gercek-ne
Gerçek Ne?

Gerçek Ne?

586 Tıklama
21 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yola akıldan ve nörondan çıkıp gerçeklerle ilgili tepkimizi ortaya koyana dek ilerleyelim, neler olduğuna bakalım. Kendimizden çok eminiz, özgüvenimiz ortada ama bu yeterli oluyor mu? Hatta toplum olarak gerçeklikler hangi süreçlerde başkalaşıyor? Çok ciddi toplumsal tercihler içinde bulunurken, bireyler seçim yaparken neyi gözetirler? Bireylerin ve toplumların inandıklarını zannettiklerinin nişlerle ilişkisi nedir? Ortadoğu’da niş-inanç-siyaset örgüsü nasıl kurulur? Sonuçta size değerli bir formül sunacağım, ister kendinizi koruyun, isterseniz uygulayın!

Nöronlar-arası iletişimde hassas noktalar vardır. Buna göre insan bir fiili bir kere yaptıktan sonra ona ait tecrübeyi aklının bir köşesine yazar. Bir sonrakini yaparken bu tecrübeyi kullanır. Hatta daha önce öğrenilmiş bir şeyle karşılaşıldığında, ilk olandan farklı, bireyin otomatik bir biçimde hareket etmesi söz konusu olur. Nöronlar yapılacak olanı bilir. Beyne bile sormaz. Olduğu yerde, uyarı alan nöronda olay ya ilk öğrenilen muamelesi görür ya da tecrübe edilmiş muamelesi. Otomatik biçimde işler itina ile yapılır. Bu arada bilinç ilk karşılaşılacaklar için dikkat sarf etmeye devam eder. Bu aslında bir kapasite kullanımı ve enerji tasarrufu konusudur. Beyin her bir nöronu ile kapasite ve enerji tasarrufu işlerini mükemmel biçimde yöneten merkezdir.

Öğrenciler okulda sürekli soru-cevap örgüsü içinde öğrenmelerini sürdürürler. Çoğu bilgi onlar için yenidir. Laboratuvarlarda deneyler yapılır, notlar tutulur. Süreçte not alınmış veri üzerine deneyi yapanın aklı bu andan sonra ilk defa gözlem yapan biri durumunda değildir. Gerçekler de böyledir. Bir kere gerçekle karşılaşan kişi o olguyu bilincine kaydeder. Nöronlar gerçeği kendince not eder ve başka gerçeklerle ilişkilendirir. Hatta simülasyonlar yapar ve simülasyon kayıtlarını da sanki yaşanmış gibi kaydeder. Simülasyonların çoğu yapaylık üretir. Aklın içindekiler; denenmişler, gerçekler, yeni öğrenilenler, düşünülenler, simülasyonlarla geliştirilenler olarak çeşitlenir. Zaman içinde en eskilerden kullanım alanı bulunmayanlar daha derinlere gömülür. Aynı gerçekle karşılaşıldığında derinlerden arayıp bulunacağına bilgi yeni karşılaşılıyormuşçasına ilk bilgi muamelesi görür. İşte bu durumda insan aynalanma olayını yaşar. “Ben bu anı daha önce yaşamış mıydım acaba?” diye bir sorunsal duruma tanık olur. Olup biten kişiden kişiye değişmekle birlikte genelde gerçek bile olsa başkalaştırılmaya açık bir alanı temsil eder.

İlginçtir ki bu konu inanç merkezli anlatımlara da etki edecek mahiyettedir. Çünkü çoğu halde birey aklına kaydettiği bilgiyi içselleştirdikçe sahiplenir, nöronları o bilgiyi kendi doğal genetik kodu gibi tanımaktadır. Eğer kişi daha sonra benzer bir durumla karşılaştığında bir öncekine göre kendisine, “Bu yaşadığın bir kurgu, yalanla dolu,” dense de büyük olasılıkla kabul etmeyecektir. “Bu gerçek ve ben buna inanıyorum,” deme olasılığı yüksektir.

