catismanin-tarihi-dogasi-ve-turkiye-icin-oneriler
Çatışmanın Tarihi Doğası ve Türkiye İçin Öneriler

Çatışmanın Tarihi Doğası ve Türkiye İçin Öneriler

Okuyucu

Geçmişten günümüzün canlı konularına dek önemli hususlar üzerinde duracağız: Çatışma, savaş, güç merkezleri, devletler, stratejiler, dengeler, asimetriler, Ortadoğu, inanç üzerinden gündeme getirilen ılımlı ve radikal politikalar ile Türkiye’de durum. Sonuçta Türkiye özelinde önerilerimiz olacak.

Çatışma hareketli canlıların, özelde ise insanın doğal tepkisidir. İnsanın farkı çatışmasını daha ayrıntılı planlayabilir, inisiyatifini şekillendirebilir güce sahiptir ve önemlisi ahlaklı hareket edebilir. Mesele olup olmaması değil çatışmayı insani sınırlara hapsedebilmektir.

İnsanlık güçler dengesi üzerine inşa ettiği süreçleri kendi çıkarımlarına göre tanımlar. “Savaş ve barış, çatışma ve huzur…” der. Tarih bize sayısız kayıt düşer, insan hem kendi türünü hunharca öldürdü hem de doğayı tahrip etti. Yakın zamanın kayıtlarında iki büyük Dünya Savaşı var. Ardından gelen bir Soğuk Savaş. Bu bile bir savaş, güçler dengesine dayandırılmış bir sürecin en belirgin örneği. Soğuk Savaş’ın içinde casusluğun ötesinde en belirgin konu elbette kitle imha silahları, örneğin nükleer silahlar oldu. Düşünsenize, bu dönemde insanlık kendi dünyasını yok etme planları bile yapma noktasına geldi. Bugüne dek sayısız nükleer denemeler yapılmakta ve nükleer çöplerin atılacağı yerler aranmakta.

En şaşırtıcısı ise Soğuk Savaş’ın bitmesini müteakip ortaya çıkan dönemdeki yöntemler ve sonucunda “11 Eylül”ün yaşanmasıdır. Çünkü insanlığın bugünkü pratiğinde bu insanlık dışı asimetrik yöntemin sistemleştirilmesidir.

Yakın zamanda asimetrik savaşın bir kültür tarafından diğerine denge araması süreci başladı. Bugün terörü bir yöntem olarak gören belli yapılar insanlık dışı başka bir savaşı meşru görmekte. Bunlar bir yana meşru devletler, içlerindeki kontrollü veya kontrolsüz yapılar, başka ülkelerdeki dengeleri kendi çıkarlarına etkilemek peşindeler.

Çatışmalar değişik çapta sürmekte ve tek doğru beklentiyse insanlığın kendini kaybetmemesi üzerinedir. Örneğin bir dönem dünyada güçler dengesini elinde tutabilen çoğunluğun temsilcileri ve liderler çatışmanın mantığına ve diplomasilerine ahlaklı olmayı ön şart koyabilecek erdemi gösterebilmişlerdi. Bu bir dönem sürdüyse de bizlere bunun yapılabilirliğini ispat etti.

Peki, geçmişte olan bu asil tavrı şimdi görebilir miyiz? İhtimal zayıf. Çünkü küreselleşme etkisi ile hem toplumlararası uçurumlar hem de güçler dengesinin aktör portföyü artış gösterdi ve bunlara bağlı olarak durum giderek karmaşıklaştı. Kimi yeni aktörlerin meşruiyeti bile uluslararası hukukta henüz tanımlanmış değil ama süreçlerde etililer. Temel bir çare arayan var ise bu noktalarda aramalı.

Temel güç dengesi problemleri stratejistlerin planları ile canlanır. Bunun üzerine çatışma senaryoları belirginleştirilir. Riskler varsa liderlerin tarzıyla şekillenir; risk alınmadan süreç ilerletiliyorsa doğal duruma dayalı sonuçlar kabul edilmiş demektir.

