evet-mi-hayir-mi
Evet mi

Evet mi, Hayır mı?

Okuyucu

Bireylerin ve toplumların seçimleri hangi adımlar sonrası oluşuyor? ‘Evet-hayır’ sorusu gerçek bir değerlendirme ile mi cevaplanır, yoksa soyutlamaların baskın olduğu insana özgü bir yöntemle mi? İnsanın yapısından, karar verme mekanizmasından, duygularından ve karşısındaki gerçekliklerden yola çıkarak mevcut süreçleri inceleyelim. Hem problemi biraz daha Ortadoğu özeline indirgeyelim. Bu yazı politika konusu olabilir ama aslında insanla ilgilidir. Uzun bir yazı olacak, sıkı durun!

Bugün Avrupa’da ve Amerika’daki aşırı milliyetçi mihrakların daha da güçlenmesindeki asıl mesele tam da bu aradığımız insana özgü temel gerçeklikten kaynaklanmaktadır. Asıl mesele aklen kutuplaşma ve keskinleşme eğiliminin devam etmesidir ve psikolojik olarak daha çok stres yüklenmenin bize yarar getirmeyeceği gerçeğidir. Bu gelişmeler bir hayli endişe vericidir. Ancak buraya gelmeden önce meselenin analizini insanın özelliklerine bakarak geliştirelim.

Nöronlar-arası iletişimde hassas noktalar vardır. Buna göre insan bir fiili bir kere yaptıktan sonra ona ait tecrübeyi aklının bir köşesine yazar. Bir sonrakini yaparken bu tecrübeyi kullanır. Hatta daha önce öğrenilmiş bir şeyle karşılaşıldığında, ilk olandan farklı, bireyin otomatik bir biçimde hareket etmesi söz konusu olur. Nöronlar yapılacak olanı bilir. Beyne bile sormaz. Olduğu yerde, uyarı alan nöronda olay ya ilk öğrenilen muamelesi görür ya da tecrübe edilmiş muamelesi. Otomatik biçimde işler itina ile yapılır. Bu arada bilinç ilk karşılaşılacaklar için dikkat sarf etmeye devam eder. Bu aslında bir kapasite kullanımı ve enerji tasarrufu konusudur. Beyin her bir nöronu ile kapasite ve enerji tasarrufu işlerini mükemmel biçimde yöneten merkezdir.

Öğrenciler okulda sürekli soru-cevap örgüsü içinde öğrenmelerini sürdürürler. Çoğu bilgi onlar için yenidir. Laboratuvarlarda deneyler yapılır, notlar tutulur. Süreçte not alınmış veri üzerine deneyi yapanın aklı bu andan sonra ilk defa gözlem yapan biri durumunda değildir. Gerçekler de böyledir. Bir kere gerçekle karşılaşan kişi o olguyu bilincine kaydeder. Nöronlar gerçeği kendince not eder ve başka gerçeklerle ilişkilendirir. Hatta simülasyonlar yapar ve simülasyon kayıtlarını da sanki yaşanmış gibi kaydeder. Simülasyonların çoğu yapaylık üretir. Aklın içindekiler; denenmişler, gerçekler, yeni öğrenilenler, düşünülenler, simülasyonlarla geliştirilenler olarak çeşitlenir. Zaman içinde en eskilerden kullanım alanı bulunmayanlar daha derinlere gömülür. Aynı gerçekle karşılaşıldığında derinlerden arayıp bulunacağına bilgi yeni karşılaşılıyormuşçasına ilk bilgi muamelesi görür. İşte bu durumda insan aynalanma olayını yaşar. Olup biten kişiden kişiye değişmekle birlikte genelde gerçek bile olsa başkalaştırılmaya açık bir alanı temsil eder.

İlginçtir ki bu konu inanç merkezli anlatımlara da etki edecek mahiyettedir. Çünkü çoğu halde birey aklına kaydettiği bilgiyi içselleştirdikçe sahiplenir, nöronları o bilgiyi kendi doğal genetik kodu gibi tanımaktadır. Eğer kişi daha sonra benzer bir durumla karşılaştığında bir öncekine göre kendisine, “Bu yaşadığın bir kurgu, yalanla dolu,” dense de büyük olasılıkla kabul etmeyecektir. “Bu gerçek ve ben buna inanıyorum,” deme olasılığı yüksektir.

