devlet-ve-beka-uzerine
Devlet ve Beka Üzerine

Devlet ve Beka Üzerine

Okuyucu

Teröre ve bölücülere hemen her gün şehit veren, bedeniyle darbeye dur diyen, Suriye’de ve Irak’ta savaşan bu aziz millet hemen herkesi sabırla ve vakarla dinlemeye devam ediyor. Devlet adamları, partililer, bilim insanları, itirafçılar, entelektüeller ve hatta yabancılar gün geçmiyor ki bir açıklama yapmasınlar. Millet dinliyor ve muhakeme ediyor. Demokrasi kültürünün gelişmesi açısından bu bilgi trafiği yararlı olmaktadır. Burada daha çok uygulamaya bakarak bu milletin bu bilgece tavrından esin alarak devletin tavrı üzerine temel bir değerlendirme yapılacaktır. Daha çok fikirsel düzeydeki konularla ilgilenilmiştir. Kişi ve olaylar sadece konuyu örneklemek içindir; bu nedenle isimler üzerinde durulmayacaktır. Yazının bütününden hareketle, zaman zaman iki OHAL dönemi arasından kesitler alınacak ve yarınlara nasıl bakılması gerektiği üzerine bazı önemli görülen noktalar belirginleştirilecektir. Temel tartışılan alanlar beka, bölücülük ve politika, terör ve darbe girişimi zemini, devlet adamlarının ve devlet öznesinin takınması gereken tavırdır.

İç güvenlik harekatının ateşli günleriydi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 1984 yılında başlatılan OHAL döneminde Diyarbakır’a atanan valiler haliyle güçlüydü. Coğrafya ve iş yükü açılarından kapsanan alan genişti. OHAL’den sonra 2002 yılından itibaren özellikle Diyarbakır’a atanan il valileri de bir hayli önemliydi. Hem sembolik değeri vardı hem de geniş bir alandan sorumluydu. Doğal olarak valilerin atanmasında dikkat edilecek çok yön olmaktaydı. Örneğin vilayette; hem iç güvenlik başarıya ulaştırılacak hem de terörü dışlayacak süreçler derinleştirilecek, bölgesel kalkınma ve huzur ortamı her boyutuyla kalıcı hale getirilecekti.

1984-2002 dönemi bir bölgeye odaklı uygulama olunca devlete veya işleyişindeki konulara karşı olanlar bu yurt parçasını daha kolay istismar etme imkanı bulmuşlardı. En azından OHAL sonrası bu bölgede görev yapanlar OHAL görevlilerinden belli ölçülerde farklı davrandı ise bunun sebeplerinin bir bölümü yine tepki kaynaklıydı. Demek ki politika kültürü tepkileri uygulamalar üzerinden meydana getirmekteydi. Politika başlığı altında partiler, uygulayıcılar, alternatif üretenler, olup biteni anlamaya çabalayanlar, hepsi farklı şekillerde algılanması gereken kesimleri kapsamaktadır.

Bu yöndeki örneklere bakalım. Bugün yürürlükteki OHAL’in getirdikleri daha sonraki dönemlerde politikada ve toplum katmanlarında başka bir algının da zemini olacaktır. Bazıları asıl sebepleri dahi unutabilcektir. Bir sonraki adım düşünülerek, demokrasi ve siyasi kültür, kamu disiplini, devletin düzenlenmesi gibi pek çok temel konu, yapılabilecek tartışmalara göre de anlamlandırılarak, sağlam bir restorasyonun yapılmasını gerekli kılmaktadır. Restorasyonda gerekli özen gösterilemez ise beka yönünden endişeler sürecektir. Bu doğaldır, çünkü beka devletler için, hatta insanlar için bile öyle, sürekli üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok özel bir konudur.

Bekayı diş gibi düşünün, sağlamdır, üstü en sağlam katmanla koruma altındadır, sürekli fırçalanmalı ve periyodik olarak kontrola tabi tutulmalıdır, insan şekerleme sever, yedikçe dişleri etkilenir, bir yerde mine tabakasında çatlak olur, sonra dişin bekası önemli olmaya başlamıştır. Hele anneden alınan kalsiyumda da bazı eksikler varsa erozyonun seyri hızlı olacaktır. Eğer dişler sağlam ve bakımlı ise vücudun diğer alanları da sağlıklı olur, bu böyle bir sistematik konudur.

Önceki dönemde OHAL bölgesinde genel ve yerel seçimlerde millet oy vermeden önce partileri akıllarınca ikiye bölmüşlerdi. Yapılan olumsuz propagandanın da etkisiyle olsa gerek, birbirlerine şöyle sorarlardı; “Kime oy vereceksin, Kürt partisine mi, Türk partisine mi?” Sayısı önemli değildi, o düşüncedekilere göre Kürt partisi dışındakiler de tekti, bu akılla demokrasiyi savunduklarını zannederlerdi.

