Şangay İşbirliği Teşkilatı Tartışması

Okuyucu

Bu yıl Şangay İşbirliği Teşkilatı (ŞİT, SCO) Liderler Konseyi zirvesi Özbekistan, Semerkant’ta gerçekleştirildi. Batı basını bu zirveyi pek öne çıkarmadı. Buna karşılık daha çok ikili görüşmeleri ve somut ekonomik projeleri öne çıkardı. Zira Ukrayna’daki savaş devam ederken ve somut biçimde Tayvan Boğazı’nda ABD ve Çin gerilimi çokça gündem oluşturuyorken, Batı dünyası Rusya’nın ve Çin’in her adımını takip etmeyi yeğliyor, çıkarına olan şekliyle konularla ilgileniyor. Ancak konu halen diyalog ülke statüsündeki Türkiye’de daha ziyade ŞİT’e tam üyelik süreci, bu oluşumun anlamı ve istikbal vaat edip etmeyeceği gibi yönleriyle tartışıldı. Hatta denebilir ki daha da fazla tartışılacak bir konu başlığı olarak görülebilir. Ben de sizlere bu tartışmalar için katkı sağlamak istedim.

TIPKI DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ GİBİ

Kimler ne yazdı? Tespitim şöyle, eğer okuduğum yazı bir sayfa ise yarısı Google’dan kopyalama bilgiler içeriyor. Halbuki ben de çoğu kişi gibi “Türkiye için en doğrusu nedir?” bu sorunun cevabını aradım durdum. Yazarlarımız, fikir insanlarımız, kurumlarımız net bir açıklama yapmaktan kaçıyor olabilir mi? Yoksa konuyu gerçekten yeterince bilmiyor olabilirler mi? Öyle ki, açıkça Şangay İşbirliği Teşkilatı olur veya olmaz diyemiyorlar.

Tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki, “İttifak Devletleri mi, İtilaf Devletleri mi?” der gibi bir ayrım noktasıdır bu!

Bir kesim var, “Konu Asya veya Orta Asya olsun da ne olursa olsun,” diyor. Diğer bir kesim, “ABD ve NATO karşıtı olsun da ne olursa olsun,” savunusu içinde. Başkaları, “Türkiye’nin her adımını ve tasarrufunu eleştirelim de o iş her ne olursa olsun,” diyor gibi…

ŞİT nedir, bunu yeterinde anlayabiliyor muyuz? Batı karşıtlığı mı? Alternatif güç odağı mı? Ekonomi odaklı mı, yoksa askeri bir oluşum mu? Dünya ne tarafa evrildi, nereye gidiyoruz, bu konudaki tespitimiz tatminkâr mı? Türkiye ne arıyor, ne yaparsa uzun vadede doğru bir adım atılmış olur? Şimdi Türkiye nerede, ileride nerede var olmak istiyor? Sorular çoğaltılabilir. Ama görüldüğü gibi bunlar, “İstedim oldu, söyledim oldu,” cinsinden açıklanacak konular değildir. Yeni bir Dünya Savaşı öncesi taraf bulmakla ilgili bir tercih konusu gibidir.

Zamanı ve mekanı iyi bilmek şart!

Ben Ataşelik görevimi Kazakistan ve (akreditasyonla) Tacikistan’da yaptım, Orta Asya’da gezmediğim yer kalmadı, öne çıkan isimlerle ilgi alışverişim oldu. Sınır sorunları ve Hazar bölgesi konularını özellikle tezli olarak çalıştım. Afganistan savaşını, Tacikistan iç savaşını, Uygur meselesini, Orta Asya’da misyonerlik ve terörizm konularını, Çin’in ekonomik, politik ve askeri faaliyetlerini, Kazakistan ve Kırgızistan ile Tacikistan ve Özbekistan başta, Orta Asya’daki ABD’nin ve Rusya’nın nüfuz mücadelelerini ve çıkar noktalarını yakinen bilirim. “Şurada neler olur, neler olmaz,” diye sorulduğunda, çok tereddüt etmeden, “bunun olma ihtimali daha fazla, bu ise olmaz,” şeklinde cevap verebilirim.

Ama görüyorum ki; örneğin iki kitap ve üç makale okuyanlar veya Google’dan bir-iki tık ile elde edilen bilgilerle donandığını zannedenler her şeyi biliyorlar. Bu böyle olmaz! Böyleleri öncelikle yaşanan Dünya Savaşları’nı iyi öğrenmeliler, sonra zamanı ve mekanı iyi bilmeliler. Rusya, Çin, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan…

NATO, ABD, Avrupa nedir? Zaten yetişme tarzımız ve görevlerimiz icabı, çalışma alanım içinde asgari bilmem gerekenler malumdur. Dolayısıyla olaylara Batı dünyasını yeterince kavramaktan tutunuz, diğer bütün meselelere kadar, nereden bakılabilir ki?

Çin’i ziyaretlerde Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları ve Mülki Amirlerle görüşmelerim oldu. Bırakın devlet meselelerini, Çin’e gittiğimde şunu ifade etmiştim: “Meğer dünyanın yarısını biliyormuşum, diğer yarısından bihabermişim!”

Ayrıca şunu daha ifade etmeliyim, SSCB’nin son Devlet Başkanı Mikhail Gorbachev zamanında, başka ifadeyle Soğuk Savaş döneminde, ülkemizde ideolojik tartışmalar henüz tam anlamıyla bitmemişken, komünizmle olur mu ve Sovyet sistemi daha fazla dayanabilir mi, Sovyet ordusu cidden tehdit mi, bu gibi sorulara yerinde cevap bulmaya çalıştım.

Şimdi soruyorum: ŞİT hakkında ne söyleyebilirsiniz? Şahsen ben veya benim gibi kişiler dahi bu ciddi konuda doğrudan cümle kurarken çok temkinli davranıyorken, böylesi bir meseleye, örneğin ideolojik bakmanın ne anlamı olabilir? Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Devleti içerisinde, çeşitli ideolojiler dahil, neler neler tartışılmıştı, öyle değil mi? 

Bir ülke NATO gibi bir örgüte tarihinde bir defa girer, ŞİT’e girmek de öyle bir defa olur; ikincisi asla olmaz! Soruyorum size, tek bir hakkınız var, bu tarihi nitelikteki mevzuda, vizyonunuz ve birikiminiz ne ki çok çok iddialı olabiliyorsunuz? Yoksa sosyal medyada post-truth teknikleriyle yönlendiriliyor musunuz? Sizlerden uçlarda olmanız mı isteniyor?

BATI

Bugün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vuvic şöyle dedi: “1999’da aldığımız saldırganlığı hak etmedik, yine de bu 19 zengin, egemen NATO üyesi ülkenin ülkemize saldırmasını engelleyemedik.”

Ben o tarihlerde oralardaydım, Balkanlardaki savaşlara NATO göreviyle katıldım, durumu biliyorum. Bunu tartışmayacağım. Burada Batı ve NATO nedir, konusuna bakacağım. Vuvic şöyle betimliyor: “Zengin ve egemen 19 NATO ülkesi.”

Dört yıl önce bir konferansta NATO’yu anlattırmışlardı, şöyle açıkladığımı hatırlıyorum: “NATO, Batı’nın zenginliğini, kapitalizmi koruyan bir örgüttür. Patron ABD, NATO’ya sadece silah ve para vermez, aynı zamanda tek elden bilgi (istihbarat) verir, buna göre vizyon ve stratejik dokümanlar hazırlanır, silahlanma programları çalıştırılır, operatif yönlendirmeler yapılır…”

Bu iki açıklama üzerinden ilerleyelim isterseniz. Batı’da esas konu zenginlik meselesidir. (Zenginliği maddi ve hayal edileni yapabilme gücü ile ama diğer yandan kibirle, şımarıklığıyla, sömürgeciliğiyle, emperyalizm yaklaşımlarıyla birlikte değerlendirebilirsiniz.) Kurum ve kuruluşlarıyla, ki burada NATO gibi, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, gibi pek çok uluslararası kuruluşu, önceki şekilleriyle veya bugünkü halleriyle sayabilirsiniz, Batı dünyası sisteminin devamlılığını ve gelişimini sağlamaya çalışır. Batı, bir coğrafi yön olmanın çok ötesindedir. Zaten dünya yuvarlak! 