Toplumlar olup bitenin hem takipçisi hem de ikmal kaynağıdır. Bazen toplumlar da güç dengesi ögesi olurlar; nadir de olsa tarih toplumsal dinamiklerin etkisini kaydetmiştir.

Zaman birçok sebeple ilerleme ve gerileme süreçlerini tespit eder. Bu ilerleme ve gerileme gelgitleri doğal sebepleri işaret ettiğinden güç dengeleri mantığının da sebebi olurlar. An itibarı ile yapılacak taktik gereklilikler ile geleceğin beklentilerine göre tanımlanan stratejik değerlendirmeler plancıların işini tarif eder.

Tersi düşünülemez; zaman ilerledikçe doğal her durumda olduğu gibi insanın beklentileri de işin içine girecektir ve buna bağlı tasarımlar dengelere dayalı hesap yapmanın sebebi olarak kaydedilecektir. Tercih konusu bir çatışmanın olup olmaması değildir, çatışma olacaktır; bu yönde tercihin konuları nerede, ne zaman, ne biçimde, ne kullanılarak çatışma yapılacağı gibi hesabı yapılabilir detayda çeşitlendirilir.

Devletler politikalarını çıkarlarına dayalı sevk ve idare ederler. Politikanın dalgalandırılması ve kesilip tekrar bağlanması, güçler arasındaki sıkışma ve gevşemelerin ortamında devleti yöneten liderlerin ve beraberindekilerin görebildikleri çıkarlar doğrultusunda biçimlenir.

Devlet meşru ise çıkar üzerine politika yapılması da meşrudur. Bu noktada asıl mesele meşruiyeti aşar ve bu kez dengelerin üzerinde oynanması sürecine girer. Baskılar gelişir ise çıkarlardan taviz verilir veya tam tersine pozisyon alınır. Bu gibi durumlar güç dengelerinde taraf değiştirmek şeklinde kendini gösterebilir. Bu bir dengesizlik değil, yeni denge oluşumudur. Bunun üzerine çatışma algısı da yön değiştirebilir veya ertelenip öne çekilebilir.

Güçler dengesi tek başına kalabilseydi pek tabii politik düzende uzun süreli kararlı dönemler görülebilirdi. Nitekim tarihte buna göre örnekler de vardır. Ancak meşru devletler kendi başlarına çıkar çatışması süreçlerine dahil olarak fırsatını buldukça inisiyatifle duruma müdahil olmaktadırlar.

Bu durum yumuşak güç unsurlarının ve asimetrik planlama kolaylıklarının planlanabildiği günümüzde çatışmaları belli coğrafyalarda kendi karakterinde sistemleştirmektedir. Eğer kültürlerarası dengesizliklerin çatışma konusu olarak belirginleştirildiği bir dönemi işaret edecek olursak, dengesizlikleri etkileyebilecek her tür yöntemin kullanım kolaylığı bulabilmesi, çatışmanın da durmaksızın sürebileceği ihtimalini güçlendirmektedir.

Yukarıdaki açıklama bizi uzun savaş tanımının prensipteki doğruluğuna itmektedir. Uzun savaş yaklaşık bundan on yıl önce Jacquelyn K. Davis* tarafından güncellenerek tanımlanmıştır. Amerika böylesi bir savaşa göre kendine plan yapmış ve “Uzunca süre bu iş bitmeyecek, politikanı buna göre belirle ve silahlanmanı buna göre yapılandır…” demiştir.

Tanımın sebebi bakımından itirazım “İslam” kavramının istismarı üzerinedir. Ama bu onların tasalandığı bir konu değildir, üstelik bu kozu onlara veren de Müslümanlardır. Sonuçta (maalesef) insanlık inanç konusunu insan öldürmenin bir sebebi yapabilecek bir aşamaya getirildi, inançlarını bir tür silaha dönüştürdü. Bu kabul edilebilir bir konu değildir.