OHAL’den sonra belli bir süre daha devlet kurumlarının bölgedeki çabaları ortak bir şekilde gerçekleşmeye devam etti. Durum tıpkı OHAL dönemindeki gibiydi. Asker, polis, vali, vs. hemen hepsi eşgüdüm içinde ve ortak bir çizgide çalışırlardı. Kürtçülük yapanlara, açık veya örtülü PKK’ya arka çıkanlara karşı bürokratların hemen tamamı ortak tavır takınırdı.

Zamanla bu titizlikte tepkisel mahiyetli bir kırılma gözlendi. Özellikle Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinden mezun olup kamuda görev alanlar o dönemde yürütülen terörle mücadelede farklı düşüncelerini işlerine yansıttılar. Yetkililer bir yandan terörle mücadele eden her kim varsa hem onların işlerini yavaşlatan türden bir tavır içine girdiler, hem de bu işlerle ilgili çeşitli bilgileri toplamaya başladılar. Bu bilgi toplama konusu aslında devletin nazarından kaçmaması gereken bir konuydu. Devlet bu yolla kendi kontrolünün dışına çıkarılmaktaydı. Özellikle bireysel hatalar başka çıkarlar açısından kullanılmak üzere not edilmekteydi. Öte yandan bilgilerin bir bölümü fişlemelerdi. Bu bilgi toplama işi kime yarayacaktı, konu başlangıçta pek anlaşılmamıştı, darbe girişiminden sonra gün yüzüne çıktı.

Ya ortada yanlış bir uygulama vardı ki bu yeni atananlar tekrar işleri düzeltecek ve memleketin kronik bir derdine çare üreteceklerdi, ya da bilinen bir yoldaki ve öğrene öğrene geliştirilen mücadeleyi akamete uğratacaklardı. Hangisi? Eğer işin içinde bütünlük arz eden bir yanılgı veya kasıt varsa bu telafisi güç bir ortamı besler nitelikteydi. Politikacı böyle hallerde fırsatçı değil, yapıcı olmalıydı. Çünkü konu devletin bekasıyla ilgiliydi.

Eğer bir ülkede beka tehdit altına girdi ise bunun içinden çok alternatif çözüm veya çıkar odağı çıkar. Bir zayıflık göstermeye görün; hemen çürüyen yerlerden başka organizmalar türer ve çürük alanlarda beslenme zincirleri oluşur. Sonra bu tipik bir kısır döngüdür; çürük giderek genişler beslenen asalaklar güçlenir ve asalaklar giderek daha geniş çürük alanlar yaratır.

FETÖ/PDY darbe girişimi ortaya çıkınca, ki kuluçka, büyüme evreleri bunun süresi içindedir, bu türden kamu görevlilerinin bilgi toplamalarının nedeni daha net anlaşılır oldu. Askeriye içindekiler (şimdi öğrenilen tabirle) daha kripto idi. Ancak yargı ve emniyet teşkilatında işlevsel bir başka işbirliği türü gelişmekteydi. Örneğin, “Düğünde korucu silah patlatarak -güya- eğlenirken, kaza kurşunu ile mezrasında birkaç vatandaşı öldürdü,” diye haber iletildiğinde, bölgedeki kolluk ve savcılık buna, “Ne malum meselenin bir faili meçhul işi olmadığı,” demekteydi. Ortada düğün de tanık ta var ama davalar başka açılardan yürümeye başlamıştı, aslında yürümüyor duruyordu. “O silahı korucuya kim verdi?” sorularıyla OHAL güvenlik birimlerinin peşine düşmeye başlamışlar, sürekli olagelen yerel ve kültürel meseleler dahi başka amaçlar için ipucu niteliğine dönüşmekteydi. Anlaşıldığı üzere yörede dengeler yine devlet içindeki başka fikri anlayıştakiler eliyle değişmekteydi. Bu bir resmi devlet politikası eliyle olsa, belki kimse bir şey demeyecekti. Örneğin, “MGK kararı şu, OHAL valisinin talimatı bu…” gibi. Ancak bu tür resmi şahsiyetlerin kimden emir aldıkları bir türlü açıklanamamaktaydı (veya açıklanmak istenmiyordu) ve işin değişmiş olan yüzü tam da bu noktadaydı. Paralel denen yapının bilinen işleyişe müdahalesi bir bakıma kendi cephelerinden yerleşme imkanı buluyordu.

Bu süreçteki farklı bakış açıları ve uygulamalar devam eden mücadeledeki ruhu da değiştirir mahiyetteydi. Bu bilgi toplayan ve işleri yavaşlatan kesim bir yandan PKK, KCK vs. konularda çelişkili adımlar atıyorlardı, diğer yandan barış süreci gibi politikalarda ikilem yaratıyorlardı. Amaçları tam olarak net değilse ve alttan alta yaptıkları pek anlaşılamıyorsa da; genel tavırlarına bakıldığında, bu yeni anlayışla yurt sathına yayılmaya başlamış kesim güya halkı kucaklayan ve her derde deva gibi görünmekteydiler.

