken kendi değerlerimizle gidiyoruz ya, aslında onlar aradaki farkları gayet iyi biliyorlar. Hatta kendi aralarındaki farkları da çok iyi biliyorlar. Bugün Brexit somut bir gösterge olmuştur.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti yönünü Batı’ya çevirdi ise önce onların rasyonalist, realist, pozitivist ve modernist yaklaşımlarını tereddütsüz kabul etmesi gerekir. Öyle düşünüp böyle yaşamak bir çelişki değil midir? Asıl kararı Türkiye, hatta içindeki belli kesimler vermelidir. “Bizi olduğumuz gibi kabul et, biz size barışın sigortası olacağız, köprü olacağız, siz yaşlanıyorsunuz, biz size dinamizm getireceğiz…” türünden yaklaşımlarla kapılarını çaldıkça Avrupalılar bundan rahatsız olurlar ve Türkiye bunu görmezden gelirse sonuç alamaz. Demek ki biz coğrafyaya görmek istediğimiz gibi bakıyoruz, Batı gibi değil.

Örneğin Osmanlı coğrafyaya bilim ve teknolojiyle, jeolojik detayla bakabilseydi bugün birtakım zenginlikleri yönetmenin tecrübesiyle hareket ederdi. Unutmayalım ki İngilizler, İtalyanlar, Almanlar, Fransızlar Osmanlı’nın çölüne, altında ne olduğunu tahmin ederek gelmişlerdi, değilse de araştıracak düzenekleri beraberlerinde getirmişlerdi, bütün dünyada keşif yapmayı gayet iyi bilmekteydiler, Müslüman oldukları halde üstündeki insanları birbirlerine düşman edebilmişlerdi.

“Biz Müslümanız, siz başka… Ne fark eder? Bu kültürel farktır. Gelin sizle iş yapalım, kaynaşalım…” dedik. Bunu bir Japon söylese anlaşma sağlayabilirler veya çıkarları net olduğundan kavga da edebilirler; önemli işler anlaşılmadan sürüp gitmez! Gariptir daha ziyade İbn-i Haldun ile tezekkür eden ve son Osmanlı padişahlarından bugüne taşınan “devlet ve siyaset” algısı ile hareket ettiğimizi de Avrupa biliyor olmalı. Bunca teoriyi üreten ve fiilen dünyaya türlü taklalar attıran Avrupa entelektüeli ve politikacıları, bizim siyaset sözcüğüyle neyi kastettiğimizi bilmiyorlar mı? Özeleştiri yapmakta yarar var, biz kendi kendimize siyaset ile politika kavramlarına “aynı şeyler” desek de onların nezdinde bu açıklayıcı olmuyor. Hatta gecen gün AKPM kararı üzerine ne dendi? “Bu siyasi bir karardır… Bu siyasi operasyondur…” Eğer tam tersi olsaydı Avrupalı ne derdi? Örneğin “bu bir politik operasyon” demezdi; “bizim kurumlarımız ve kurallarımız var, onların işleyişi içinde bir takım anlayış farkları olabilir, şimdi duruma daha yakından bakacağız…” kabilinden açıklamalar yaparlardı. Bu davranışsal ayrım hemen her alanda ve süreçte aynıdır!

Devletlerin çıkarları vardır. Bunu bilmeyen yoktur. Politika, ilerlemek ve kazanmak için sanatsal biçimde tasarlanan hareket tarzlarıyla ilgilidir. Buna “siyasi oyun” gözüyle bakarsanız bu işi basite indirgemiş olursunuz. Hatta sizin de karşı tarafa yansıttığınız yaklaşımı yeterince tasarlayamadığınız ve donatamadığınız anlaşılmış olur. Aynı dilden konuşamamış olursunuz. Bu da değil evlenmek, flört etmek için bile şartların elverişli olmadığının başka bir kanıtı olur. Elbette milli çıkarlarımız esastır. Önemli olan bunları elde edebilecek yöntemi her şartta temin edebilmektir. Avrupa terörü de kullanır, teröristi de besler, bunu bilmiyor muyduk? Öyleyse bunu bilen olarak ne yapılması gerektiğini düşünmek ve buna göre politika yürütmek beklenir. Başta ifade edildiği gibi globalistler ile enternasyonalistlerin çıkar çatışmasının giderek alevlendiği bir zaman diliminde, Türkiye, kendini kenarda duran ve aralarda kullanılan değil, güven veren ve alan olmak durumundadır.

Unutmayalım, Padişah Abdülhamid zamanında Almanya ile sıkı bir yakınlaşma sağlanmış idi. Bismarc gibi yayılmacı politikalar güden II. Wilhelm 1898 tarihinde İstanbul’a ve Kudüs’e tarihi ziyarette bulunmuştu. O dönemde ve sonrasında yapılan anlaşmalar gereği ülkede birçok imar, güvenlik ve kültür projesi başlatıldı. İngilizlere verilen Süveyş Kanalı projesine karşılık Almanlara verilen Demiryolu projesi en bilinenidir. Başka inşa edilen bugün bile yaşayan çok fabrika, liman, tesis vardır. Ordumuzun içine sadece silahlar değil, beraberinde Alman generaller de girmiştir. 1913 yılından sonra da sık gördüğümüz komutanların bazılarını hatırlayalım: Birinci Ordu Komutanı (Boğazları Savunan ve Çanakkale Savaşı’nda komutan olan, eğer Atatürk onun dediğini yapsaydı bizler bugün Çanakkale Zaferini kutlayamayacaktık!) Otto Liman von Sanders, Genelkurmay Birinci Başkanları Fritz Bronsart von Schellendorf ve Hans von Seeckt, Donanma Komutanı Wilhelm Souchon… İşgal edilmediğimiz halde ordumuzun Almanlar tarafından yönetilmesi garip değil midir? Düşünsenize bir İmparatorluğun Genelkurmay Başkanı yabancı biri olursa bu nasıl açıklanabilir ki?

Unutmayalım, niyetler iyiydi belki ama sonuçta 1898’den 1919 Versay Antlaşması’na kadarki zamanda durum malumdur. Burada söylenmek istenen, dünyanın kızıştığı, ateşle oynamaya başlandığı ve felsefi yaklaşımla ifade edecek olursak, zaman ve mekânın sıkıştığı bir noktada, beslenen niyetlerden yola çıkarak acımasız gerçeklere kadar uzanmak mümkündür. Almanya tarafından bir oldubittiyle sokulduğumuz bir büyük savaşın galibi olan İngiltere İşgal Kuvvetleri Komutanlığı hüviyetiyle savaşın mağlubunun başkenti İstanbul’a gelip karargahını kurduğunda ve Sevr dayatıldığında sanırım gerçekle yüzleşme imkânı bulunmuştur. Peki, Osmanlı savaşa nasıl girdi? Almanlar ile İttihatçılar birlikte hareket ettiler, Goben ve Breslav zırhlılarındaki Alman askerleri şapka çıkarıp fes giydiler ve Rus kenti Odesa’yı bombaladılar. Evet, İttihatçıların İmparatorluğa faturası ağırdır. Bu suretle Almanlar fiilen Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na soktu. Bugün durum aynı değildir, ama bilmemiz gerekiyor, politika hep vardı ve olacak da; her ne kadar dışarıda fırsatçı politikacılar olacaksa, içeride de işbirlikçisi ve kullandığı birileri olacaktır… Nitekim FETÖ veya PKK gibi konular bunlarla ilgilidir.