Ancak, bu derin mesele bir yana, salt çatışma teorisi bakımından düşünülürse, uzun savaş düşüncesinin prensipteki isabetliliğini tartışılmaz buluyorum. Çünkü her yerde öyle ama özellikle bu coğrafyadaki toplumların ürettikleri değerler doğal biçimde çatışmanın sürekliliğini zorunlu kılmaktadır. Coğrafyaya bakın: Krallık-despotluk, Şiilik-Sünnilik, Dar-ül harp ve Evanjelizm düşünceleri, Yahudilik-Müslümanlık, Yahudi-Filistin sorunu, devletlerin siyasi sınırlarının Dünya Savaşı sürecinde belli bir çıkara göre çizili olması, doğal kaynaklar, enerji meseleleri, bazı topluluklarca terörün bu denli yöntem halinde benimsenmiş olması, farklı eğitim yöntemleri vs. üzerinde durulan belli başlı meseleler veya meselelere kaynaklık eden detaylar.

Ortadaki tablo belli coğrafyalar, belli kültürler ve belli meşru düzenekler çerçevesinde bizleri doğal olarak çatışmanın sürekliliğini kabule itmektedir. Türkiye’nin uzak durmakta zorlandığı konu budur. Çatışma zamanın, coğrafyanın ve kullanılabilir sebeplerin inisiyatifle meşrulaştırılmasından güç almaktadır ve bu bağlamda kendi dengelerini doğurmaktadır. O halde Türkiye prensipte şunu aklında tutmalı, tercihini; güçler dengesindeki konumunu çıkarlarına göre belirginleştirmeli, bu yönde güven telkin etmeli; en az çatışma yönlü yapmalı ve çatışma kaçınılmaz olur ise ahlakilik ve asalet bağlamını göz önünde tutmalı.

Bu düşünceler kendi adına her şeyin mümkün olabildiğini açıklar. Çatışmanın konusu, içeriği, şekli, biçimi, vb. her şey baştan aşağı değiştirilebilir. İnsan buna muktedirdir. Örneğin belli açılardan zayıf kalan bir kültür, o zayıflığını giderme yolunda şanlı şerefli bir çatışma alanında kendini gösterebilir. Hatta gittiği yolda daha da zayıf düşmesi isteniyorsa, buna ancak kendisi dur diyebilir. Eğer ortada bir tuzak varsa, o tuzağa düşmeyecek olan dikkatli insanın kendisidir. Bu kendine verili akılla mümkün olabilir.

Toplumlar belli dönemlerde hesabı belli etkilerin sonucu olarak tutsak kalabilirler ama kültürler çağlar boyu tutsak kalamazlar. Kültürler iyiye yönelmeyi hedefler, çatışmanın konusu iyiye ulaşmanın yöntemine dayalı gelişir. Dünyada güçler dengesi bu bakımdan kendini gösterir; değilse bile ahlaklı liderler bunu talep etmelidirler.

İnsanın kendi kendini bilinçli kılması, eğitmesi ve gerektiğinde frenlemesi, kültürümüzde bilinen ifadeyle “nefs mücadelesi” sayesinde olur. Bu bireyin kendiyle mücadelesidir. Nefs mücadelesini içinde yapamayanlar dışarıdakilere saldırırlar, değilse başkalarına öğretmenlik yapmaya çalışırlar. Çatışma süreçlerinde bile olsa insanın kendine güvenmesi ve kaygılarının giderilmesine çaba sarf edilmesi gereklidir. Topluma, “Ben en iyisini biliyorum, ben tayin edilmiş olanım, benim söylediklerimin tersine giderseniz perişan olmayı seçmiş olursunuz…” türünden yol göstermeler, içeriğinde ve özünde ne olursa olsun, sonucunda çatışma getiren bir yaklaşımdır.

Bugünkü dünya doğaldır ki, 90’ların dünyasından dahi bir hayli farklıdır. Ancak insanlık tarihi içinde gelişim halinde taktim edilen dönemsel farklar, bir sonrakine göre hep eskide kalacağından, bize insanlığın genel gidişatına bakmamız gerektiğini hatırlatır. Mesele kazanımları not edebilmek ve kültürü buna göre geliştirebilmektir. Mesele çatışmak veya çatışmamak ise, en az çatışma ortamları için gerekli olan uygun-iklimi, habitatı tesis edebilmektir.