Bu bir yerde milli güvenlik alanında ve devletin bekasında dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta anlamı taşımaktaydı. MGK toplantılarında bu hususlar tartışıyor ve örnekleniyordu. MGK toplantılarının bağlayıcı olmaması, tavsiye vermesi bilinen bir konudur. Tavsiyelere uyup uymama ya keyfiyet ya da politik bakış gerektirmektedir. Uygulanan politikalardaki sapmaları bu açılardan inceleyip görmek mümkündür. Bu nokta tarihçilere düşen bir ödev gibi görülmektedir.

Ülkede MGK bile bir tartışma konusudur, burada yazılan ve liderlerin imzaladıkları Milli Güvenlik Siyaset Belgesi bile çok kolay tartışılmaktadır. Amaç ülkenin bekası iken, değişik karşı fikirlerle, şerhlerle veya ideolojik tavırlarla çok temel güvenlik olguları bile bir çatışma konusuna dönüştürülebilmektedir. Demek ki bir kurumun veya bir uygulamanın anayasal temelli olması yetmiyor, en azından belli kesimleri tatmin eder olması şartı aranıyor. Peki bu belli kesimler nerede var, nerede yok, politikada herkes için durum bu kadar net mi? Bırakın doğma büyüme politikacıyı, üst düzey bürokratın bir süre sonra politikacı devşirilmesi sürecinde üzerinde çalışan siyasi partinin sempatizanı gibi davranması, başka bir ifadeyle iltisaklı olması bile önemli bir tartışma konusuyken, kurumlar mı tartışılmayacak? Halbuki kişilerin ve kurumların tartışılması yerine beka ile ilgili amacı esas almak düşünülmelidir. Sürekli şöyle bir test yapılmalı: Amaç ne, eğer amaç bekayı zaafa sokacaksa bir süre bekle.

OHAL varken ve MGK toplantıları yapılıyorken bir parti liderine, “Bu terörle mücadele işi salt askeri yöntemlerle değil, devletin tüm kurumlarınca yapılmalı; örneğin kasabada nüfus memuru yok, yerelden bir hizmetli nüfusa bakar olmuş, kaymakam bu konuda işler yürüyor kabul etmiş, neticede hizmetli eksiği gideriyor görünüyor, doğana kayıt tutuyor ama doğmayana da bir selamla iş görüyor, önüne gelene nüfus kağıdı çıkarıyor… devlet vatandaşının sayısını bilmiyor… oy verme zamanlarında seçim sandığına bir kişi gidiyor, on, bilemedin yirmi oy atıyor, eğer devletçe acilen o kasabaya bir nüfus memuru ataması yapılmaz ise, bu gibi temel meseleler kontrol edilmezse, dağda terörist kovalamanın ve şehit vermenin mantığını aramak pek mümkün görülmüyor…” deniyordu. Tepkiyse şöyle: “Öyle mi?.. Durum bu kadar vahim mi?.. Bunu hiç düşünememiştim! O halde bu konuyu etraflıca düşünelim. Elbette siyasetimizi belirleyeceğiz…”

On yıllar geçti, yörenin bazı noktalarında halen daha nüfus işleri düzelmedi. Akıllı kartlarla sorun çözülecek diye bekleniyor. Neden bu kadar uzadı bu iş? Veya engelleyen oldu ise, kim bunlar, amaçları neydi? Hani bazı belediye başkanları veya görevlileri hendek açanlara taşeronluk yaparak nasıl terörü besledilerse, diğer konular da aynı kapsamda değerlendirilmeli. Sanırım henüz konu o noktalara gelmedi. Üzerinde hassasiyetle durulması gereken ne kadar çok detay var. Nüfus da bunlardan biridir. Devletin asli hizmetlerinde olduğu gibi sosyal devletin eğitim, sağlık, vs. konularında da bu tür örnekler çoğaltılabilir.

Liyakat konusu malumdur. Devlette eşitlik, çeşitlilik, denge, hak, hukuk, şeffaflık önemlidir. Devlette yer işgal edenlerin “benden/senden yana” olmalarına bakılmaları konusu temel yanlıştır. Yukarıdaki idari boşluk örneği bunu ispatlar niteliktedir. Başka örnekler de verilebilir. Her dönemde değişik de olsa örneği var: Üç beş ayda mezun edilen üniversite mezunları ile devlet kadroları doldurulduğunda bu millet ne zarar gördü ise benzer şekilde, soruları çalarak devlette bir konum elde etmek de zarar veren uygulamalardır. Bir üniversite nedir, ne değildir, resmi ve ana dili nedir, uygulamalar nasıl olur, bütün bunlar bilmece değildir.