Hugo Mercier ve Dan Sperber’in The Enigma of Reason adlı eserinde konu bireysellikten de ötelere taşınıyor. Çünkü insan tanımlanırken bir “kooperatif varlık” şeklinde ifade ediliyor. Bu aslında çok şey demek oluyor: Nöronlar benlik (yani nefs) içinde özgün işletimlerde bulunuyorlarken, birlikte yaşadıkları başka benlerinkilerle de (yani nüfus olarak) ilişki içinde oluyorlar. Bu, karşılıklı göz göze gelince veya el ele tutuşunca bir biçimde açıklanabilen aktarımlar ve ilişkiler şeklindedir. Ama ilginç olanı, insanlar örneğin bir derslikte olsunlar, ortam her birine bir tür gerçeklik, inanç, belli açıdan okuma ve aklı bir biçimde kullanma alışkanlığı katıyor.

Eğer ortamı derslik değil de başka topluluk halinde yapılanların mekanına uyarlarsanız çok değişik noktalara ulaşırsınız. Bir tekkede meydana gelen huşu sadece serotoninin verdiği mutlulukla sınırlı kalmaz. Dahası ortamdaki bilgilerin yanı sıra tepkilere sebep olan tavırların kaydı bilinçaltına nakşolur. Buradan şunu açıkça söylemek mümkündür, dünyanın neresinde olursa olsun bu gerçeği konu edebilirsiniz: Aynı tarikatın müritlerinin birbirlerine pek çok bilgiyi doğrudan aktarmasalar da inançları bağlamında ortak tepki vermelerinin hiç de garipsenecek tarafı yoktur. Tarikat mantığı böyledir. Moon Tarikatı, Ku Kluks Klan veya başkalarında kendi toplulukları içindeki aktarımlar ve iletişim modeli böylesine işler.

Somut gerçekler üzerine olan sabit kanaatler için söylenebilecekler bellidir. Burada asıl olan soyutluklar olmalıdır. Zira bir grup tarafından aynı şartlarda soyut mantıksal sorunlara bakış açısı veya daha önce karşılaşılmamış bilgilere verilen tepkiler yorumlanabilir halde görülmektedir. Buna göre insanlardaki ilk basamak nişler ile ikinci basamak nişlere bakılır. İlk basamak nişlerde bireyin toplum olarak yapmak zorunda olduğu barınma, korunma, üreme alışkanlıkları ve ihtiyaçları karşılama biçimleri yer alır. İkincisi ise daha özele dönüktür ve bu çerçeveyi biraz daha sıkılaştırır mahiyettedir; örneğin sürekli kaygılanma, bilgileri doğrulama ihtiyacı duyulması, iletişimde ilk tepki olarak (örneğin) reddetme ile sınama yapılması, önyargılı davranış kalıplarının öncelik alması…

Bir topluluk düşünün, onlara ölüm cezası hakkında kanaatlerini sordunuz, ilk olarak güvenlikleri bakımından kendi yaşamışlıklarının ve öğrendiklerinin ortak noktaları gereğince bir gerçek tepki doğacaktır; ikincisi, eğer yaşadıkları ortamda ölüm cezası diye bir şey olmazsa varlıklarının tehdit altına gireceğini bir zorunluluk olarak kaydedecektir. Bu hayati durum onlar tarafından “sıkı sıkıya koruması gereken inançlar” haline dönüşecektir.

Demek ki ikinci tür niş üzerinde oynayanlar işi iyi biliyorlar! Unutulmasın, inançlar istismara açık alanlardır.

Aşırı duygusal toplumlarda işler bir derece daha hassastır. Ortadoğu’da toplumlar genellikle bu sınıftandır. Tepkiler ikinci derecedeki sıkılaştırılmış nişlerin bizlere çok tutucu önyargılarla betimlenebileceğini açıklar. Tutucu toplumlardaki bu hassas duygusallık karşılaşılan gerçekliklere olan bakış açılarını tamamen olağan dışı çizgilere taşıyabilir. Bu sonuç diğer bir kooperatif tarafından benimsenmeyecek tarzda olabilir ve bu durum iki tarafı istemeseler ve birbirlerine coğrafi olarak yakın dursalar da aklen hasım olmalarını doğallaştıracak mahiyete dönüşür.