Günümüzde dış politika her aktör için çok dinamik durumda. Önemli değişimler yaşanıyor. Her devlet ve küresel aktör çıkarları için sahne alma peşinde. Güç dengeleri bir kurulup bir değişikliğe maruz kalıyor. Bu sürekli yenilenen ortamda en fazla kaybedenler Müslüman ülkeler oluyor.

Bugüne bakalım, Müslüman ülkeler içinde sürekli kazanan konumunda İran’ı görmek mümkün. Tarihte Pers İmparatorluğu deneyimi olan İran günümüzün güçler dengesinde yer alabilmiş bir devlet. Ortadoğu’da Şiilerin liderliğini oynamak İran’a istemese de bir kazanım sundu. Ama bu mezhepçiliğin savunulması anlamına gelmez, çatışma potansiyeli yaratıp bunun üzerinde çıkar elde etmekle açıklanabilir. Bir de Hizbullah gibi asimetrik örgütünü coğrafyada bir manivela olarak kullanması pek de hoş açıklanabilir durum yaratmamaktadır. Bu durumu İran’a sorsanız, “Yahudilerle mücadele için gerekli gördüm,” diyecektir. İran Ayetullah Humeyni’den bu yana kendine özgü bir sistem inşa yolunu seçti, stratejik hamleler yaptı, riskler aldı ve güç dengeleri bakımında kendine bir alan yarattı. Örneğin nükleer tesisleri ile küresel hassasiyeti olan ülke konumuna geldi. Ayrıca doğal gaz ve petrol rezervleri ile dünyada kendine sürekli diklenebilecek bir imkan buldu. Bu sıraladığım konular öyle veya böyle değerlendirmek mümkün ama sonuçta İran’ı “güçlü bölgesel güç” sınıfına koyuyor ve özellikle güvenlik, enerji ile politika  bakımından özellikli kılıyor.

İran’a karşın Suudi Arabistan Sünniliğin temsilcisi gibi davranış sergiliyor. Bu mezhepsel bakışı politikasında kullanıyor. “Mekke ve Medine’nin koruyucusu” olduğundan dolayı kendine Arap ve Müslüman alemi içinde ayrı bir mertebede olduğunu hissettiriyor. Bunlar politikaya bakış açılarının odağındaki başlıklardır. Yeri gelince Ortadoğu’da ılımlı İslam düşüncesinden hareketle politika yapan örgütleri destekliyorlar. Petrolleri çok ucuz maliyetli, bol ve yüksek kalitede; ana sermayeleri bu. Enerji güvenliği politikalarında Batı yanlısı görünüyorlar. Sanırım aralarında zımni bir anlaşma var; “Ben seni İsrail’den, İran’dan ve Baasçı diktatörlerden korurum, ama sen bana kapını açacaksın.” Sonuçta Suudi Arabistan doğal bakımdan görece güçlü bir devlet ama başkalarının desteğine muhtaç olduğu da açık.

Şimdi dini politikasında kullanan ve bu sıraladıklarımıza tam karşı duran bir ülkeye bakalım: İsrail örneğine. Nükleer gücü var, hem de bu bakımından gücünün ölçüsünü bilen yok. Askeri alanda, bilim ve teknolojide önemli bir ülke konumundadır. Dünya tohumu onlardan satın alıyor. Küresel finans ve ekonomik alanlarında ne yaptıklarını, hangi işbirlikleri içinde olduklarını ve nelerin üzerinde belirleyici olabildiklerini kestirebilen yok. Bırakın inanç tartışmalarını, ulusal devlet ve uluslararası sistem yapılarını savunan çoğu lider, politikacı ve akademisyen küresel uygulamaları geliştirip sinsice dünyaya zerk ettikleri endişesiyle Yahudileri tehlikeli buluyorlar. Dünya güçler dengesindeki bu yeni durumu tartışıyor. Çok güçlü lobilerle ABD başta olmak üzere çok ülkede politik güç elde ediyorlar. Küresel medya güçleri var. Mossad gibi görünmez bir eli ile istediği yerlerde asimetri yaratabilecek durumda olduğu konuşuluyor. Bu küçük ülke dünyadaki uzantılarıyla birlikte aslında “küresel bir güç” konumunda görülebilir.