Particilik konusu da malumdur. Siyasi partiye kaydolmamış birinin takım tutar gibi parti tutması ve “Oyumu sana veririm ama sen bana ne vereceksin?” demesi yanlış sonuçlar verir. Bu hususlara politik ahlak bakımından bakmak gerekir. Halkın seçim dönemleri dışında bütünüyle içine çekilmek istendiği bir tür particilik savaşları, ona hakaret etmek, buna hain demek, bunlar bilinen mevzulardır. Ya sürekli Makyavelist savaş ya da Dar-ül Harp; bu mu ülkenin çıkış seçeneği? Kendine parti yoluyla alenen haksız bir çıkar elde etme yolu bulanlar ülkede istismar aracı da olabilmektedirler. Türkiye’de partilerin bu denli kimliklere dayalı siyaset yapma aracı haline getirilmesi de başka bir handikaptır. Siyasi kültür bu konuları ele alıp irdelemelidir. Olgunluk şarttır. Siyasetin dili, çağdışılıklardaki gibi, kimlik istismarcılarının dili olmamalıdır.

OHAL döneminde devlet bilinciyle memlekette asıl yapılması gerekenler “o taraf” veya “bu taraf” anlayışlarıyla politik malzeme haline dönüştürülürse sorun daha sonra başka alanlara genişler. Devlet kapsayıcıdır.

Bugün yine OHAL var. Buna bakıp yarın neleri tartışma konusu edeceğimizi şimdiden biliyor muyuz? OHAL gerekliydi, olacak tabi; hatta böylesi bir saldırı karşısında daha ağır yaptırımlar dahi düşünülebilirdi. İşin özü terör belasından kurtulmaktır. Uygulamalar, devletin sürekliliğine engel teşkil edebilecek bir zevalden uzak tutması için tahkim etme gayesi taşır veya taşımak zorundadır. Değilse daha başka bir zevalin oluşmasına kaynaklık eder. Bilindiği gibi olağanüstü hal, olumsuz bir fiili durumdan sonra ilan edilir, hedefleri de bu olumsuzluğa karşılık gelir. OHAL dönemindeki olumsuzluklar, mantıken, kesif değil, bütüncül bakılarak ele alınır ve dolayısıyla eksiklikler bütünlük içinde onarılır. Bu bir geçiş dönemidir ama neyin? İlerlemenin, eksizsiz bir demokratik ortamın, ilelebet gelişmenin. Bu alanda hukuksal tanımlar dahi baki kalmaya göre anlamsız değil, bilakis anlamlı gelmeli ve destek sağlamalıdır.

Yakın zamanda yaşanan başka bir örneğin üzerinde duralım. Bölgede çoğu belediye başkanı o dönemin adıyla DEHAP’tan idi (isimler çok değişti, bugün HDP denebilir). Görüldüğü kadarıyla Diyarbakır’da bayram seyran vesilesiyle zevat bir araya geldiğinde belli bir tavır söz konusu olurdu. Özellikle askerler, bölücülere itirazı olmayan, bazı yerlerde alenen destek veren bir Kürtçü parti gibi çalıştıkları, oy potansiyelini de buna dayalı geliştirdikleri nedenle, bu tür belediye başkanlarının ellerini sıkmak istemezlerdi. Bölgedeki garnizon komutanları (öyle veya böyle) seçilmiş belediye başkanlarına açıkça, “Önce kalben Türkiye Cumhuriyeti de, TC deyip geçiştirme, sonra oturup konuşalım, bir kahve içelim,” derlerdi. Devletin görevlisi tavrından asla taviz vermez ve önemsiz bile olsa aynı karede bir arada görünmek istemezdi. Bu devlet görevlisinin beka kaynaklı bir refleksiydi.

Öte yandan zafiyetlerde söz konusuydu ama zaaflarla hareket etme, istismar etme vs. bir devlet politikası değildi. Şahsi çıkarı için olumsuzluğa sebep olanlar vardı. İşin özünü kavrayamamaktan ileri gelen ve aşırıya kaçan uygulamalar da söz konusuydu. Ne de olsa ortada planlı biçimde hareket eden kanlı örgüt PKK’ya karşı bir mücadele vardı ve içinde kendiliğinden gelişmiş bir tavır söz konusuydu. Hepsinin hikayesi kendi içindeki dosyada açılıp incelenecek olayları kapsamaktaydı. Ancak durum bununla kalmayacaktı. Örneğin bölücüler zaaflardan ve ara boşluklardan istifade ile gelişiyorlardı. İstismarcılar aradaki boşlukları çok severlerdi.

Sonra alenen görüldü ki devlete paralel yapılananlar da bölücüler gibi zaaflardan ve ara yerlerdeki boşluklardan yararlanmışlar. Değil mi işin içinde “sızma” var!.. “Kuruluş tarihleri birbirine yakın olan PKK ve FETÖ/PDY eğer benzer yöntemleri uyguladılarsa, bunların destekçilerinin verdikleri akıl bu yönde olsa gerek,” diye düşünmek boşa olmaz. Öte yandan devletin bürokratlarının ve politikacılarının belli temel zaafları görmezden gelmeleri ve gerekli önlemleri bir türlü alamamaları siyaset kültürünün normal bir tavrıymışçasına görüldüyse, bu da önemle üzerinde durulması gereken bir inceleme konusudur. Demek ki devlet kendi alanında istismara açık olabilecek bir boşluğu asla kabul etmemeli, şehit vermenin öncesinde yapılması gereken çok ciddi işler var, devlet nizamında olanların da üzerinde güvenlik politikaları etraflıca bilinmeli; çünkü bu beka işi!

