Zor Deneyim

248 Tıklama
14 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Konu sadece Başika mı? Irak kaynaklı dış politika ve güvenlik sorunları üzerine son gelişmeleri gözden geçirelim. Irak merkezi yönetiminin Türkiye’yi “işgalci” göstermesi ortamı birden gerdi. Daha dün bir Amerikalı Subay, Başika’daki Türk askerlerini işaret ederek, “Türkiye Irak’ta illegal,” dedi. Bunlar yenilir yutulur sözler değildi. Daha önceleri de başka açıklamalar vardı. Bazıları açıklama, bazıları ise sembolik işaretler; ama Türkiye bölgede belli zamanlarda seçilmiş yetkililerce bir türden uyarılıyordu. Demek ki sahada başka bir dil üzerinden konuşulmaya başlanmıştı.

Dün Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bugün yazarlar, gerekli açıklamaları yaptı: Türkiye’nin Başika’da asker bulundurmasının meşruiyeti belli. İran destekli Eski Başbakanı Al Maliki’den bu yana Merkezi Irak Yönetimi tarafından bölgede anlam verilemeyen politikalar yürütülmesi başta Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından eleştiri konusu edilmişti. Hatta Maliki’nin mezhepçi politikalarından vazgeçmesi istendi. Başka sebepler ortaya çıktı, en sonunda Maliki istifa etti. Daha sonra kendi desteklediği Şii Al Abadi Başbakan seçildi.

Türkiye daha çok kendi sınırının güneyindeki güvenliği ve iç huzurunu esas almakta. Ancak Türkiye, İran’ın bölgeye müdahalesi üzerinden geliştirdiği yayılmacı politikalarından ve küresel güçlerin Ortadoğu’da yeni harita çizme faaliyetlerinden rahatsızlık duyduğunu ifade etti.

Bölgesel Kürt Yönetimi Lideri Mesut Barzani Irak’taki seçimlerden sonraki gelişmeleri de değerlendirerek bağımsızlık ilanı hakkında ilk sinyalleri verdi. Sular durulsa bu yöne gidecek ama halen beklemekte. İlk planda herkes gibi DAEŞ’ten kurtulmak istemekte ve bu konuda Türk askeri ile birlikte duruş sergilemekte, yakın zamanda ABD’nin, Fransa’nın, İngiltere’nin ve Türkiye’nin de içinde olduğu bir koalisyonla Musul’u sıklet merkezi yaparak bölgesinde bir temizlik harekatının gerçekleşmesini ümit etmekte. Bunun öncesinde ise bölgeye müdahil güçler marifetiyle DAEŞ’in Suriye’den geri püskürtülmesini beklemekte. Suriye’deki denklemde ise İran ve Rusya var.

Mevcut durumu incelerken DAEŞ faktörüne bakmak şart. Bu noktada Maliki’nin bir hatası (veya kastı) oldu mu acaba? Bugün DAEŞ’in Irak’ta güneylerden kuzeye çıkan, merkezde daha çok Felluce’de yoğunlaşan ve sonra Musul’u da kendine müzahir kılan bir yayılımı var. Genel politikası gösteriyor ki ABD, bölgede ve esasen küresel çapta, radikal terör örgütü DAEŞ’i marjinalleştirme çabası içinde. Iraklı Kürtler ise petrollerine ortak çıkan bu yapıdan bir hayli rahatsız. Ama ortada daha da önemli bir düşünce var: Bölgesel aktörler kendi Irak politikalarında DAEŞ’i bir meşruiyet sebebi olarak göstermekte veya taşeron olarak kullanma eğiliminde. Eğer bu bağlamdaki iddialar doğruysa DAEŞ görünenlerin ötesinde, Kuzey Afrika’ya da yayıldığı düşünülürse, özellikle Ortadoğu ve Avrupa’da bazı kesimleri rahatsız eden bir konu halinde. Diğer yandan DAEŞ Suriye’de önemli bir fonksiyonu üslenmiş durumda. Zaman zaman DAEŞ ile PYD (YPG) arasında paslaşmalar olduğu yönünde endişeli bilgiler alınmakta.

Suriye’de bütün mesele DAEŞ’i yok etmek, geldikleri istikamete doğru püskürtülüp geri sürmek. Somut biçimde söylenirse, Rakka ve sonra Deir ez Zor’dan Irak bölgesine ilerlenmeli. Görünürde Rus savaş uçakları uzun süreden bu yana Suriye’de DAEŞ hedeflerine taarruz etmekte. Ancak bugün Suriye’de askeri harekat yapan ne tür güç varsa bunların hiç birisi DAEŞ’i istenen ölçüde veya söyledikleri biçimde etkisiz kılamadı. Bu olmadıkça Esad yönetimi yerinde oturmaya devam etmekte. “Acaba asıl beklenen ne?” sorusu ortada.