Türkiye’nin durumu ise hele son süreçlere bakılırsa her yönü ile tartışmalı bir hal aldı! Çeşitli çevrelerce Türkiye’nin güçler dengesinde tereddütleri olduğu açıklandı. Osmanlı İmparatorluğu ve Halifelik deneyimini Ortadoğu’da canlandırıyor izlenimi verdi. İran gibi elinde stratejik pazarlık konusu yapabileceği argümanı olmayan Türkiye Soğuk Savaş dönemi dengeleri sağlayan “kanat ülkesi” refleksiyle tam askeri ile güçlü ülke olduğunu tekrarlayacakken bu kez ters bir durumla karşılaştı. Veya bazı iddialara göre bu konu Türkiye’ye kendi durumuyla yüzleşmesi için yaratılan bir ders oldu. Birden Büyük Ortadoğu Projeleri gibi konular tartışma konusu oluverdi. Halen Türkiye nefsi müdafaa hakkını kullanarak bir çatışma içerisindedir. Kimlere karşı? Çatışılanlara bakın;

  • Bölücü PKK ve PYD/YPG,
  • Paralel devletçi ve kaos yaratıcı FETÖ,
  • Postmodern ve küresel radikal terör örgütü DAEŞ (IŞİD/ISIS/ISIL),
  • Az da olsa DHKP-C.

Bu tehditler ve savaşmak durumunda kaldıklarımız örneğin bir Amerika, Almanya, Rusya, Çin, Hindistan, İsrail, İran, Mısır veya Suriye değildir! Bazılarının aklına, “Bu sıralananlarla mı çatışma içinde olunmalı,” şeklinde soru gelmiş olabilir. Cevap evet! Ama yöntemi farklı; tüfekle değil, politikayla, medyayla, kültürle, sporla, ekonomiyle, bilimle, teknolojiyle… Bu tür alanlarda müsabaka eksiği olursa başka hastalıklar zuhur edebilmektedir. Başka soru: Ya hasmane tutum takınanlar ne düşünürler? Açık veya gizli bir hasım bu tür hastalıkların yayılabileceği ortamları beslemese, sadece görmezden gelse, “Hiç kimsenin iç işlerine müdahale etme hakkım yok!” dese bile yeterli olur. Asıl çelişki buradadır! Kimse kimseyi doğrudan düşman ilan etmeden de rekabet sürüyor, kaybetmenin veya geri düşmenin sebepleri önce içeride aranmalıdır.

Bütün bu asimetrik örgütlerin güçler hiyerarşisi içinde karşılığını ne ile izah etmek mümkün olabilir? Sorular ve endişeler bir yana, fiilen olana bakılırsa; bir yer tutma sorunu, kafa karışıklığı ve çıkarları geciktirme (görmezden gelme veya öteleme) hali bütün bunların yaratıcı sebebi olarak açıklanmaktadır.

Türkiye için düşünülecekler hiç bilinmeyenler değildir. Kazanımların hepsinden yararlanılmalıdır ve çatışmayı en aza indirecek yöntemler hazmedilerek yaşatılmalıdır. Geçmişle çelişkiye düşmek çatışmayı artırır ve zamanla, değil uluslararası alandakileri, ülke içindeki güçler dengesini bile sorgulatır.

Türkiye için en önemli kafa karışıklığı hassas olduğu inancı ile gerçekleşmiştir. Tasavvuf ile ılımlı İslam fikrini bir görmesi onun güçler arasındaki dengesindeki yerini şüpheli hale getirmiştir. Fırsatçı kesimler bu gibi kafa karışıklıklarından çıkarları gereği somut şeyler elde etmekten ayaklarını geri tutmazlar. Bunu görememek demek politik çıkarların, doğal çatışmanın, sürekli kurulup bozulan güç dengelerinin, işi strateji ve hedef belirlemek olan insanların bilinmemesi veya inkarı anlamına gelir.