İki binli yılların başı, “A” şahsı Diyarbakır’a vali atandı. “B” şahsı Kolordu Komutanı, Büyükşehir Belediye Başkanı ise “C” idi. “A” askeri zevata, “Belediye Başkanı’nın elini sıkacağız,” dedi. Sembolikti ama bunu bir çözüm olarak görmekteydi. Önceki komutanların aksine “B” bunu yaptı, devamında altında çalışan diğer zevat da onu takip etti. “Anlayışta büyük değişim başlatıldı,” dendi. Hatta bölgede çeşitli kesimlerce bir “Demokratik kazanım” havası estirildi. Anlatılanlara göre yöreye barış ve demokrasi yerleştirilmekteydi. Bu söylem bildik bir söylemdir. Aradan yıllar geçti. “B” Genelkurmay Başkanı, “C” HDP Milletvekili ve “A” ise Bakan olarak, bu üçlü Başkentte bir araya geldi ve tekrar el sıkıştılar.

Zaman ilerledi ve bu ülkede bir dönem PKK ile hendek mücadelesi verildi, onların şehirlerden püskürtüldüğü bir sürede 15 Temmuz FETÖ/PDY darbe girişimi yaşandı, o bitti sonra PKK ve PYD/YPG ile DAEŞ (IŞİD) terörü artan şiddette tekrarladı. Millet içerideki hainleri gördü ama bu kez de gözüyle bir üst akıl arar oldu. Şimdi bu süreç devam ediyor.

Öyküye dönelim, olaylar birbirleriyle bağlantılı olmayabilir ama görülenler şöyle: Darbe girişiminden sonra “A” görevinden istifasını istedi. Başbakan kabul etti. Yerine yeni bakan geldi. Yeni bakan karşısındaki devasa sorunları alt etmek için çabalarken, diğer yandan da devletin yeni emniyet ve istihbarat yapılanmalarına yön vermeye gayret edecek. Diğerine bakalım; yine bilenen bir davayla yargılanan “C” hakkında mahkemeye zorla getirilme kararı verildi. HDP içinde bir kesimin ülkeyi bölmeye çalışanlar ile iltisaklı olduğu üzerine endişeler vardı ve basın bunu tartışmayı sürdürüyordu. Bir diğeri, “B” ise emeklidir. Değişik kumpas davalarıyla yıllarca mağduriyet yaşatılan ve ordudan tasfiye edilen önemli ölçekteki askeri kesim, ki bunlara devlete kurşun sıkanlarla el sıkışmayı ret edenler demek mümkündür, bir ağızdan şunu iddia ettiler: FETÖ’cülerin TSK’ya büyük oranda yuvalanmaları “B”nin görev yaptığı dönemdir. Bunun üzerine “B” medya aracılığıyla mağduriyet yaşamış olanlardan af dilemek durumunda kalmıştır.

Kumpas nedir? Burada devletin güvenle işlerini emanet edebildiği görevlileri saf dışı edilmek istendi. Bunun adı devletin bekasına saldırı idi. Başlarda pek anlaşılamadı, hiç değilse bazı kesimlerce. Şimdi anlaşılmayan yok herhalde. Kumpaslar sahte delil üretip mahkemeleri saptırmakla yapıldı. Aldatmayı yöntem seçenler küresel düzlemde değişik teknikler kullanarak bu işleri yapmayı öğrendilerse, sadece bu durumda değil, her durumda ve her hedeflediklerine kumpas kurabileceklerdir, böyle de oluyor. Devletin asli vasfı adalet iken, sahteciler adaleti hiçe saymakla işe koyuldular. Devlet adamları adaleti yürütecek insan kaynağı eliyle bekasına zarar geldiğini çok sonra anladı. Çünkü insan kaynağı devletin dışından komut alıyordu. Demek ki devlet bekası için adaleti asla elden bırakmamalı, ama bundan önce insan kaynağının başka ellere geçmesine imkan vermemeli, o halde kumpas ilk olarak devletin eğitim kurumlarını ele geçirmekle başladı, çocuk yaştakileri ele geçirmekle, zaafları istismar ede ede… Bu tecrübe ise aynı yönde olabilecekleri görmek devletin asli görevidir.

Elbette Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve köklü bir geleneğe sahiptir. Devlet ve millet vakarıyla hareket etmenin bilincindedir. Amaç kişiler ve olaylar değil, fikirlerdir. Eğer politik bakış açıları veya kişisel düşünceler içinde yaşanan kafa karışıklıkları söz konusu ise bu normaldir, ancak olaylarda örgütlü ve cebir/şiddete yol açan bir tutum varsa ve milletin bu uğurda mağduriyeti ve hatta şehadeti söz konusu olduysa, bir anormalliğin varlığı da yadsınamaz. Meseleleri tahlil edecekler önce; “Ben kimim/neyim? O kim/ne?.. Asıl amaç ne?.. Kim/neyi kazanır?..” sorusunu cevaplamak durumundadırlar. Bu düstur vicdanen de böyledir, hukuken de.