Hugo Mercier ve Dan Sperber’in The Enigma of Reason adlı eserinde konu bireysellikten de ötelere taşınıyor. Çünkü insan tanımlanırken bir “kooperatif varlık” şeklinde ifade ediliyor. Bu aslında çok şey demek oluyor: Nöronlar benlik içinde özgün işletimlerde bulunuyorlarken, birlikte yaşadıkları başka benlerinkilerle de ilişki içinde oluyorlar. Bu, karşılıklı göz göze gelince veya el ele tutuşunca bir biçimde açıklanabilen aktarımlar ve ilişkiler şeklindedir. Ama ilginç olanı, insanlar örneğin bir derslikte olsunlar, ortam her birine bir tür gerçeklik, inanç, belli açıdan okuma ve aklı bir biçimde kullanma alışkanlığı katıyor.

Eğer ortamı derslik değil de başka topluluk halinde yapılanların mekanına uyarlarsanız çok değişik noktalara ulaşırsınız. Bir tekkede meydana gelen huşu sadece serotoninin verdiği mutlulukla sınırlı kalmaz. Dahası ortamdaki bilgilerin yanı sıra tepkilere sebep olan tavırların kaydı bilinçaltına nakşolur. Buradan şunu açıkça söylemek mümkündür, dünyanın neresinde olursa olsun bu gerçeği konu edebilirsiniz: Aynı tarikatın müritlerinin birbirlerine pek çok bilgiyi doğrudan aktarmasalar da inançları bağlamında ortak tepki vermelerinin hiç de garipsenecek tarafı yoktur. Tarikat mantığı böyledir. Moon Tarikatı, Ku Kluks Klan veya başkalarında kendi toplulukları içindeki aktarımlar ve iletişim modeli böylesine işler.

Somut gerçekler üzerine olan sabit kanaatler için söylenebilecekler bellidir. Burada asıl olan soyutluklar olmalıdır. Zira bir grup tarafından aynı şartlarda soyut mantıksal sorunlara bakış açısı veya daha önce karşılaşılmamış bilgilere verilen tepkiler yorumlanabilir halde görülmektedir. Buna göre beşer için ilk basamak nişler ile ikinci basamak nişlere bakılır.

  • İlk basamak nişlerde bireyin toplum olarak yapmak zorunda olduğu barınma, korunma, üreme alışkanlıkları ve ihtiyaçları karşılama biçimleri yer alır.
  • İkincisi ise daha özele dönüktür ve bu çerçeveyi biraz daha sıkılaştırır mahiyettedir; örneğin sürekli kaygılanma, bilgileri doğrulama ihtiyacı duyulması, iletişimde ilk tepki olarak (örneğin) reddetme ile sınama yapılması, önyargılı davranış kalıplarının öncelik alması…

Bir topluluk düşünün, onlara ölüm cezası hakkında kanaatlerini sordunuz, ilk olarak güvenlikleri bakımından kendi yaşamışlıklarının ve öğrendiklerinin ortak noktaları gereğince bir gerçek tepki doğacaktır; ikincisi, eğer yaşadıkları ortamda ölüm cezası diye bir şey olmazsa varlıklarının tehdit altına gireceğini bir zorunluluk olarak kaydedecektir. Bu hayati durum onlar tarafından “sıkı sıkıya koruması gereken inançlar” haline dönüşecektir.

Lütfen bu arada düşünün, siyasilerin konu ettikleri neler? Örneğin daha geçen gün bir lider parti meclisi konuşmasında ölüm cezasını gündeme getiren bazı açıklamalar yaptı. Konu başka bir amaçla söylendi. Bu belli. Ama konuşma bütününü izleyenin beyninde bu ayrıdır diye bakılmaz. Bir bütün kavrayış ortaya çıkar. Hatta dinleyici kendine dönük soruyu, vazifeyi, tercih konusunu hatırlar ve “Şimdi ben bunu yapmalıyım,” şeklinde bir tavra kadar kurguya sebep olur. ‘Evet-hayır’ sorgusunda bu tip konular önemsenir. Bu ikincil nişleri öne çıkaran bir örnektir.