Türkiye kendine atılan roketlerden ve topraklarında patlayan canlı bombalardan sonra sınır güvenliğini düşünerek Suriye’ye girdi ve ÖSO ile birlikte bölgede güvenli alan oluşturmak maksatlı Fırat Kalkanı Harekatı’na devam etmekte. DAEŞ’i sınırından içlere doğru bir miktar itti. Türkiye, Fırat batısında ne DAEŞ’in ne de PYD (YPG)’nin olmaması gerektiğini savunmakta. Oyunun kurgusu içinde değişik çevrelerce DAEŞ’in piyon olduğunu, asıl yapılmak istenenin ise Suriye kuzeyinde Irak sınırından Akdeniz’e açılan kesintisiz kuşakta bir Kürt devleti kurulması olduğu iddia edilmekte. Türkiye Suriye’de kalıcı değil; Suriye ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunmakta, kendini emniyette hissedene kadar tutacağı dar alanda kalmayı, sonra geri dönmeyi planlamakta. Başka görüşmelere göre ise Türkiye’nin DAEŞ’e karşı yapılması beklenen Rakka harekatına da katılması gerektiği gündeme getirilmekte. Bu konu masada tutulmakta.

Benzer biçimde Türkiye Irak topraklarından gelen tehditlerden dolayı da önemli bir güvenlik sorunu çekmekte. Bu kesimde PKK terör örgütünün ve DAEŞ militanlarının giriş çıkışları söz konusu. Üstelik Başika’ya Türk askerini Barzani Yönetimi davet etti (Yapılan açıklamalara göre davetten önce Merkezi Irak Yönetimi Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından bilgilendirildi ve kendi rızaları alındı,) ve eğer DAEŞ’e karşı bir genel operasyon yapılacak ise burada eğitim gören yerel güçlerin kullanılması planlanmakta. Bir bölge barışına hizmet etme görevi nasıl olur da bir tehdit unsuruymuş gibi gösterilir? Bu durum anlamlı görülmemekte.

Esasen Türkiye ABD’den gelen çelişkili işaretleri doğru okurken güçlük çekmekte. ABD Başkanı, Yardımcısı veya Dışişleri Bakanı ağzından çıkanlar ile sahada yaşananların farklı olmasına anlam verilememekte. Sahada ABD unsurlarının çok uzun zamandır Kürtler üzerinden sürdürdüğü yeniden yapılandırma çalışmalarının yetkilileri ile bugün ABD Yönetiminin farklı şeyler işaret etmesi çelişkisine hayretle tanık olunmakta. Başka açıdan düşünülürse Türkiye, ABD’nin bu tip “çok boyutlu” politika izlemesi yüzüyle bu tempoda ilk kez karşılaştı. Şimdi bir anlamda hayal kırıklığı yaşamakta. Türkiye’nin, “Ortak değil miyiz, bizim menfaatlerimizle onlarınkiler aynı, sorunlara çözümü birlikte bulacağız…” veya “Nasıl olsa konuşunca olur,” diye baktığı “düz” diplomasinin dışında; başka pazarlıkların ve güç dengesi faaliyetlerinin inisiyatifle yapılıp yapılmamasının öneminin farkına varıldığı “dolaylı” diplomasinin varlığı ikilem konusu olmakta. Türkiye bölgedeki haklılıklarını açıklarken, ABD’nin bu farklılık içeren tutumlarına nasıl cevap vermesi gerektiğini dikkatlice düşünmeye yeni başladı sayılır. Belki Türkiye bu yürürlükteki farklı devlet-dilini öğrenecek, pratiğini yapacak, sonra örneğin İsrail, Almanya, İngiltere, Rusya veya başlarıyla da konuşurken bu bağlamda bir şeyler yapabilecek.

Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ağzından, “Biz stratejik ve model ortak değil miyiz?” düşüncelerini içeren açıklamalar yapıldıkça sorun daha da farklı bir yöne gitmekte ve Türkiye kendi içinde yaşadığı süreçleri mercek altına almakta. Türkiye sınırdaş coğrafyada mezhepçilik, PYD (YPG), radikal ve bölücü terör, içeride ise FETÖ/PDY, MİT Tırları, Oslo Görüşmeleri, Barış Süreci, PKK Eylemleri gibi pek çok meseleyi bu bağlamda tekrar okumakta. Dolayısıyla iç ve dış politika dokularının sinir hücreleri üzerindeki baskılarını Türkiye kendi gözleriyle gördükçe ses tonunu olabildiğince yükseltmekte. Bu durum iç politikada anlaşılır bir ortam oluşturmakta, belki önemli olan da bu; dışarıda ise bunlar birer istismar vesilesi yapılabilir konular, önemsenip önemsenmemesi teknik çalışanların işi.

Türkiye 1974 Kıbrıs Barış Harekatı zamanında Soğuk Savaş devam ediyorken ABD ile sorunlarını zaman içinde çözdü. Bugün şartlar değişik. Zor bir deneyim olacak! Eğer millet el ele verir ve politikacılar “dolaylı” yaptırımlara göre çözümler üretebilirler ise işler kolaylaşır, bakarlar ki tek yürek olmuş kararlı bir millet ve küresel konuşma dilinde duruma vakıf bir yönetim var karşılarında; öyle aradan bölücüler, paralelciler veya fırsatçılar çıkar ise elbette süreç zorlaşır, asıl ilgilenilmesi gerekenlere değil de başka işlere teksif olunur. Acaba olup biten tam olarak bu mu?..

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Devlet ve Beka Üzerine

DİĞER YAZI

Musul Sınavı

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,