Bugün Türkiye çok ciddi bir süreçten geçiyor. On dört yıl sonra yurt çapında OHAL ilan edildi. Darbe girişimi sonrası kurum ve kuruluşlarda kan değişiyor, yeni yapılanmalar var. Tokalaşmak önemli, memlekette bu bile tecrübe edildi. Millet şunu öğrendi; insan hakları, inanç, barışçı ve samimi olmak, en yakınındakine inanmak ve güvenmek bir hayli önemli konulardı. Ama kimin, ne zaman ve şartta eli sıkılacak, kimin sıkılmayacak, kiminle kucaklaşılacak veya kiminle aynı sofra paylaşılacak, iyi hesap edilmeliydi. Bundan daha önemlisi hesabın kişilerden öte taşınması gerektiğiydi ve bütünüyle konu ilelebet payidar kalma fikrinin temeli üzerinden hareket etmekle ilgiliydi. İlelebet payidar kalmayı hedeflemiş bir devletin tokalaşması bireysellikten farklıdır; diplomatik ölçülerde samimi görünse de içinde bir hesap vardır ve bir ciddiyet taşır, devlet tokalaşmıyorsa da bunun anlamı bir samimiyetsizlik değildir, bunda bir ders aranmalıdır. Hataları elbette insanlar yapar, ama gaflete düşmemek şartıyla. Gaflete düşüldü ise bunun anlamı daha farklı olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1923 yılında kuruldu. Devlet ve millet tarihini unutmadı, üstüne koyarak gelişmeyi seçti. Devlette işler yürütülüyorken, “siz oraya ve biz buraya” dememek gerekir. Çünkü ulus, millet, ümmet demek özde “biz” demektir. Bu millet eğer “biz” diyorsa “bir” olabilir ve bu gayet anlamlıdır. “Biz ama şu fraksiyonla,” veya “…bu fraksiyonla,” denebilir ama bu ayrım devleti zarara uğratmadan yapılanmalı ve adaleti hiçe saymadan gerçekleştirmelidir. Teröre veya devleti hiçe sayma bakımından bir kapı aralama yolu beka anlayışına terstir.

IQ seviyesi bahsi bir yana, bu memleket havasını teneffüs etmiş insanların, bu çağda, bir meczubun eteğini öperek veya kainat imamlığı gibi aşırı bir inanca hizmet ederek, meşru yolların dışında hareket ederek, insanları ve değerleri bölerek veya kaosa sürükleyerek, bütünüyle sinsice hareket ederek, bu millet için “normalin, bilinenlerin ve olması gerekenlerin” ötesinde “anlaşılması dahi mümkün olmayacak türden” bir barış ve esenlik ortamı sunabilecekleri fikrine inanmaları vahamettir. İnsan devletine, milletine, ülkesine, vatanına, bayrağına, değerlerine, ekmeğine sahip çıkar, hatta karşısındaki insan gücüne bile sahip çıkar, ki birlikte gelişmenin gücüne dayalı bir anlayışı esas alır; insan kardeşini bertaraf ederek baki kalabilir mi? Yine bildik temel bir örnekle bu durumu şöyle soralım: Habil’e kardeşi Kabil’i düşman eden kim ki?

Sapkınlıkları, fırsatçılıkları ve dahi çürümüşlükleri yaratan ve sistemleştiren mantığı, kurum ve kuruluş yapılarını ortadan kaldırmak şarttır. İşte politikacıların sağlam ve güvenilir bir kurum kültürü bakımından asıl görevi budur. Taraflı yaklaşımlarla bunu bu dünyada başka bir biçimde yaratmak mümkün değildir. Yapılması gereken tek kelimeyle o bildiğimiz adalettir. Uzun soluklu ve kalıcı politika üretmekten anlaşılacak da budur. Reformların anlamı da budur.

Demek ki şimdiki asıl tartışma meselesi kurulu ve işleyen bir devlet sistemiyle alakalıdır. Bu farklılık (geri, sağ, sol…) yaratan türdeki tartışmalardan bir biçimde faydalanmak isteyenler vardır. Devletlerde mevcut kazanımlar önce hazmedilir ve daha sonra reformlarla geliştirilir ve formlar gereklidir. Fakat çağın icaplarına uyma yönündeki bu ilerleme amaçlı değişim süreçlerinde titiz davranılır; devletin temel yapısı muhafaza edilir, değilse zemin kayganlaşır. Kaygan zeminler bekaya tehdittir. Devletin temel çatısı belli seviyelerde tartışılırsa, bu tartışma köklenir cebir ve şiddet yoluyla temel politikayı etkileme biçimine dönüşürse bunun sonu asla gelmez; gruplar her fırsatta ve başka destekleri de ardına alarak sürekli diğerine üstünlük kurma mücadelesi verir ve çatışma ortamı çok yıpratıcı bir hal alır.