Demek ki ikinci tür niş üzerinde oynayanlar işi iyi biliyorlar! Unutulmasın, inançlar istismara açık alanlardır. İmana dönük inanç alanı ile olgulara inanmak birbiri içine sokulduğunda toplumun değer yargıları üzerinden sonuç alınmaya başlanmış olur. İdamın yararlı olacağına inanmak tamamen beşerî bir olgudur ama imanla, vatan sevgisiyle, varlık konusuyla ilişkilendirilirse konu çok sivri bir hal alır. İkincil nişlerin siyasi malzemeye dönüştürülmesi bir tercihtir, iddia edilen doğru da olabilir. Ama burada söylenen konunun ne anlama geldiğiyle alakalıdır.

Aşırı duygusal toplumlarda işler bir derece daha hassastır. Ortadoğu’da toplumlar genellikle bu sınıftandır. Tepkiler ikinci derecedeki sıkılaştırılmış nişlerin bizlere çok tutucu önyargılarla betimlenebileceğini açıklar. Tutucu toplumlardaki bu hassas duygusallık karşılaşılan gerçekliklere olan bakış açılarını tamamen olağan dışı çizgilere taşıyabilir. Bu sonuç diğer bir kooperatif tarafından benimsenmeyecek tarzda olabilir ve bu durum iki tarafı istemeseler ve birbirlerine coğrafi olarak yakın dursalar da aklen hasım olmalarını doğallaştıracak mahiyete dönüşür.

Bu tür ayrımlar işi bilenlerce istendiğinde kullanılabilir. Örneğin siyasetçiler doğal tepkileri ile bu sıkılaştırılmış nişler üzerinden kendi propagandalarını yapabilirler. Örneğin toplum, demokratik yöntemle ‘evet-hayır’ bağlamlı oy kullanımında bu tür seçimlerin kendi gerçekliğinden daha çok hissettirdikleri soyut gerçekliklerin akla getirilmesiyle yönlendirilebilir.

Bu çok karmaşık gibi gelen ifadeyi güncel bir meseleye uyarlarsak durum şöyledir: Türkiye’de bir anayasa referandumu yapılacak. Aslında ‘evet’ veya ‘hayır’ demenin kendi gerçek anlatımında teknik birçok gerçeklikle ilgisi olduğu aşikardır. Örneğin ‘evet’ dendiğinde yönetim başkanlık sistemine geçeceği, ‘hayır’ dendiğinde ise mevcut parlamenter yapı ile devam edileceği ve başbakanlık sistemi durumunu muhafaza etmiş olacağı bellidir. Ama tartışılan gerçeklikte böyle bir durum yoktur. Soyut anlatımlar vardır: Vatan, millet, düşmanlık, terör, savunma, koruma içgüdüsü… Her iki siyasi kutup (evetçi-hayırcı) da diğerini bekaya kasteden taraf olarak nitelemektedir. Topluluklar daha çok duygusal propagandalarla beslenmektedirler. Siyasette ve propagandada bu konu doğaldır.

Bu farklı bakış açısını pekiştirmek isteyenler ise yöntem olarak asıl olanla ilgilenmezler. Örneğin, “Demokrasi budur, anayasa şudur, kanunda değişiklik şöyle yapılır, başkanlık sisteminin avantaj ve dezavantajları şunlardır…” Bunlar denmez. Ya ne denir? Düşünüldüğünde konu tekniktir: Örneğin, bir taraf Türkiye’de yaşanan o başörtüsü konusunu dile getirir. Ölülerin defin işlerinin önemi hatırlatılır. Köy ve kasabalarda iş daha da derinlere iner ve alışkanlıkların farklarına dayalı olarak ev ziyaretlerindeki ikna konuşmalarında hatırlatmalar yapılır; örneğin alaturka tuvaletlerin yararlarını açıklarlar, bunu inançlı insanın taharetlenmesi ile ilişkilendirirler, vs…

Liderlerin yaptıkları her bir konuşmada daha üst düzey konular yer alır. Örneğin Kandil, terör, PKK, bölücülük, FETÖ, gibi örnekler gündeme getirilir. İnsanların beyinleri doğrudan bu hassas konulara yönlenirler. Ülkenin selameti, sevgi, barış, birlik-beraberlik, güven ve istikrar gibi anlatımlar ise bir olgunun karşısına diğer olgu konarak ‘hayır’ cevabının karşısına ‘evet’ veya ‘siyah’ bakışın karşısına ‘beyaz’ konması biçimindedir. Bakarsanız bunların her biri somut vakıadır. Ülke güvenliği için bütün bu tehditler mevcuttur. Mahkemeler bu somut vakıalara ilişkin kararlar vermektedir. Konunun bu boyu böyledir.

