Filistin-İsrail İçin Tarafların Durumu

19 Aralık 2023
Okuyucu

Kadim akıldan günümüzün fiili şartlarına doğru yaklaşarak, gerçekçi bir Filistin-İsrail analizi yapalım istiyorum. Sert ve yumuşak güç kullanılması, stratejiler, politikalar, kazananlar ve kaybedenler, ama en belirgin sonuç, belirsizlik! O halde en başta ifade edeyim, henüz bir şey söylemek için oldukça erken.

BİRAZ DERS VERMEK GİBİ OLACAK AMA…

Filistin’in, Kudüs’ün ve Gazze’nin, mevcut Filistin liderlerine, Arap dünyasına, İsrail’in ve Amerika’nın insafına bırakılmayacak kadar önemli olduğu gerçeğine geldik çattık! Bu gerçeği gördük ama diğer bir gerçek de süreçte, en azında kısa ve orta vadede belirleyici olmak bakımından Türkiye’nin hukuki konumu uygun değil. Ne yapabilir? Uzun vadeye yayılan girişimler söz konusu olabilir mi? Zamanla da olsa Filistin Ulusal Yönetimi üzerinde etkili ve iki devletli çözüme ulaşılabilmesi amacıyla bir konum elde etmek mümkün mü? 

Yahudilerin durumunu antik dönemden bu yana tarihi açılardan gözden geçirin ve bir tanım yapın, ne dersiniz? Ben şöyle derim: Tarihte, değişik coğrafyalarda, hep başka güçlerin gücünü kullanarak yaşama ve gelişme yolunu seçtiler, “derz” dediğimiz ara yerlerde yaşadılar, başka bir yere sürüldüklerinde aynı yöntemi uyguladılar, işte tümüyle bunu yaptılar. Yine tarihi açıdan, bu sıraladıklarımızdan dolayı, Yahudiler güven vaat etmezler, asli ve asil değillerdir. Çok gezdiklerinden, çok sürüldüklerinden, çok kültürle içli dışlı olduklarından, çok fazla esnek politika uyguladıklarından bazı özellikleri gelişmiştir. Ama en fazla geliştirdikleri, dinlerini bile sermaye olarak kullanabilmeleri, Hıristiyanların dinen yasak olduğu nedenle yapamadıklarını, derzlerin ve esnekliğin getirdiği imkânı istismar ederek kullanan, kazanan, kazandıran, böyle olduklarından çıkarcılar tarafından sürekli aranan, istenmese de “yanı başımda bulunabilir” diye kabul edilen, bu özelliklerin sahibi bir toplum olmuşlardır. Ne yapacaksınız? Böyleler. Onlar kendi içlerinde bile tartışmalılar. Ama birbirlerine bağlılar. Kutsallaştırdıkları idealleri ve kuralları uğruna kendinden olanlara tahammül edebilmeyi becerebiliyorlar. 

Sanırım Türkiye’de Yahudileri henüz anlamamış kimseler var. Söylenenlerin etrafında dönüp duruyorlar. Provokatif konuşuyorlar. Bu dünyada yaşıyoruz, böyle olur mu? Hatta Yahudiler MÖ 1.500’de de böylelerdi, tam Milatta da, MS 700’de de. Ancak bu tür kadim düşüncelere sahip olanlar Yahudileri bilirler. Onlarla birlikteyken veya onlara karşıyken ne yapılmasını bilirler. Burası önemlidir; bunu bilmeyenler onların bir şekilde kullandıklarıdır. Nasıl mı? Yahudiler severek de kullanırlar, düşman ederek de.

Provokatif ve cahilce yaklaşımlar tam da Yahudilerin beklediğidir. Kadim konuları tartmış kimselerin yaklaşımına göre, bu tür yüksek tondan konuşmalara “cahillik” diyorum. Cahiller alkış toplarken İsrail kendine daha fazla güçlü toplar. Cahiller saldırırken İsrail kendine yeni hukuk inşa eder…

NEDEN VE NASIL SORUSU ÜZERİNE

Filistin ülkesi zaten varmış, 1948’de İsrail devleti kurulmuş, kurulurken ve sonrasında Araplarla sürekli savaşlar yaşanmış, iki kutuplu dünya varmış, sonra tek kutuplu dünya olmuş… Böyle çok nokta var, aşağıda özetle tekrar değineceğim. Bütün bunlar için, neden, nasıl diye sorular sorulabilir, derslerde öğrencilerle tartışmalar da yapılabilir. Kabul ettikleriniz ve etmedikleriniz, sindirdikleriniz ve sindiremedikleriniz, olabilir.

Ama gelelim bugüne, neticede 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırıcı gerçekleşmiş, Amerika donanmasını bölgeye intikal ettirmiş, İsrail devleti acımasızca ser gücünü kullanmaya başlamış, Rusya ve Çin susmuş… İşte neden sorusu! Cahiller tarafından neden sonuç alınamayacak konularla ilgileniliyor?

Örnek olsun, bakalım İran’a. Saddam’dan sonra, ki Amerika’nın eliyle ortadan kaldırılan bir Saddam’dan ve bölgedeki güç dengesi değişiminden bahsetmekteyiz, İran bölgede birçok grubu yapılandırmış, kullanıyor, politikasını buna odaklamış. Bunu inanarak ve kurnazca yapıyorlar. Örneğin: Bugün Lübnanlı, İranlı veya Iraklı bir Şii’ye gidin sorun, “size neden terörist diyorlar” diye. Cevap? “Asıl terörist Amerika ve İsrail, onların söylediğine bakıp geri adım atmayacağız…” “İyi de Hamas ve Gazze çok zor durumda,” şeklinde ekleyin. Alabileceğiniz cevap? “Şimdi sürece dahil olursak savaş büyür, biz bunu yapmak istemiyoruz, yöntemimiz bu değil.” 

Peki bu asırda böyle bir politikayla nasıl yaşarsınız? ABD, İsrail, Rusya, Çin, Avrupa bu oluşan fiili şartlardan yararlanmıyor mu? 

YAKIN DÖNEMİN REEL TABLOSUNU ÇİZELİM

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup oldu. Bu savaşa Türkiye, ana aktör Almanlarla birlikte girdi ve birçok cephede savaş verdi. Savaşılan cephelerden birkaçında, Suriye-Filistin (Suriye, Filistin, Sina-Filistin) Cephesi ve Hicaz-Yemen Cephesi vardı. Osmanlı topraklarının güney bölümünde İngilizler ve Fransızlar kendi yönetimlerini kurdular. İngilizler bir lejyon gönderdiler ve İngiliz Balfour Deklarasyonu (1917) ile de durumu noktalayıp Türkleri Gazze’den çıkarıldılar. Dünya Savaşı sonrasında galip olanlar mağlup olanlarla ayrı ayrı anlaşmalar imzaladılar. Galipler, Osmanlı Devleti ile 1920’de Sevr Anlaşması’nı imzaladı ki; bu Osmanlı’nın sonuydu, süreç Anadolu’nun paylaşılmasına kadar geldi. 

Filistin’de Türklerin olmadığı şartlara bakalım. 1917-1948 arasında bölgede İngilizlerin Filistin Manda Yönetimi vardı. 1939-1945 yıllarında İkinci Dünya Savaşı yapıldı ve İngilizler, Fransızlar, hatta Amerika Birleşik Devletleri galip devletlerdi. Savaşta Almanların Yahudilere yaptıkları zulmün (Holokost) etkisiyle Avrupalı Yahudilerden bir kısmı Orta Doğu’ya yerleşmek istedi. Baron Rothschild, Theodor Herzl, Siyonizm o dönemde çokça konuşulur oldu, etkili de oldu. BM Paylaşım Planı ile 1947’de Filistin paylaşıldı ve Yahudilere belli yerler verildi. İngilizler bölgeyi terk etti, bu kez Araplarla Yahudiler 1948’de kendi aralarında savaş yaptılar. Ben-Gurion, BM planına uygun şekilde 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti. Amerika (Truman) ve Sovyetler Birliği (Stalin) hemen bu ülkeyi tanıdı. Kurulan İsrail devletinden nüfus oluşturmak amacıyla birçok Türkiye Yahudi’si İsrail’e göç etti. (Aslında onlar Türkiye’den hiç kopmadılar.) 