Her şartta adımlara dikkat edilmelidir. Akıllarda basit bir düşünce olmalıdır: “Bu devletin baki kalması hepimiz için şart. Atacağım küçük bile olsa bir adım herhangi bir zarar veremez. Ben bu hakka sahip değilim.” İşte size “inisiyatif alma” konusunun önemi! Soru şu; devlet adına içeride ve dışarıda inisiyatif alacaklar kimler? “Kimse inisiyatif almasın, her türlü kararı ben vereyim,” yaklaşımı demokrasi dışı bir yaklaşımdır. Önemli olan çoğulculuk içinde yeterli insan kaynağını yetiştirebilmek ve yerli yerine koyabilmektir. Beka bakımından düşünülürse inisiyatifin azı çoğu da olmaz. Çünkü diş minesindeki küçük çatlaklar misali konu önemlidir.

Politika üretirken yapılan bir hata vardır. Bir sonraki uygulamayı ön plana çıkarmak isteyen politikacı bir önceki uygulamayı bütün yönleri ile eleştiri konusu etmekte, adeta kendi haklılığını buna bina etmektedir. Önceki politika kendi şartlarında gerçekleşmiştir, inceleme dosyaları farklıdır. Bir öncekini acımasızca eleştirmek devlet duvarını çatlatmak demek olur. Öte yandan devlet adamlığı demek; devleti, politikalarını ve adaleti iyi bilmek ve kabullenmek demektir. Asker, hakim, milletvekili, vs. çeşitli kurumlarda işe başlarken yemin bundan dolayı edilir. Devlet adamı sadece cumhurbaşkanı, başbakan veya bir bakan değildir. Bir nüfus müdürü “A” şahsı da, bir karakol komutanı “B” şahsı da devlet adamıdır. Adaletin tesisi önce sistem bütünlüğü içinde idrak edilir. Kurulu sistem devlete ve millete kolaylıktır ve güvencedir; değilse kurcalayanlar yine içinden çıkar ve uğraştırır. Çünkü kaynak insandır. Parti başkanı kendini devletin temel politikasında ayrı tutamaz, “Devletin temeli üzerinde benim fikrim biraz başka…” diyerek kendine dönük imkan ve bekaya ise zafiyet getiremez. “Siyasetçi cezasını sadece sandıkta görür,” diyemez, uygulamalar sandık dışında da denetlenmelidir. Demokrasi denetlemesiz hiç olmaz.

Örneğin eşitlik ilkesini bilmeyen yoktur. Neden “Herkes eşittir,” dendiği halde, bazı gelişmiş ülkelerde (örneğin Almanya, Amerika, vs.) vatandaşlar farklı klasmandalar ve hakları buna göre tanzim edilmiştir. Kanun önünde eşitlik veya eşitliğin ilahi yönü ile uygulamadaki hukuki kapsamlar başka tartışma konularını çağrıştırır. Elbette eşitlik olacak ama insan olarak eşitlik ile devletle muhatap oluyorken hukuki ödevler farklıdır. İnsanlar fırsatları sürekli kendine yontmayı bekleyebilir, bu insanın doğasında vardır; ama devlet adamı burada bir keyfiyet ileri süremez. Hem keyfiyeti kimin adına ve ne hakla ileri sürecek ki? “Herkes birinci sınıftır,” demek genel bir sözdür; eğer herkes vergi verirken birinci sınıf olamıyorsa özelde farklılıklar vardır. Devletin adaletindeki farklar iyi betimlenmelidir. Örneğin bin yıldır bu millete hizmet edenin kıymetli bir vasfı vardır. Gelenekleri sürdürecekler kimlerdir, aklı karışık olan kimselerle özele şamil beka konusu tartışılabilir mi? Sistemli olabilmek için belli düzenlemeler şarttır, yazılı olmasa bile milletin köklü vicdanı her durumu kontrol edebilmelidir.

Bakın bunlar bilinen konulardır ve tartışılır. Ama devleti çökerterek veya bekayı ortadan kaldırarak ne vergi konusu, ne vatandaşlık hakları, ne de modern bir demokrasi formülü çözülür. Kültürel öze intisap eden, değerler manzumesi olmayı hak eden, herkesçe kabul görebilecek üstünlükte ve ayrıntılı hukukun yazılması ve işletilmesi hedeftir, ama bu da yetmez; hukuk sürekli içtihadi gelişimle hem yaşanan zamana hem de ileride olacaklara cevaz verecek türden gelişmiş olmalıdır, ilerlemenin de önünü açmalıdır. Çünkü hukuk insanlar gibi yaşar ve gelişir; beka ise bununla kendini somutlaştırır. Bunu kim yapacak? Ülkenin insan kaynağı. Demek ki; devlet kendisi için gerekli insan kaynağını da buna uygun yetiştirecektir. Politikada Eflatun’dan bu yana bu husus bilinen bir gerçektir. Sıradan hukukla bir yere varılamaz. Demek ki; devlette evvela beka için işi doğru ve tam yapma ehliyetine sahip olmak, politikayla bunu başka yönlere çekmemek en önemli iş imiş, yoksa bahanesi çok oluyormuş.