Diğer taraf örneğin sanatın ve sanatçının haklarının ellerinden alındığını açıklar, üniversitelerde bilim yapmak isteyen gençlerin önündeki engelleri anlatır. İşsizliği gündeme getirir. Bu hafta yine parti meclisi konuşmasında başka bir lider işsizlik konusunu ön plana çıkarmıştı. Rakamlar vererek bu konuyu somutlaştırmıştı. Ama ‘evet-hayır’ meselesine bütüncül bakan dinleyici bu somut verilerle hareket etmeyecek, kendi cevaplayacağı soruya bağlı soyutluk bağlamında etkilenecektir. Bu kutupta ortaya konan argümanda örneğin özgürlük, eşitlik, aş-iş, vs. nişleri vardır.

Peki, bu yapılan tam olarak nedir? Teknik olarak bunun bir tanımı var mı? Steven Sloman ve Philip Fernbach yaptığı araştırmalar sonucunda buna bir isim takmış, “açıklayıcı derinlik yanılsaması” demektedirler.

Diyelim bir coğrafyadaki insanların ülkelerine ayrılıkçı yöntemlerle başkaldırmasını gözlediniz. Aslında onların liderleri bilerek veya bilmeyerek ama bütünüyle açıklayıcı derinlik yanılsaması ile soyut gerçeklikleri inanca dönüştürmekteler, hem de hiç tahmin etmeyeceğiniz bilgileri kullanarak. Gösterilen örneklerdeki soyutluklar da tam bu yöndedir. Öyleyse konuyu “açıklayıcı derinlik yanılsaması” şeklinde görmek doğru olacaktır. Oy vermeye giden halkın düşüncesinde gerçekliklere karşılık gelecek açıklamalar bunlar olacaktır. Seçimini de buna bakarak yapacaktır, anayasanın teknik yönlerinden ziyade bu bağlamlar göz önünde olacaktır.

Bunun için yöntemlerin bir derece daha ileri götürülebildiği bu teknolojik ve yaygın sosyal medyanın bıçkın ortamındaki taktikleri de üzerine ilave ederseniz, bu tür propagandaların etkisini ve alanının genişliğini anlamamız daha da mümkün hale gelecektir.

Sosyal medyanın küfür ve şiddet dili çok etkilidir. ‘Evet-hayır’ bağlamındaki tercihleri öylesine etkilerler ki, aslında küfürle ve şiddet ifadeleriyle yapılan iletişimde duygusallık çok daha derinden uyarılmış olur. Esas meselede teknik dilde bir anlayış birliği olsa bile böylesi tahrik edilmiş ortamlarda taraf olma ölçütleri küfre ve şiddet içeren ifadelere dayalı olarak yönlendirilebilmektedir. Bu durumda gerçeklik olgusu tamamen farklı bir şekle dönüşebilmektedir.

Biliyorum, şimdi bana bu bilgi toplumunda nasıl olur da tuzağa düşülür diyeceksiniz. Evet, böyle kolay duygusal etkilemelerle çok ciddi durumlarda tercihlerin yolu değiştirilebilir.

Kullanılan gereç ne olursa olsun, toplumların kendi algılarındaki oluşumlar ve dışavurumlar için asıl formüle bakalım.

Siyasi kutuplar için: [İkincil nişleri analiz, duyguya hitap, açıklayıcı derinlik yanılsaması, şiddet baskılaması = Bireyin kendini koruma içgüdüsü]

Sosyal medya kullanan taraftarlar için: [Nişleri tahrik ve duyguya hitap, açıklayıcı derinlik yanılsaması, küfür ve şiddet baskılaması = Bireyin kendini koruma içgüdüsü]

Dedim ya ister korunun ister kullanın! Ama sonuç olarak bireylerin bilinçaltında sürekli en derin beklenti olan “kendini koruma” içgüdüsü vardır.