Oslo I (1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü, FKÖ Başkanı Yaser Arafat, İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından) ve Oslo II’de (1995’te Filistin Devleti ve İsrail Devleti tarafından) Amerika Birleşik Devletleri gözetiminde İsrail ve Filistin tarafları anlaşmalar imzaladılar ve bunlar halen geçerlidir. Şam Üniversitesi mezunu, Moskova’da hukuk eğitimi alan, doktora tezi “Siyonizm” ve FKÖ kurucularından biri olan Mahmud Abbas, Oslo süreçlerinde yer aldı. Oslo I’de Filistin geçici özyönetimi olan Filistin Ulusal Yönetimi’nin (Filistin Otoritesi’nin) kurulması sağlandı. Oslo II’de Filistin devletinin toprakları belirlendi. Mahmud Abbas 1996’da FKÖ Genel Sekreteri ve Arafat’ın (resmi olmayan) sözcüsüydü. Abbas, Arafat’ın Oslo’daki tutumunu eleştiren isim ve Arafat’ın rakibi oldu. Abbas, 2003’te Filistin Devleti’nin Başbakanıydı ve üç aşamalı Bağımsız Filistin Devleti’ni öngören Yeni Yol Haritası’nı kabul eden isimdi. Abbas’ın aynı dönemlerde, Filistinli grupların şiddet eylemlerine son vermeleri çağrısı başlarda karşılık bulmadıysa da sonunda El Fetih, Hamas ve İslami Cihad tarafından kabul edildi, ateşkes ilan edildi ve Abbas’ın Yol Haritası için görüş birliğine varıldı. Daha sonra Abbas’ın yolları El Fetih ile yeniden ayrıldı. Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi, El Fetih, Yaser Arafat’ın önderliğinde 1959’da kurulan Filistin kökenli direniş örgütü ve Filistin Ulusal Yönetimi’ndeki (Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni yöneten bir idari örgüt ve devlet yapılanmasıdır,) iktidar partisidir.

Netanyahu bugüne kadar “böl ve yönet” stratejisini izledi. Filistin ile Hamas’ın arasını açmayı bildi. Bugün, “benim politikam bu,” diyor ve Gazze’de Hamas’ı bitireceğini iddia ediyor. Netanyahu, “iki devletli” çözümün olmayacağını söylüyor. Bugüne kadar uyguladığı politika da böyle bir sonucun ortaya çıkmasına zemin hazırlar mahiyetteydi. İki devletli şözümü destekleyen bazı İsrailli siyasetçiler bugünkü bu tabloya bakarak, onlar da Netanyahu gibi düşünmeye başladılar.

Bunları neden hatırlattım? Bugün bir masa kurulsa, o masada kimler olabilir, kimler olmaz diye. Bugün Amerika Birleşik Devletleri (Biden yönetimi) Oslo Anlaşması kararları “geçerlidir” diyor. Demek zorunda, anlaşmayı Amerika imzalattı. Diğer yandan da İsrail’in yaptıklarını “meşru müdafaa” şeklinde açıklıyor. Mahmud Abbas’ın başında olduğu Filistin Ulusal Yönetimi’ni muhatap, Hamas’ı ise “terör örgütü” olarak görüyor. (Amerika ve diğer bazı devletler, İslami Cihad’ı da terör örgütü ilan etmişlerdi.)

Peki bugünden sonra, Türkiye’nin Filistin’in üzerinde bir tasarrufu olabilir mi? Türkiye bir süredir Filistin halkına ve Hamas yönetimine verdiği destekle, Mahmud Abbas ile sürekli görüşmekle, esasen mümkün olanları yapıyordu. Bu yönde istekli olmayı sürdürebilir, bu açık. Özü şu; Türkiye bunu kendine bir çıkar elde etmek için değil, Filistin halkının ve Kudüs’ün olması gereken noktaya gelebilmesi için, geçmişten gelen bağlarına dayanarak, kendini duyarsız görmediğinden dolayı ve tüm içtenliğiyle yapıyordu. Bu duygu ve düşünceler ile gösterilen çaba, somut bir kazanım açısından yeterli oldu mu?

“SONRAKİ GÜN”

7 Ekim’den “sonraki gün” itibariyle yaşanan ve bugüne gelen durum şu tabloyu ortaya çıkardı: Filistin halkı kendi içinde tartışmalı halde, Batı Şeria’da İsrail yeni yerleşim yerleri açmaya devam etmekte, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olması noktasında ABD ve İsrail hükümetleri baskı uygulamakta,  bu yönde aldıkları kararlar var, Mahmud Abbas hem Filistinliler için güven vermemekte hem gelişen olaylara etki edecek bir hamle geliştiremedi, Gazze şeridi İsrail askerinin işgali altında, Hamas ise bundan sonra var olsa bile, ki bir şekilde varlığını sürdürebilir, meşru zeminlerde kendi ağırlığını hissettirebilme imkanlarından uzak kalacak bir durumla karşı karşıya. 

İsrail ordusu Gazze’yi karış karış tarıyor. Askerî harekât devam ediyor. Bombalamalar tüm şiddetiyle sürüyor. İsrail uluslararası kurumlara koz vermemek adına medyayı yönlendirmeye ve baskılamaya devam ediyor. Hamas, Gazze’de neredeyse etkisiz halde veya gidişat bunu gösteriyor. Mahmud Abbas sadece bekliyor.

1948, 1967 ve 2023, Gazzeliler sürekli evlerinden yurtlarından edildiler… Çatışma bittiğinde Gazze’de ne kadar Gazzeli olabilecek, bilen yok. İsrail ordusu kaç yıl Gazze’de kalacak, bilen yok. Gazze’de ateşkes olduğunda nasıl bir rejim uygulanacak, bilen yok. Tampon bölgelerle Gazze fiilen kaça bölünecek, bilen yok. Öyle görünüyor ki Gazze’nin ve Filistin’in geleceği İsrail’in sahada yarattığı etkiye göre belirlenecek. Eğer böyle olursa, “iki devletli” çözümü bulmak bir hayli zor olacak görülüyor.

Mevcut şartlarda Türkiye kiminle neyi görüşebilir, hangi alanlarda etkili olabilir? Türk hükümeti açıkça Netanyahu hükümetinin bütün bu uygulamalarına karşı duruyor, insanlık suçu işlendiğini vurguluyor, Hamas’ın terör örgütü olmadığını savunuyor (bu arada İsrailli yetkililerin Hamas’ı Türkiye’de de etkisiz kılabileceğine ilişkin sözlerine sert tepki verdi), sonuçta acil ateşkes ilanını ve iki devletli çözüme gidilmesini söylüyor. 

İsrail Savaş Kabinesi ve Netanyahu hükümeti Türkiye’nin çabalarını dışlıyor, hatta imkân buldukça “7 Ekim’de kendilerine saldıran bir terör örgütünün desteklendiğini” işaret ederek etkili olduğu uluslararası alanlarda suçlamalarda bulunuyor. ABD tarafı ise Türkiye’nin Gazze’ye insani yardımlarda bulunmasına dönük çabaların ulaşmasından memnun görünüyor ve belli konularda Katar ile işbirliği halinde sürece dolaylı etkide bulunmasını da izliyor. 

Diğer açıdan ABD, Gazze’nin yönetiminin Filistin Ulusal Yönetimi’nde olmasını teşvik ediyor.

Mısır, Gazzelilerin kendi sınırları içinde bulunmasını istemiyor. Arap dünyası etkisiz.

Birleşmiş Milletler insani drama sürekli dikkat çekiyor, ama ateşkes ilanı için yapabileceği dikkate değer bir şey olmuyor.

Güvenilir, meşru, kurumsal ve üzerinde birleşilen bir Filistin liderliği olmadan ne yapılabilir? Konuyu yakından takip eden uzmanlar FKÖ’nün yeniden canlanması gerektiğini öneriyorlar. Bunun gerçekleşebilmesi, ABD ve İsrail’in, Filistin siyasetinde kendine yakın isimleri düzenlemesi demekle eşit görülmektedir. Eğer iki devletli çözüm planını destekleyen ABD, Filistinlilerin kendi iç politikalarını kontrol etmelerine bile izin vermiyorsa, bunu kim kabul edecek? ABD bu noktadan sonra Hamas’ı asla (kendi tabirleriyle) normalleştiremez, yok da edemez. Hamas’ın olmadığı Gazze’de ABD ve İsrail destekli nasıl bir Filistin Ulusal Yönetimi görev yapabilecek? Bir olasılık daha var: İsrail’in bu sert tutumu giderek Filistinlileri Hamas’a yaklaştırıyor olabilir. Eğer bu durum etkili biçimde gelişirse Hamas’ın tekrar sahada olması senaryoları gündeme gelebilir. Hatta diğer Filistinli silahlı gruplar bir süre sonra Hamas’ı ayağa kaldırmak için destek verebilirler. Abbas’ın, Hamas’ın 7 Ekim saldırısını tanımadığını ifade etmesinden sonra, Filistinli örgütlerin bu isimle arası düzelmeyebilir.

SONUCA GELELİM

Bilinmezlikleri ve üzerinde tartışılması gereken senaryoları çoğaltabiliriz.

İsrail yine aynısını yapıyor: Amerika’nın gücünü kullanıyor. Güven vermiyorlar ama içinde bulunulan şartları kullanmayı da biliyorlar. Orta Doğu’nun mevcut tartışmalı her türlü konusu içinde yer alıyorlar ve her birini özenle istismar ediyorlar. Bugün İsrail’e düşman diyenler bile mevcut istikrarsız şartların getirisinden yararlanabiliyorlar. Burada birbirini besleyen simbiyotik ilişkilerin varlığından bahsediyorum. 

İsrail güven vermiyor da hangi ülke veriyor?

En başta şöyle ifade ettim: Filistin’in, Kudüs’ün ve Gazze’nin, mevcut Filistin liderlerine, Arap dünyasına, İsrail’in ve Amerika’nın insafına bırakılmayacak kadar önemli olduğu gerçeğine geldik çattık! Ama ne yapacaksınız?

Stratejide bazı kurallar vardır. Bunlardan biri, rakibinizi sınırlarında zorlamak şeklindedir. Sert güç uygulandığında inisiyatifi eline alan meseleyi hemen sınırlara taşır. Rakip o sert noktada zorlu şartlarda sınav verir ve eğer zayıf düşerse karşı taraf kazanan olur. Sert güç, politika ve diplomasiyle pekiştirilir. 

7 Ekim sabahı yapılan değerlendirmelere bakın, bir de şimdi konuşulanlara… 

Uzaktaki su, acil susuzluğu gideremez! (Çin Atasözü)

Politika 'ın son yazıları

49 views

Emperyalizm

Bugünün anlayışı, küresel imkanlar içinde sahip olunan alanları artırmak ve güçlenmek, değer üretimi rekabetinde gerilerde kalmamak fikri üzerinedir. Ruslar gibi sürekli “kahrolsun emperyalizm” diyeceğinize, “ben hangi değeri üretebiliyorum, hangi büyük pazarda kaça satıyorum,” diye bakın isterim. Bugün ülkeler bazında ABD, İngiltere, Çin, Japonya, Güney Kore, birlik bazında Avrupa Birliği, küresel şirketler bazında sürekli sayısı artan ve yenilik üretenler, esasen bunlar değerleri zorluyorlar ve muhatap alınıyorlar. Daha fazla muhatap alınabilmek için yapılması gerekenler belli! Olan şu: Muhatap alınanların ve değer üreticilerinin daha fazla yayılması fikri!..
76 views

Doku Bozumu

Bu makale Ortadoğu'da kangren olan meseleleri stratejik düzlemde incelemektedir. Mevcut dokuyu bozan yapay düşünceler ile gerçekte olanlar arasındaki farkı bütün çıplaklığıyla dile getirmektedir. Halen bölgede savaş, çatışma, suç, terör, işgal, soykırım, gibi pek çok olumsuzluk yaşanmaktadır. Uluslararası sistem bu olup bitene çare bulamamaktadır. Suriye, Irak, Lübnan, Yemen, Libya, gibi ülkelerin halkları harap ve bitap düşmüş durumdadırlar.
83 views

Devlet-dışı Aktörler

Burada gayet karmaşık, iç içe geçen ve masum insanların istismarına dönük olayları ihtiva eden, bütün gayrimeşru faaliyetleri, politikaları, planları ve operasyonları, terörizmden tutunuz, vekalet savaşlarına, buradan iç savaşlara, gri bölge operasyonlarına, meşru görünse de esasen çıkara hizmet edenlere, meşru siyaset yapmak ve bunu geliştirmek varken, siyaset alanını anti-demokratik yöntemlerle daraltanlara kadar, birçok durumu kısaca da olsa açıklama imkânımız oldu. Meşruluk ile gayrimeşruluk arasındaki perdeyi görmek veya belirlemek çok çok önemlidir. Ben de sizler de hep birlikte bu dünyada birer aktörüz, tıpkı devletler, hükümetler, liderler, şirketler, gibi. Politika, insana has bir yetenek, işlev ve özelliktir. Meşruiyet dahilinde kalabilmek çok önemlidir. İnsanlar, istikrar, barış ve esenlik içinde yaşamayı, gelişmeyi, evlatlarını refah ve güven içinde yetiştirmeyi istemektedir.
77 views

ABD ile Yeni Bir Sayfa mı?

Geleceğe bakıyoruz, öyle değil mi? Mesela NATO’nun genişlemesi yönüyle İsveç’e onay verildi, bunun karşısında F-16 modernizasyonu gerçekleşecek. Hatta şimdiden aradaki başka tıkanıklıkların giderilmesi açısından olumlu açıklamalar yapılıyor, kamuoylarına bilgiler veriliyor, bunların bir anlamı olmalı.
112 views

İran’ın Riskli Durumu

İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi dün (24 Ocak) Ankara'da idi. Ben de merakla bekledim, net ne açıklama olacak diye. Ekonomik Konsey gereği yapılan anlaşmaları kastetmiyorum. Benim görmek istediğim stratejik ve jeopolitik duruma getirilebilecek açıklık idi. Ne gördüm? Bugünden sonra Türkiye hem çok dikkatli olmalı, hem İran'dan alabileceklerini azami şekilde kısa dönemde almalı. Ama risk yok! Zira riskin çok yüksek olduğu bir döneme girdik, bunu göremeyenlere özellikle işaret etmek isterim. Sonuçta amaç Türkiye'nin gelişmesi, güçlenmesidir.
DÖNBAŞA

Okumadan Geçme