O halde Batı’nın tarifi için söylenmesi gereken asıl noktadır ki bu; tarihin bu dilimine yakın dönemden itibaren zengin ve egemen olmayı başarmış jeopolitik ve kültürel bir güç merkezidir. 

Başka bir pencereden ifade edersek, Batı pratik açıklamayla şöyledir: Gelişmiş 7 (G7), Birleşik Krallık ve İngiliz Milletler Topluluğu, Avrupa Birliği (AB), Kuzey Atlantik Paktı (NATO), İsrail… (Bugün Batı, Biden Doktrini etrafında konsolide oldu ve Ukrayna’daki savaşta Rusya’nın karşısında, Rusya da ilgili ülkeleri düşman ilan etti.)

Örnekler üzerinde duralım. Yunanistan, AB ve NATO üyesidir ve bir Batı ülkesidir. İsrail Orta Doğu ülkesidir, ama Yahudiler tüm dünyadadır, özellikle de AB ülkelerinde ve ABD’de etkilidir.

Varşova Paktı ve SSCB dağıldı, zamanla Doğu ve Orta Avrupa’daki ülkeler NATO ve AB’ye girdiler ve bugün Batılılar. Yine aynı şekilde dönüştürülmek istenen ülkelerden Gürcistan, Ukrayna ve Ermenistan gibi ülkeler üzerinde bugün derin rekabet yaşanmakta, Rusya’nın nüfuzundan çıkarak ABD, İngiltere ve AB nüfuzuna girmeleri için üzerlerinde çaba sarf edilmektedir. Avrupa Birliği ve NATO bu ülkeler için projelerini somutlaştırmaktadırlar. Bugün bu ülkelerden Ermenistan için rekabet giderek artmakta, eğer bu yoksul ve köşeye sıkışmış ülke, Rusya’dan ve Kolektif Güvenlik Örgütü’nden koparılırsa (bu konu son olarak ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Erivan’ı ziyaretinde de dile getirildi), en azından Batı tarafından Gürcistan’a benzetilirse, doğrudan Batılı kabul edilecek. Bu Batı’nın beklentisi ve çabası yönüyle kurulan bir cümledir.

Japonya, Pasifik’tedir, ama pek çok yönden Batı kaidelerine bağlıdır. Japonya gibi, Tayvan ve Güney Kore gibi ülkeler Batı sistemiyle entegredir. Batı deyince bu coğrafi bir tercih değil, sistem entegrasyonu bakımından değerlendirilen bir husustur.

Mesele ne? Yine pratik yaklaşımla: Para ve silah tercihi ile demokratik kaideler esastır, Batı tipi anlayışı bütünüyle kabul etmek ve entegre olmak aranan noktadır. Ekonomi, savunma ve politika yönüyle, tercihleriniz bakımından istikametiniz değişir ise artık Batılı değilsinizdir, neyi tercih ettiyseniz onun içindesinizdir.

TÜRKİYE VE BATI

Türkiye Batı ülkesi mi? Osmanlı Devleti zamanından itibaren Batılıdır. Hatta Atatürk yüzümüzü Batı’ya döndüğümüzü veciz sözlerle zikretmektedir. Bütün sistemlerimiz, normlarımız, kurallarımız Batı bağlamlıdır. Ancak NATO’da üyesi olan Türkiye, 40 yıldır AB’ye alınmadı. Uzunca süredir kullandığı para ve silah Batı ile aynıdır, entegredir, demokrasi hakimdir. Sonra ne oldu? Bugün Türkiye, Batı için bir gri alanda gösteriliyor. Batılı ülkeler Türkiye’nin demokrasisini, dinini, silah seçimini, hatta bugünlerde NATO üyeliğini tartışmakta, tartışmaktadır; Türkiye de tersini yapmaktadır, güncel politika dahi bunun ifadesiyle gerçekleşmektedir. Bu duruma “ötekileştirme/ötekileşme” gözüyle de bakmak mümkündür.

Ancak süreci yakinen biliyoruz, milletçe takip ediyoruz; terörle ilgili olanlar, rejime ve siyasete müdahale girişimleri, ülkenin egemenlik haklarına kastetmek ve ötekileştirmek isteyen güçler, yaptırımlar, vb. yönleriyle bazı gelişmeler malumdur, bunların doğal yönlerden gerçekleşmediği söylenebilir, bilakis Amerikalılar ve Avrupalılar tarafından bazı faaliyetlerin talep edildiği ve açıkça desteklendiği ifade edilebilir. 

Örneğin, ABD ve ortaklarınca, durup dururken IŞİD aparatıyla, Irak ve Suriye bölgelerinde bir vekaletçi operasyona başlandı. (IŞİD birden küreselleşti/küreselleştirildi.) Türkiye’nin sınırındaki bölgede bölücü terör örgütlerine maddi ve cesaretlendirici destek verildi. Yeni bir “siyasi coğrafya” tesisi projelendirildi. Üstelik bunun Türkiye’de kabul edilmesi gereken bir proje olması noktasında, işbirliği içinde olan siyasi oluşumlar harekete geçirildi. Bu normal midir, bir proje midir? Böyle bakıldığında ve defaten ABD’ye yapma-etme dendiği halde, bu projenin önü alınamamaktadır. Dahası NATO terörle mücadelede Türkiye’ye sözde destek veren bir örgüt olmanın ilerisine geçememektedir. 

Bugün Türkiye bazı konuları tartışıyor, “emperyalist Amerika” gibi; kırk yıl önce de tartışılıyordu, “komünizmle mücadele” gibi. Bazı tartışma kalıpları nereden empoze ediliyor, siyasi oluşumlar neye göre gelişiyor? Bunlar az çok bilinen bahislerdendir. Bu gibi hususları hatırlatmamın nedeni var: Batı neyi, neden yapıyor, konusunu iyi tanımlamak; tam tersine, örneğin Rusya, neyi neden yapıyor, diye bakmak. Yani burada tek taraflı bir durum söz konusu değildir. Dikkat buyurulması gerekir.

Başka bir ifadeyle, bugün ABD ve AB, eğer Türkiye’yi “gri” alana itiyorsa, örneğin Yunanistan’ı “çıpa” ülke statüsünde destekliyorsa, bunun ne olduğunu hep birlikte değerlendirebiliyoruz kanaatindeyim. 

O halde, Batılı bir Türkiye var; ama bugün itibariyle gri alanda ki şu soru geliyor akla: Acaba Batı, stratejik çıkarı için Türkiye’yi bu tür bir alana mı itiyor, bundan bir çıkarı mı olacak? Dahası da var, acaba Rusya gibi diğer ülkeler bu hususları bilerek kendi yaklaşımlarını mı ayarlıyorlar?

Bu soruya hemen herkesin bir cevabı vardır! Burada bir farkındalık meselesinde değilim, bilip bilmemek başka bir konudur. Esas olan: Uygulanan stratejiye karşı stratejiniz ne? Bunda net misiniz, yoksa kolaycı mısınız, ne tarafta mücadele edilirse gelecek (istikbal, beka) için daha yararlı olacak?

ŞANGAY İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI

Buraya başkaları gibi Google’dan bulabileceklerinizi yazmayacağım. Bunlara her yerden bakarsınız. Sadece şunları işaret edeyim: Tam üye Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan ve Pakistan’dan oluşan ŞİT’e İran’ın katılımıyla üye sayısı 9 oldu. Mısır ve Katar diyalog ortağı statüsüne alındı. Belarus tam üyelik; Bahreyn, Kuveyt, Maldivler, BAE, Myanmar’a diyalog statüsü verilmesi için süreç başlatıldı. Halen Afganistan ve Moğolistan gözlemci statüsündedir. Kamboçya, Nepal, Sri Lanka, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan diyalog statüsündedir. Türkiye tam üyelik talebini müteakip toplantıda netleştirecek. 

Bu durumda ŞİT, coğrafi ve nüfuz alanını genişletmeye devam ediyor. ŞİT’in ekonomik alandaki imkanları bellidir; yaklaşık 3.5 milyar nüfusuyla tam bir üretim-tüketim havuzudur. Bu açıdan ŞİT coğrafyası zenginler kulübünün iştahını kabartır mı? Evet. Gücü olanlar bu coğrafya üzerinde istediği gibi oynamak ister mi? Evet. Buradan askeri bir pakt çıkar mı? Bunu söylemek için henüz her şey erken iken, buna karşılık Batı durumu bu gözle görmeyi sürdürecektir. 

Ama şurası açık, dünyada önümüzdeki çeyrek asrın en fazla çatışmasının olacağı coğrafya ŞİT bölgesinde ve nüfuz alanında olacaktır. Bu riski görerek ilerlemek gerekir. Fırsatların olduğu yerde, mutlaka riskler de vardır.

Hatta konuşulmayan bir konu daha var, nükleer denge konusu. Eğer ŞİT bu yönde gelişmesini sürdürür ise üye ülkelerin nükleer kapasitesi Batı için görünür bir tehdit olacaktır. Bu haliyle durum ciddidir. Hani deniyor ya, “ŞİT bir kenar mahalle topluluğudur,” ama nükleer yönden bakılırsa, stratejik bağlamda çok konuda değerlendirmeler değişecektir.

TÜRKİYE VE ŞANGAY İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI ÜYELİĞİ

Semerkant’tan dönüşte uçakta gazetecilere Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ŞİT’e girilmesi” hedefinden bahsetti. Bir sonraki zirvede bu husus somutlaşmış olacak görünüyor. Uzmanların ifadelerine göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ŞİT’e girilmesi gerektiği şeklindeki politik bakışının, yaklaşık on yıldır var olduğudur, bu yeni bir bahis değildir.

Bu noktada bir hatırlatmam olacak, geçtiğimiz yıllar içinde Türkiye, “Yeniden Asya” şeklinde bir stratejiyi işaret etmiş idi. Orta Asya Türk Devletleri ile yürütülen ve geliştirilen kurumsal ve kültürel faaliyetleri bir tarafa bırakıyorum, özellikle, “zenginleşen, güçlenen ve ABD ile rekabetin merkezinde olan Hint-Pasifik bölgesinde Türkiye’nin somut bir bağı yok, ŞİT ile bu bağ oluşturulmalı,” şeklinde birtakım çalışmalar olabileceğini düşünüyorum.

Peki Türkiye, ŞİT’e üye olursa ne olur? Net cevap: ABD, NATO, G7, AB, her ne derseniz deyin, Batı böyle bir durumu kabul etmez; çünkü rakipler! “Oradan çıkalım, buraya girelim,” yaklaşımını hatırlatayım: Tarihte NATO’ya veya ŞİT’e bir defa girersiniz, çok iyi karar vermek gerekir, “her ikisi de” diye bir şey olmaz. Bugün gri alanda olduğu düşünülen Türkiye (bu husus ABD’nin Doğu Akdeniz’de Gri Bölge Operasyonları-2020’de var), yapacağı tercihle beraber, Batı dünyasından tamamen kopar, kopartılır. Bugün ABD’nin düşmanı Rusya ile ilişkilerinden dolayı Türkiye eleştirilmekte ve CAATSA gibi baskı aracı olan yaptırımlara dahil edilmektedir. “Türkiye irade gösterdi, kendi inisiyatifiyle ŞİT’e girdi,” diyelim, Batı dünyası Türkiye’yi daha net şekilde karşısına alır. 

ABD İÇİN ÇIKAR İLE ÇİFTE STANDART VE ÇIKAR İÇİN İSTİKRARSIZLIK ESASTIR!

Hindistan tam üye olarak ŞİT’e girer ise ABD bunca çabası üzerine üzüntü duyabilir, ama durumu değiştirmek için de çabasından vaz geçmez. Küresel değerleriyle Hindistan küresel dengeleri değiştirebilecek bir ülke gücündedir. Batı dünyası, Hindistan’ın belli oranda Batı ve ŞİT arasında bir noktada kalmasına izin verebilir. Elbette, ister ki Hindistan tam Batılı olsun; yani ŞİT sevdasından vaz geçsin, Rus silahı almasın, Çin ile ticaretinde daha çok Batılı yaklaşımlara ve standartlara uysun. Daha yeni ABD Balkanı Biden “demokratik” Hindistan’a methiyeler düzdü, Batı medyası “ŞİT içinde otokrasilere ders verdi” dedi. Bu amaçla ABD Başkanları özel olarak Hindistan ile ilgilenmektedir. (Hindistan, Rusya’dan S-400 aldığında ABD bu ülkeye, Türkiye gibi, CAATSA uygulamaktan söz etmedi, hatırlayalım.)

Batı ister ki (istiyor ki); Rusya ve Çin birbirlerine savaş açsın, Orta Asya ülkeleri kaotik bir durumda olsun, terör artsın (Uygur ve Tibet bölgelerinde, Afganistan’da, bazı öne çıkan örgütler var, Taliban, IŞİD-Horasan), İran herkes için çıban başı olsun… Bu liste uzatılabilir.

Yeni bir Dünya Savaşı veya Soğuk Savaş konusu dillendirilmeye başlandı. Ekonomik şartlar giderek ağırlaşmaktadır. Ülkeler arasında gerginlikler ve saflar netleşiyor. Buna göre kutuplaşma girişimleri şekillenmektedir.

Daha iki gün önce NATO Genel Sekreteri Jean Stoltenberg, “Çin NATO’ya tehdit,” açıklamasında bulundu. Çin konusu, NATO’nun Londra Deklarasyonu’nda ve NATO-2030 Vizyonu’nda yer almaktadır. Londra Deklarasyonu’ndan sonra NATO küreseldir ve hedefinde Çin de vardır. Kuzey Buz Denizi ve Siber-Uzay NATO’nun operasyon alanları içerisindedir.

SONUÇ

Batı demek, (tüm endikasyonlarıyla beraber) zenginlik demek; NATO demek zenginliği korumak demek; Çin demek Batı’ya düşman demek; Şangay İşbirliği Teşkilatı demek NATO’nun dışında olmak demek; NATO’nun dışında olmak demek, çatışmaların odağında kalmak demek!.. Diğer yandan da ABD demek güvensizlik demek, Türkiye’nin bölünmesine çaba sarf eden teröristlerle beraber olan “sözde müttefik” demek!.. İşte bu arada yapılması gereken, bir çözüm mü, meydan okuma mı, nasıl bir politika? Bu konjonktürde en iyi hal tarzı fazla hızlı hareket etmemek, hatta bildik ifadeyle, uhuletle ve suhuletle hareket etmek olacaktır.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Putin’den Kısmi Seferberlik Hamlesi

Politika 'ın son yazıları

Pelosi Diplomasisi

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ile yeni bir dış politika anlayışı gelişti: Pelosi Diplomasisi. Bu

Barış Stratejisi

Hemen her politikacı, lider, diplomat aynı sözleri sarf ediyor: Sorun savaşla değil, diplomasiyle çözülür! İyi de

Yaşayan Romalılık

Geçmişten günümüze değişmeyen gerçek, Romalı olmak! Bugünün dünyasında bir tür Romalıların iç savaşını yaşıyoruz. Savaş yayılırsa