Siyasi kutuplar için: [İkincil nişleri analiz, duyguya hitap, açıklayıcı derinlik yanılsaması, şiddet baskılaması = Bireyin kendini koruma içgüdüsü]

Sosyal medya kullanan taraftarlar için: [Nişleri tahrik ve duyguya hitap, açıklayıcı derinlik yanılsaması, küfür ve şiddet baskılaması = Bireyin kendini koruma içgüdüsü]

Bilginin akıl içinde ne tür işlevlere tabi olduğunu ilk paragraflarda açıklamıştım. İlk karşılaşılan bilgiyi nöronlar elbette alırlar. Ama üzerinden artık çok şey geçmiştir. Bu bir tür “kafa karışıklığı hali” olmaktan da öte noktalardadır; belki “duygu karışıklığı hali” dense daha kolay kabul edilebilir olacaktır. Bilgi toplumunun akıllı gereçleri kullanılıyor, televizyonda konuşmacılar dinleniyor, sürekli tweet’ler atılıyor, paylaşımlarda abesle iştigal var… Hepsi iyi de kolay yazılıp çizilen, derinlemesine düşünmeyi bir yana koyan, küfürle karıştırılan, tepkisel yorumları öne çıkaran her tür basit bilgi asıl bilginin üzerine koyu bir katman gibi örtülüveriyor.

Atılan tweet’lerden rasgele örnekler göstermek isterdim. Ama küfür ve tehdit dolu kelimeleri buraya listelemiş olurum ki bu bana göre yanlıştır. Bunun yerine sizlerin bakmasını isteyeceğim. Göreceksiniz ki topluluklar tarafından; “… darp, başkaldırma, ölüm, çatışma, vatan, sevgi, Kürt, idam, savaş, Allah-u Ekber…” böylesi birçok sözcük kullanılıyor. Ayrıca buraya temaları işaret etmek için sosyal medyada dolaşan bir iki örnek resim de koymak isterdim. Bunu da siz bakın diye geçiyorum. “Vatan, bayrak, sancak, ezan, ecdat, Osmanlı, din adamı…” bu tip nişleri göreceksiniz. Her ne ise görülüyor ki kullanılan temalar, şiddet içeren ve içermeyen, küfürlü veya değil, temelde duygularla ilgilidir.

Bir topluluğa sorun, “Liyakat iyi bir şey mi?” diye. Ortalama olarak, “elbette iyi,” denecektir veya böyle kabul edelim. Çünkü sonuç önemli, buraya ulaşmak istiyorum. Bunlara, “Ülkede liyakat bir tarafa konuyor, bunu biliyor musun?” diye ikinci soruyu sorun. “Bu beni ilgilendirmez,” biçiminde karşılık alacaksınız. “Sizi asıl ne ilgilendirir?” diye sorarsanız, bu kez sonuç ifadesi olabilecek bir gerçekle karşılaşacaksınız: “Benim başım belaya girmesin, bugün için bana daha çok gerekli olan şey bu!” Demek ki birey duygularıyla bakarak “beladan uzak durmak” veya “belayı alevlendirmek” türünden işlere daha meyilli görünmektedir ve Bilgi Çağı buna daha fazla hizmet etmektedir.

Demek ki karşılaşılan şey her ne ise; insanın doğası ile ilgilidir ve zamanın gerçeğidir. Bireyler kendilerini korumalılar. Çünkü aklın içindekileri birey üretip taşıyor. Beklenti şudur, dışarıdaki toplumlara saldırmak, kınamak, düşmanlaştırmak, ötekileştirmek yerine, önce aidiyet duydukları toplumlarını sorgulamalılar. İnsanlar bu duygusal şartlarda taraf oluyorlar. Peki, tarafların akıllarındakiler neler? Çok kolay: Çoğu soyut ve biraz da yapay şeyler. Evet, bizim gerçek bildiklerimizin içindekiler çoğunlukla soyuttur.