Avrupa’da devletleri bürokratlar ve liderler yönete dursun, liberaller, muhafazakârlar ve diğer çevreler bazı kararların çıkmasına sebep olabildikleri gibi, gizliden gizliye de bazı faaliyetleri etkiliyor olabilirler. Bunlar hep olmadı mı? Bizim siyaset dediğimiz kavram içinde din üzerine dünyada bir savaş olduğu (Dar-ül Harp bahsi, böyle düşünen kesimler azımsanmayacak sayıda halen var,) aşikâr ise onlar açısından da durumu görmezden gelemeyiz, değil mi? Bu konuda da kendimize bazı sorular sormak durumundayız herhalde… “Müslümanlık iyidir, Haçlı zihniyeti kötüdür,” dendiği noktada Avrupa muhafazakarlarının tepki göstermesine bir siyasi oyun gözüyle bakmamak gerekmektedir. Eğer ortada örtülü bir savaş zihniyeti olursa, buradan çok alanlı bir birlik aklı nasıl çıkar? Bizdeki liderler aldıkları öğreti ile belli bir fikri temsil etmekteler ve buna siyaset demekteler. Bizim öğretimize göre; emperyalizme karşı dayanışma içinde olan bir kesim kahraman vardır, belli bir siyaset izlemek durumundayızdır ve bir de buna komuta eden önderimiz vardır; böyle düşünürüz… Batı ise zaten emperyalisttir, planladığı zamanı bir asra kadar çıkarmıştır, kavramları, kuralları ve standartları koyar, kitaplarını yazar, dünya bunları bilir ve ezberler, kurumları ve sistemleri ön plana çıkartır, politikasında belli sayıda argüman vardır…

Politika belli ölçüde siyasi yaklaşımı da içerir ama resmî kurumların muhatap olduğu noktada diplomatik bir çerçeveye oturur. Bizdeki fikre göre siyasetçinin niyetinde, tıpkı vaktiyle Romalıların da söylediği gibi, “dünyaya adaleti biz getireceğiz,” türünden bir görev bilinci vardır. Sanılmasın ki bu söz Müslümanlara aittir, Milattan Öncesinde de vardı. Görüldü ki, bu bilinçle hareket edildiğinde diplomaside diğerlerinden farklı bir işleyiş ortaya çıkmaktadır. Adalet farklı alanlarda kullanılacak bir terim değildir.

Kısaca jeopolitik tanımdan yola çıkarak şunu söylemek mümkündür; Avrupa kültürü ile kendi kültürümüz arasında samimi bir anlaşma zemini yaratılamamıştır ve taraflar bilinç düzleminde yeterince birbirlerini ikna edememişlerdir.

Avrupa II. Dünya Savaşı’ndan çıkmıştı. Nasıl Amerika örneğin Marshall yardımı ile kendine yayılacağı bir dünya yaratıyorsa, eski sömürgeci ülkeler de benzer biçimde politikalar ürettiler.  Bu süreçte topraklarında Amerika’nın askerlerinin konuşlu olduğu Almanya da Kömür Birliği projesini önemsemekteydi. Avrupa Topluluğu gibi bir dayanışma örgütü olduktan sonra zenginleyen ve yaralarını saran Avrupa, özellikle Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra “birlik” idealine iyiden iyiye inandı. Bu aynı zamanda dünya açısından da bir deneyim mahiyetindeydi. En sonunda Euro Zone ile tek para birimi uygulamasına geçildi. Başat ülkelerden İngiltere bu para birliğine dahil olmadı. Çıkarlarla, beklentilerle ve ideallerle dolu süreçte her ne kadar birliğe dahil olan ülkeler için eşitlik yaklaşıyorsa da aslında ana motor ve söz sahibi ülke hep Almanya idi.

Eğer Türkiye dersine iyi çalışıp daha önceden birliğe üye olabilse idi bugün bu krizleri yaşamayacaktı. Ama tarih keşke sözcüğünü sevmez. Almanya özellikle Büyük Savaş’tan sonra kendine güçlü müttefikler aramaktaydı. Türkiye bu alanda bir partner olabilirdi. Zamanla hem Türkiye’ye ihtiyaç azaldı hem de Amerika’nın çekim gücü doğal olarak Türkiye’deki politikacıları kendine çekti. Vaktiyle Almanya, İngiltere ile Ortadoğu’daki zenginlikler üzerinde savaş yapan ülkeler konumundaydı. Daha sonra bölgedeki çıkar savaşında başat güç Amerika oldu. Sadece bölgede de değil, Amerika tüm dünyada her şeyin belirleyicisi konumuna geldi. Özellikle Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra bölgede çıkarları için Almanya her türlü yolu denemeye başladı. Örneğin Çin ve İran ile ortak projeleri yürüttü. Avrupa Birliği konusu her neyse de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’na sebep olan Almanya’yı ne Amerika ne de İngiltere sever.

İşte bu noktada görüyoruz ki Almanya jeopolitik amaçlar için bölgemizde birtakım faaliyetleri üstlendi. Alenen yaptıkları da vardı, gizli servisler ve STK’lar ile yürüttükleri de. Ama benzer işleri Amerika, İngiltere, İsrail, Rusya ve Çin gibi bugünün başat güçlerinin hepsi yapmaktaydı. Kendi aralarındaki jeopolitik çatışmada Türkiye, “Bu coğrafya bize Osmanlı’dan miras” ve “Ben siyaseti Müslümanlığı biryana bırakmadan yaparım,” demeye başladı. Hatta Mısır ve İran gibi diğer güçlü Müslüman ülkelerle çatışır oldu.

Türkiye kırk yıldır PKK ile uğraşıyor, FETÖ gibi bir sorunla yüzleşti ve IŞİD vasıtasıyla küresel radikal terör konusundan bir hayli etkilemekte. Şimdi sınırları içinde ve hemen yakınında bu terör konularıyla meşguliyeti hat safhadayken, bir de bizim “siyasi harita” dediğimiz konuda başat güçlerin aralarında sürdürdüğü değişiklik pazarlıkların baskısı altında kaldı. En son raddede, bütünüyle sorunların muhatabı, aslında Mısırlı Sayyid Kutup’tan öğrendiğimiz ama sonra Batı dünyasınca çok sevilen ve kullanılan, “ılımlı İslam” görüşüyle siyaset yapan AK Parti oldu. Dolayısıyla AK Parti’yi eleştiren kesimler için bu ılımlı olma konusu kolay konu edilebilecektir. AK Parti iktidarının son üçte birlik diliminde yaşanan gelişmeler gereği politik eğilim de Türk-İslam sentezli milliyetçi-muhafazakâr eksenin tam da merkezine oturdu. AK Parti ve MHP’nin yakınlaşması boşa değildir. Zaten Batı’da radikalleşme tırmanıyor, Trump nasyonalist politikaları öne çıkarıp Meksika’ya duvar örüyor, “Amerikan malı al, Amerikalı çalıştır,” diyor, güvenlikle ilgili önemli sorunların olduğu bir ortamda ve bu genel durumun ışığında Türkiye’de politik yelpazenin milliyetçi alanda yer tutması çok doğaldır. İş bu hale gelince tabii ki Avrupalı muhafazakârlarla Türk muhafazakârlar gerginleşeceklerdir. Üstelik globalistlerle enternasyonalistlerin üst perdeden sürdürdükleri çatışmada Türkiye globalistlerin (küreselcilerin) hedefi olacaktır, bu normaldir. “Türkiye dağılsın, bana ne,” diyen küreselci kesimlerin ülke içindeki uzantılarının faaliyetleri doğru okunması gereken başka bir konudur.