Bu tür ayrımlar işi bilenlerce istendiğinde kullanılabilir. Örneğin siyasetçiler doğal tepkileri ile bu sıkılaştırılmış nişler üzerinden kendi propagandalarını yapabilirler. Örneğin toplum, demokratik yöntemle evet-hayır bağlamlı oy kullanımında bu tür seçimlerin kendi gerçekliğinden daha çok hissettirdikleri soyut gerçekliklerin akla getirilmesiyle yönlendirilebilir.

Bu çok karmaşık gibi gelen ifadeyi güncel bir meseleye uyarlarsak durum şöyledir: Türkiye’de bir anayasa referandumu yapılacak. Aslında evet ve hayır demenin kendi gerçek anlatımında teknik birçok gerçeklikle ilgisi olduğu aşikardır. Örneğin evet dendiğinde yönetim başkanlık sistemine geçeceği, hayır dendiğinde ise mevcut parlamenter yapı ile devam edileceği ve başbakanlık sistemi durumunu muhafaza etmiş olacağı bellidir. Ama tartışılan gerçeklikte böyle bir durum yoktur. Soyut anlatımlar vardır: Vatan, millet, düşmanlık, terör, savunma, koruma içgüdüsü… Her iki siyasi kutup (evetçi-hayırcı) da diğerini bekaya kasteden taraf olarak işaretlemektedir. Topluluklar daha çok duygusal propagandalarla beslenmektedirler.

Bu farklı bakış açısını pekiştirmek isteyenler ise yöntem olarak asıl yapılması gereken tavrı ve açıklamayı bir türlü yapmak istemezler. Örneğin, “Demokrasi budur, anayasa şudur, kanunda değişiklik şöyle yapılır, başkanlık sisteminin avantaj ve dezavantajları şunlardır…” Bunlar denmez. Ya ne denir? Örneğin, bir taraf Türkiye’de yaşanan o başörtüsü konusunu dile getirir. Ölülerin defin işlerinin önemi hatırlatılır. Köy ve kasabalarda iş daha da derinlere iner ve alışkanlıkların farklarına dayalı olarak ev ziyaretlerindeki ikna konuşmalarında hatırlatmalar yapılır; örneğin alaturka tuvaletlerin yararlarını açıklarlar, bunu inançlı insanın taharetlenmesi ile ilişkilendirirler, vs… Diğer taraf sanatın ve sanatçının haklarının ellerinden alındığını açıklar, üniversitelerde bilim yapmak isteyen gençlerin önündeki engelleri anlatır.

Peki, bu yapılan tam olarak nedir? Bunun bir tanımı var mı? Steven Sloman ve Philip Fernbach yaptığı araştırmalar sonucunda buna bir isim takmış, “açıklayıcı derinlik yanılsaması” demektedirler.

Diyelim bir coğrafyadaki insanların ülkelerine ayrılıkçı yöntemlerle başkaldırmasını gözlediniz. Biliyor musunuz, aslında onların liderleri bilerek veya bilmeyerek ama bütünüyle açıklayıcı derinlik yanılsaması ile soyut gerçeklikleri inanca dönüştürmekte, hem de hiç tahmin etmeyeceğiniz bilgileri kullanarak?

Bunun için yöntemlerin bir derece daha ileri götürülebildiği bu teknolojik ve yaygın sosyal medyanın bıçkın ortamındaki taktikleri de üzerine ilave ederseniz, bu tür propagandaların etkisini ve alanının genişliğini anlamamız daha da mümkün hale gelecektir.

Sosyal medyanın küfür ve şiddet dili çok etkilidir. Evet-hayır bağlamındaki tercihleri öylesine etkilerler ki, aslında küfürle ve şiddet ifadeleriyle yapılan iletişimde duygusallık çok daha derinden uyarılmış olur. Esas meselede teknik dilde bir anlayış birliği olsa bile böylesi tahrik edilmiş ortamlarda taraf olma ölçütleri küfre ve şiddet içeren ifadelere dayalı olarak yönlendirilebilmektedir. Bu durumda gerçeklik olgusu tamamen farklı bir şekle dönüşebilmektedir. Biliyorum, şimdi bana bu bilgi toplumunda nasıl olur da tuzağa düşülür diyeceksiniz. Evet böyle kolay duygusal etkilemelerle çok ciddi durumlarda tercihlerin yolu değiştirilebilir.