Bu yönüyle konuyu biraz daha açalım. Türkiye I. Dünya Savaşı sonlarından itibaren emperyalizmle savaşma yöntemini fiile geçirip dünyaya örneklik etmişti. Öte yandan Mısır’da Seyyid Kutup Soğuk Savaş zamanı toplumuna bilinen bir çatışmayı tekrar hatırlattı: Dar-ül harp! Ancak yöntem olarak “ılımlı İslam” düşüncesini önerdi ve Müslüman Kardeşler ile birlikte Ortadoğu’da yeni bir Sünni-Müslüman olarak emperyalizme ve Siyonizme karşı gelme sürecini başlattı. Döneminde çok şey yaşandı. Yakın zamanda Mısır’da ve pek çok Müslüman ülkesinde Arap Baharı bu düşüncelerin rüzgarı ile esmiş olabilir. Ancak radikal El-Kaide dahi Kutup’un dar-ül harp hatırlatmasının yeni yöntemini kendine göre pratikleştirdi.

Batı kültürü bu “ılımlı” tanımını çok sevdi ve Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda “radikal İslam”a alternatif olarak “ılımlı İslam”ı önermeye başladı. Şimdi çoğu kişi, “İslam’ı bu işe karıştırmayın!” ikazını yapmaya çalışıyor ama dönüp konuyu kendi içimizde yeterince tartışamıyoruz. Halbuki neden-sonuç ilişkisi bellidir.

Tartışılmasına ve hatta çatışma konusu olmasına izin verilen politikalara bakılırsa Türkiye, uğruna Kurtuluş Savaşı yaptığı özgün emperyalizmle mücadele yöntemini bir yana bıraktı ve Batı tariflerine ve Ortadoğu’daki güçler dengesine konu edebileceği inanç bağlamındaki bilinen emperyalizmle mücadele yöntemini öne aldı. Halbuki aynı jargonu kullandığı halde diğerlerine göre bütünüyle tarafsız düşünenler, “Dünya zaten dar-ül İslam’dır, dar-ül harp olamaz, harp kimin işi, savaşanlar insana tek düşman olan şeytanın hizmetine girmiş olanlardır. İnsanı insana kırdıran nedir?” demektedirler.

Eğer ortada bir çelişkiden bahsedilir ise bunun daha rahat anlatılması amacıyla aşağıya İran lideri Ali Hameney’in 29 Nisan 2013 tarihindeki İslami Uyanış ve Ulema Konferansı açış konuşmasından bir bölümü aktarıyorum: “Bu son hedef, parlak bir İslam uygarlığı yaratmaktan daha aşağı bir şey değildir. (Farklı millet ve ülkeler halindeki,) İslam ümmetinin tüm parçaları Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiş olan uygarlık konumuna erişmelidir… İslam uygarlığı dini inanç, bilgi, ahlak ve sürekli mücadele yoluyla İslam ümmetine ve tüm insanlığa ileri düşünceler ve soylu davranış kuralları armağan edebilir ve bu günümüz Batı uygarlığının payandalarını oluşturan materyalist ve baskıcı bakış açılarından ve yoz davranış kurallarından kurtuluş noktası olabilir.” Bu sözleri bugün Mısır’da, Suudi Arabistan’da ve hatta Türkiye’de benzer bakış açılarına sahip olup söylemeyecek politikacı var mıdır? Batı’nın konuya bakışı belki toptancı olacak ama bu cephedendir: Ilımlı veya radikal bu ülkelerin benzer politikacıları aynı düşünceler içinde. Durumu böyle gördüler.

Geçmiş on yılımıza ve şimdiki noktaya bakalım, çatışma haline getirilenleri belirginleştirelim: FETÖ/PDY’nı “ılımlı İslam projesi”, DAEŞ (IŞİD)’i “radikal İslam projesi” olarak tanımlanıyor (diğerlerinin sözünü etmiyorum, bilindiği gibi coğrafyada sayısız buna örnek olabilecek örgüt var). Tam da Batı’nın istediği güçler dengesi bunu açıklar; “radikalin” karşısındaki “ılımlı” çatışması ama bu çatışma Müslüman ülkelerin zararına olan türden, kendi içinde sürüp giden bir çatışma!