Tutup da şimdi bana referandumda evet mi hayır mı diyeceğimi sormayın. Cevap vermezsem de kızmayın. Olur mu? Burada size durumu başka bir biçimde açıklamak istedim. Benim işim felsefe yapmak, güncel siyaset değil. Burada önemli olan meseleyi özümsemek. Diyelim bu oylamayı geçtik, ama zaten konumuz bu oylama değildi ki… Konumuz, yaşadığımız sürece, zaman ilerledikçe, teknoloji ve imkanlar artsa bile, giderek stres yüklenmekle, kutuplaşmakla, diğerleriyle derin sorunlara itilmekle ilgiliydi. Bireysel ve toplumsal açılardan, şimdi sahip olduğumuz o gerçeklik olgusu ne olacak, diye hiç düşündünüz mü? Akıldaki gerçeklik güçlenmiş mi olacak, zayıflamış mı? Bu tür sorunsal yapıların etkisi ilk ve son değil ki, bundan sonra hep böyle ve biraz daha ileri boyuttaki haliyle karşımıza çıkacak.

Yazarlar bu tip aşırılıklara gitmeyi, duygusal taşkınlıklarla dolu süreçleri, hatta kavgayı yabana atmazlar. Bazı yazarlar patalojik vakıaları romanlarına veya hikayelerine konu ederler, böyle karakterler yaratırlar ve bunlar sayesinde yeni bazı olguların zeminini hazırlarlar. İnançları odur ki yeni olanların hepsi zorlamaların eseridir. Ben ise iyi bir yazar değilim, iyi bir düşünür de değilim. Sıradan ama biraz endişe duyan biri sayılırım, geleceğe bakarak kendi tarifimle bazı sorumluluklar duyumsuyorum. İnsan aklı bu tür soyut ve biraz da yapay algılarla dolup taşarken kendini güvende nasıl hisseder, diye bir hayli endişe duymaktayım. İşte benim için asıl önemli niş bu, yine kendimi korumakla, hatta gelecek nesillerimi korumakla ilgili: Gelecekte dünya tekrar büyük bir savaş alanına mı dönüşsün, zenginlikler bir anda sönsün mü, rutin hayat dengeleri karmaşaya terk mi edilsin? Ben duygu ile akıl yolunu dengelemenin yararına inananlardanım. Vizyonerliği ve insanlığa önderliği bu çaptaki nişlerle önemseyenlerdenim. Akıl ve duygunun aşırılıklarından rahatsızlık duyanlardanım, ne konu olursa olsun… Ama duygu yüklü bir coğrafyada yaşamanın getirdiği zorlukların üstesinden gelmek gerektiğini de bir gerçek olarak kabul ediyorum. Çünkü sorumluluğumun idrakindeyim. Onun için bana sormayın!..

ABD Başkanı Donald Trump ile dünya yeni bir evreye girdi. Popülizm, kleptokrasi, otokrasi, kinizm, tweet diplomasisi, enternasyonalizm, ulusçuluk, sınırları koruma, yabancıları dışlama, mültecilerden kurtulma, vergi mükelleflerinin haklarını koruma, işsizlere iş bulma, duvar örme, Çin’in yükselişinin önüne geçme, Pasifik’teki tehditleri engelleme, silahlanma, terör ve daha pek çok konuyu konuşur oldu. Bu bir evrilmedir. Sadece içe kapanıp sorunları dar çerçeveden görmek yanlış olur. Gidişatı bütün yönleri ile ölçüp biçmek şarttır.

Olanı kısaca özetleyelim mi? Bu görece ileri çağda insanlar her ne kadar bilinçaltında korunma güdüsü olsa bile ortama uyarak merakına ve tahriklere yenik düşmekte, kendilerini duygu ile yüklemekte, sakıncalı olanlarla ilgilenmekte, bilgi çağının nimetleri ile beslemektedir. Nüfus ve çıkarcılık arttıkça bu eğilimler daha da artacaktır.

Neden mi? İnsanız da ondan!

Bu görece ileri çağda insanlar her ne kadar bilinçaltında korunma güdüsü olsa bile ortama uyarak merakına ve tahriklere yenik düşmekte, kendilerini duygu ile yüklemekte, sakıncalı olanlarla ilgilenmekte, bilgi çağının nimetleri ile beslemektedir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Gerçek Ne?

DİĞER YAZI

Düğüm Noktası: Sınav

Kültür 'ın son yazıları

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis

Politika ve Odaklanma

Yaşamımızda çok temel konuları tartışmak zorunda kaldık. Örneğin diyoruz ki başka gezegenimiz yok! Bu zaman diliminin