OHAL dönemlerindeki uygulamalarda da durum böyledir. Beka için minicik bile olsa istismara açık çatlak bırakılmamalıdır. Çatlak olabileceği biline biline dişlerle sert bir yemiş kırılıp yenmeye çalışılmamalıdır; devletin bekası için hem öyle hem böyle olmaz. Unutmayalım, yapılabilecek hataları bir dönem sonra ısıtıp getirecekler hep olacaktır. Beka, ara dönemlerde daha dikkatli olmayı gerektirir. Ara dönemlere dönük kadrolaşmak ayrıca bir ödevdir.

Kamu güvenliği ve disiplini açısından devletin kendine dönük bir otoritesi söz konusudur. Devleti bu bağlamda eleştirmek yersizdir. Devlet elbette kanunlarını tatbik edecektir. Keyfiyetten uzak olmak köklü devlet yapılarıyla mümkün olur. Devlet halkına ve dışa dönük olduğu andan itibaren demokratik olan değerlerle birey öznesinin hak ve hukukunu bihakkın çözmek ve adaleti eşit dağıtmak zorundadır. Devlet insan kaynağını, adaleti ve güvenliğini kendi içinden bile olsa bir başka özneye ihale edemez. Bunlar beka açısından vazgeçilmezlerdir. Şunu da hatırlamakta yarar var, köklü devlet otoritesi politikanın hızlı davranma isteğine karşı dengeleyici bir rol oynar.

Her dönemde doğru ülkü, doğru devlet yapısı, doğru milli karakter ve doğru ilkesel kabuller şarttır. Örneğin ilkesel kabuller nedir? İnsanlık tarihince denenmiş ve evrensellikle belirginleştirilmiş olanlar ilkeseldir. Her bir ilkesel kabulün en az beş on asırlık tecrübeyle gelişimi söz konusudur; dün yapılan hataların bugün siyasete malzeme edilmesi adına sıradan başlıklar olarak görülmemelidir. Politika yapıyorum diye bunları şahsileştirmek veya özelleştirmek dahi sistem bütünlüğü içinde önemli bir handikap sebebidir. Sonra tarih kısaca olup biteni yazıverir: “Cehalet geldi, böyle oldu!” Çünkü tarih duygusallıktan uzaktır. Her bir fikri yapının yükümlülüğü vardır ve hangi dönemdeyse de şunu şart koşar: Devlet adamı insanlık ülküsünü adaletle fiile dönüştürmek ve geliştirmekle mükelleftir. Yaşam zamanın gerisinde kalınamayacak kadar dinamiktir, eğer başkaları ilerlerse bu ilerlemeyi beceremeyenlerin çöküşü demek olur. Çöküşün faturasını ise ancak tarih keser. Türk milleti 15 Temmuz’da ilerleme yolunu seçti, şimdi sıra devlette ve yönetime talip olan politikacılardadır.

Devletimize her şartta sahip çıkan bu millet ilerlemeyi hak etmektedir. Elde yeterince ders var… Yıkılan Osmanlı yerine kurulan devlet borçlarını ödedi, sınırlarını tahkim etti, halkın refah ve güvenliği adına çok adımlar attı. Hatalar da oldu ama ülke bugün azımsanamayacak bir yerdedir. Bir dönem çokça verilen bir örnekti; “Bu devlet öyle bir çınar ki, güçlendikçe dalları budanır, zayıfladıkça sulanır ve köklerinin derinleşmesi sağlanır.” Şimdi de bu böyle mi? Neyse, şimdi OHAL dönemi var, işleri eksiksiz yapalım, sonrası düzene bakalım ve ilerlemeyi her alanda sağlayabilelim. Bu işler sorumluluk idrakiyle, el ele tutuşarak ve birbirimize inanarak yapılır. Haliyle küreselleşmenin çok etkisi var; uzayda yaşanmadığına göre yapılabilecekler bu dünyanın işleridir. Bilinenler masaya konur ve gereken yapılır. Ama kimle? Güvenilir ve yetişmiş insanlarla. Adil devlet, doğru kurum anlayışı, ahlaklı insan ve sürekli gelişme düşüncesi. Gereken budur. Devlet memurluğu düşüncesi bir yana kalmalıdır; hiç değilse bundan böyle devlet adamları bilgece bir tavır içinde olmalıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

G20 Çin-Hangzhou Liderler Zirvesi

DİĞER YAZI

Zor Deneyim

Politika 'ın son yazıları

’Hırsız ABD’

Dün, bugün medyada Suriye, Rakka bölgesinde karayolu üzerindeki uzunca bir tanker konvoyunun video görüntüsünün yayımlanması üzerine

Pelosi Esintisi

ABD Temsilciler Meclisi Nancy Pelosi'nin Asya-Pasifik bölgesine ve bunun içinde Tayvan'a yaptığı ziyaret (2-3 Ağustos 2022)

Ortadoğu’da Bloklaşma

Geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Jeo Biden'ın uluslararası ilişkiler açısından çokça sözü edilecek bir ziyaret programı gerçekleşti.