Bu çerçeve içerisinde bakıldığında Türkiye için öneriler şunlar:

  • İnanç üzerinden sürdürülen çatışmaların tamamen dışına çıkılması. Diplomaside olduğu gibi ülke içindeki dinamikler bağlamında da bu zemini oluşturan unsurların istismarlarını önleyici politikaların tercih edilmesi.
  • Her ne surette olursa olsun kimlik siyaseti (etnik, dini, mezhebi, vs.) yapılmasına izin verilmemesi. Özellikle Ortadoğu’daki Şii-Sünni güçler dengesinin ve ılımlı-radikal eksenli yıpratmaların dışına çıkılacak politikaların tatbik edilmesi.
  • Türkiye’nin özgün çatışma mantığıyla kat etmiş olduğu yolun hiçe sayılmaması. Bu bakımdan Cumhuriyetin kazanımlarının muhafazası. Aynı istikamette ileri demokratik adımların kurumsal ve köklü biçimde atılması.
  • Bilim ve teknolojinin ve buna esas teşkil edecek olan milli eğitimin bir kültür politikası olarak geliştirilmesi. Araştırma ve geliştirmeye dönük kurumsal yapılanmanın özellikle enstitülerde yerleştirilmesi. Asıl çatışmanın bilim ve teknoloji alanlarında kabul edilmesi. Kaynakları sınırlı olduğuna göre Türkiye’nin bilimle, teknolojiyle ve ürettikleriyle küresel anlamda güçlü olma yolunu seçmesi.
  • Ülkenin meşru güvenlik kurumlarının küresel çapta asimetrik mücadeleyi sürdürebilecek güce eriştirilmesi. Uzun sürecek bir savaşta milli yapıların kökleştirilmesi ve korunması.
  • Ülkenin her tür kaynağını stratejik hale getirebilecek ve yumuşak güç unsuru olarak seferber edilmesine imkan sağlayabilecek politikaların yürütülmesi.

Sonuçta bu yazı ile küresel ve bölgesel güçler dengesi bakımında önce tarihi gerçeklerden ve düşüncelerden gelerek bir durum tespiti ve daha sonra stratejik bir analiz yapma imkanı bulmuş olduk. Maalesef çatışma sürecek; Habil ve Kabiller, Habil gibi görünen Kabiller, Habil olmanın gerekliliklerini yerine getirmekten aciz kalanlar hiç eksik olmayacak. Amaç Türkiye’nin ihtiyacı olan istikrarı tekrar tesis edebilme ve ilelebet sürdürebilme meselesidir. Bu asil millet bunu hak etmektedir. Bugün birlik beraberlik ile içeride doğru bir ivme yakalanmıştır. İçeride ve dışarıda teröre karşı haklı bir mücadele vardır. Sıcak gelişmelerden sonuç alınır alınmaz, yarın genel durum aklı selimle ve etraflıca gözden geçirilmelidir. Çatışma kaçınılmazsa dengeler önemlidir!

* Jacquelyn K. Davis, Radical Islamies Ideologies and the Long War Implications for US Strategic Planning end US Central Command’s Operations, The Institute for Foreign Policy Analysis, IFPA, 2007.

(Görsel: Flickr, Peerapong K.)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Teröre Göre Kamu Binası Nasıl Olur

DİĞER YAZI

Ortaklarla İstihbarat Savaşı Nasıl Olur?

Güvenlik 'ın son yazıları

Ege’de Angajman

Geçtiğimiz günlerde kamuoyunu meşgul eden ve sürebileceği değerlendirilen, Yunanistan hava savunma sistemlerinin düşmanca muamele olarak işaret

Yunanistan ile Kritik Dönem

Yunanistan ile ne zaman ilişkilerimiz iyi oldu ki, diyeceksiniz. Olmadı. Hatta askeri gerginlikler yaşandı, eller tetikte