Ortadoğu bölgesi, ılımlı Müslümanlar ile radikal teröristlerin bir mücadele alanı haline dönüştürüldü. Amerika’nın Irak’a müdahalelerinden sonra ortaya çıkan Kürt, Sünni ve Şii eksenli bölünme, daha sonra Arap Baharı ismiyle anılan değişimler oldu. En sonunda sıra, içinde Rus askerinin de konuşlu olduğu Suriye’ye geldi. Burada bir tek Almanya tecrübesiz ülke konumundaydı. Diğer başat güçlerin her biri bir biçimde burunlarını buraya sokabilmekteydiler ve tecrübeliydiler. Almanya Kürtler ve kısmen de diğer ılımlı Müslüman grupları (FETÖ bunlardan biridir) kullanarak bölgede söz sahibi olma girişiminde bulundu. Almanya bu bağlamda Türk tarafından yeterli destek göremediği gibi beslediği gruplar Türkiye’nin aleyhine bir sorun olarak büyüdü. Suriyeli mültecilerle iki ülke arasındaki sorun daha çok gün yüzüne çıktı. Bir de Doğu Akdeniz’deki gaz ve stratejik güvenlik konusunu hatırlatmakta yarar olacak. Suriye başlı başına bir mesele değildir, Doğu Akdeniz ile birlikte düşünülür ise diğer başat güçlerin olduğu gibi, bu bölge Almanya’nın da iştahını kabartan bir coğrafya olma niteliğindedir.

Almanya küreselciler ve Çin ile Amerika’ya karşı birtakım ticari faaliyetler yürütünce geçtiğimiz yıl özellikle otomotiv sektöründe çıkan çatlak dolayısıyla iki ülke arasında gerginlik yaşamıştı. Bu gibi sinyalleri unutmamak gerekir.

Türkiye ne yaptı ne yapamadı? Uzun uzadıya listelemeyelim. İç sorunları büyürken bunlara karşı önlemlerini alamadı. Dış partnerler ile “siz bana muhtaçsınız” tavrıyla konuşma yaptı. Dolayısıyla bugün bölgedeki çok ülke ile sorunlu oldu. Şimdi diyoruz ki Almanya FETÖ ve PKK konusunda yanlı tavır sergiliyor ve bize oyun yapıyor. Peki, böyle bakılırsa Türkiye’ye kim oyun yapmıyor ki? Örneğin İsrail, Rusya, Amerika mı yapmıyor?

Bu jeopolitik yaklaşımla şimdi AKPM karar alıyor. İş gerçekten uzun soluklu, köklü ve karmaşık. Çok hassas biçimde örülmüş bir dizi politik çaba ile konular bugünlere getirilebilseydi, hatta belli kavramlar doğru yerlere konabilseydi, Türkiye şimdi başka yerlerde olurdu ve biz de bu meseleleri tartışmazdık.

Sonuç: Düşünceme göre bu yazı Almanya ile birliği konuşurken ne gibi noktalardan hareket etmek gerekeceği hususunda değişik bir bakış açısı sunmaktadır. Hatta Amerika ile de konuşurken çerçeve benzerdir. Ayrıca yazıda belli konularda özeleştiri yapılmıştır. Ülkesini seven herkes gibi ben de zamanın ve mekânın sıkışmaya başladığı bu konjonktürde çok aceleci olmadan, sükûnetle hareket etmek gerektiğini savunuyorum. Yönümüz Batı’dır, Erep’tir! Hatta Çin ve Rusya’nın yaptığı kurnazlıklarla başka biçimde bir yola gidilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Henüz bu fikrim değişmedi. Bir söz vardır: Bu evrende eğer bir sorun gerçekleştiyse öngörülemediğinden ve önlem alınamadığındandır.

[1] Bkz: Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çeviri Editörü Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2006, Ankara, s. 1290.

[2] Harita: http://www.businessinsider.com/maps-show-understanding-world-changed-2016-10/#ptolemys-geographia-was-one-of-the-first-treatises-on-geography-in-the-western-world-1

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Türkiye’ye Siyasi Denetim

DİĞER YAZI

Ağır Silah Meselesi ve Türk-ABD İlişkileri

Politika 'ın son yazıları

Şam Sevicilik

Son günlerde Suriye ve Esad ile ilişkiler konusu gündemde yer alınca bu konuda yanlış anlaşılmaların olduğu

Beka

Beka gibi çok ciddi bir kavramı öyle çok basit görmeyelim! Hatta işi politika olanların bu gibi