Kullanılan gereç ne olursa olsun, asıl formül şudur: İkincil nişleri analiz, duyguya hitap, açıklayıcı derinlik yanılsaması, küfür ve şiddet baskılaması gibi süreçlerin işlenmesini müteakip buradan sonuç olan kendini koruma içgüdüsüne çıkılacak. Dedim ya ister korunun, ister kullanın!

Bilginin akıl içinde ne tür işlevlere tabi olduğunu ilk paragraflarda açıklamıştım. İlk karşılaşılan bilgiyi nöronlar elbette alırlar. Ama üzerinden artık çok şey geçmiştir. Bu bir tür “kafa karışıklığı hali” olmaktan da öte noktalardadır; belki “duygu karışıklığı hali” dense daha kolay kabul edilebilir olacaktır. Bilgi toplumunun akıllı gereçleri kullanılıyor, televizyonda konuşmacılar dinleniyor, sürekli tweet’ler atılıyor, paylaşımlarda abesle iştigal var… Hepsi iyi de kolay yazılıp çizilen, derinlemesine düşünmeyi bir yana koyan, küfürle karıştırılan, tepkisel yorumları öne çıkaran her tür basit bilgi asıl bilginin üzerine koyu bir katman gibi örtülüveriyor. Konu siyaset ise liderlerin bu tür konuşmaları söz konusu oluyor, toplum da bunu türeterek meseleyi genişletiyor.

Bir topluluğa sorun, “Liyakat iyi bir şey mi?” diye. Eğitimli biriyse elbette iyi diyecektir. “Ülkede liyakat bir tarafa konuyor, bunu biliyor musun?” diye ikinci soruyu sorun. “Bu beni ilgilendirmez,” biçiminde karşılık alacaksınız. “Sizi asıl ne ilgilendirir?” diye sorarsanız, bu kez sonuç ifadesi olabilecek bir gerçekle karşılaşacaksınız: “Benim başım belaya girmesin, bugün için bana daha çok gerekli olan şey bu!” Demek ki birey duygularıyla bakarak “beladan uzak durma” veya “belayı alevlendirme” türünden işlere daha meyilli görünmektedir ve Bilgi Çağı buna daha fazla hizmet etmektedir.

Avrupa’da ve Amerika’daki aşırı milliyetçi mihrakların daha da güçlenmesindeki asıl mesele tam da bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Bu çağda insanlar kendilerini duygu ile yüklemekte, bela ile ilgilenmekte, bilgi çağının nimetleri ile beslemektedir. Nüfus ve çıkarcılık arttıkça bu eğilimler daha da artacaktır.

Demek ki karşılaşılan şey her ne ise; insanın doğası ile ilgilidir ve zamanın gerçeğidir. Bireyler kendilerini korumalılar. Çünkü aklı birey (her bir nefs) üretip taşıyor. Beklenti şudur, dışarıdaki toplumlara saldırmak, kınamak, düşmanlaştırmak, ötekileştirmek yerine önce aidiyet duydukları toplumlarını sorgulamalılar. İnsanlar bu duygusal şartlarda taraf oluyorlar. Peki, tarafların akıllarındakiler neler? Çok kolay: Çoğu soyut ve biraz da yapay şeyler. Evet, bizim gerçek bildiklerimizin içindekiler çoğunlukla soyuttur. Soyutluk ise bireyin yolunu sırat köprüsüne çıkarır. Takva sahibi olmak yani muttakilik bu gibi konularda sorumluluk duymak ve hesap verebilir olmakla ilgilidir. Sakın unutulmasın, bunlar bilinmeyen şeyler değildir!..

(Görsel: Flickr, UN Photo/Shareef Sarhan, Scenes from Gaza After Israeli Air Strikes, 17 July 2014, Gaza, Photo # 595260)

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Aklî Siyaset ve Güvenlik

DİĞER YAZI

Evet mi, Hayır mı?

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi