maksatli-aforizmalar-i
Maksatlı Aforizmalar (I)

Maksatlı Aforizmalar (I)

319 Tıklama
16 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yalanım yok! Bu aforizmaları aklımın içinde belirgin resimli ögeler düşünerek yazıyorum. Saf camın aklıyla, iç ve dış bükeysiz. Böyle yansıyor kağıda sözcükler; belki maksatlı, belki saklı… Düşünceme göre bu aforizmalar insan yaşamı için bir kan damarı! Nedendir bilmem, böyle demek geçti içimden. Bir tıkanıklık durdurur akışı!.. Daha canlı ironiler var elbette. Ama “an” için bunlar gerekli! Bu an için elzem, yalnız kanla ilgili olandır; kanla, damarla, kalple… 

Kazanması zor bir “saygı”

Saygı zamanla kazanılır. Belki ömür yetmez görmeye, sonradan gelir; geç de olsa. Ama saygı insanın yaşamının taçlanmasıdır. Geç de olsa gelsin!..

Saygı; hazır cevap olmakla, çok konuşmakla, imkanları kullanıp saldırmakla, çok para pulla, magazine konu olma, savaşta çok adam öldürmekle elde edilmez. Geçenlerde bir operatör gördüm, devamlı damar tıkanıklıklarıyla ilgili bilgi veriyordu. Saygın mıydı bilmiyorum, oradaydı ve konuşuyordu, bildiğim bu! Bunlar belki daha dar bir zamanın ve mekanın algısında alkış alabilirler. Alkış saygıya giden yolun bir basamağıysa, gönüllerde iz bırakan türlerinden olması gerekir.

Saygı içten içe duyulan kanıtlanmış güvenin abideleşmesidir; görünse de görünmese de selamı hak eden. Onun için kalbe işlenen sağlam bir iple, kusursuz bir örgüyle, sabırla örülü olmalıdır. Maharetli eller gereklidir yardımsever, her kapıyı çalabilen; maharetli diller gereklidir su gibi berrak ve gerekli sözcükleri söyleyen…

Hoşnutluk ve gerçeği dengeyle aşılar toprağa, damla damla sular, fidan kök saldıkça yükselir, dalları yayıldıkça yayılır, meyveleri vardır, yiyenlere lezzet verir, derman verir, bereket verir; öyle bir yüce ağaç olur ki anılır olur; işte saygı böyle bir şeydir insan için; insana.

Zorla olur mu; dal kırarak, etrafı görmeksizin, yerleri kirleterek olur mu? Arkasını dönenden, saygısızsa, onun yenecek meyvesi lezzetli olur mu?

Değişmeyen ve değiştirilemeyen “gerçek”

Gerçek hep vardır. Gerçek değişmez. Bakış açısının aldanması gerçek üzerindeki silinebilen lekeler gibi kalır, silindiğinde gerçek yine gün gibi ışıldar.

Gerçeği yalan, farklı ve bitik göstermek isteyenlerin vay haline! Kendilerine ederler. Çünkü saklananlar elbet su yüzüne çıkar ve gerçek kendi doğasıyla fışkırır, bir dağ olur madenden, gösterir kendini. Yalana ne hacet?

Aynalar vardır lunaparklarda, eğri büğrü gösteren; birilerinin sevdiği türdendir bu oyun! Gişeden biletle girerler aynalı salona, farklı görünümlere aldanırlar; kah gülerler kah korkarlar; cazip gelir her nedense… Ama gerçek ölçülerindedir cisim, değişmez o anda. Bozarsan başka bir şey olur cisim, aynısı değildir; bozuktur ama yine gerçektir, farklıdır ama gerçektir, ancak benzediği şeydir… Bunu eğlence göstermek de yanlıştır, alkışlatmak da!

Ne lunaparkları severim ne de sirkleri. Malum, sirklerde de bir canavar kedi gibi tüner sehpaya, alkış alır. Kırbaç ses verir şırrak diye… Bir de cambaz vardır ipin üstünde… Sihirbaz çıkar sahneye; hokus pokus… Bunların hepsi gerçekte olanın sızısıdır bence; “açlık yaptırıyor,” diye düşünürüm bazen nedense…

Işık aydınlattıkça gerçek hep yerinde durur. Gece karanlıksa fener tutulur. Aydınlananlar gölgeler içindedir. Uzaktakiler belli belirsizdir. Ama her biri gerçektir. Şüphe insanın zihnindedir; yetersizlik ışıkta değildir, görülen her neyse, ona yorum getirendedir; yetmeyen bilgiye değer verendedir.

En çıplak gerçek, değersizlerin de var olduğudur. Ama onlar bulundukları yerin azizliğinden, ne olduklarını bilmezler. Gerçek her şeydir: Varlık kadar yokluktur, yalan kadar doğrudur, boş kadar doludur, gülmek kadar ağlamaktır…

Gerçeğin suyundan içen bir daha çamurlu su içmek istemez, boyalı su içmek istemez, şekerlisiyle kendini kandırmaz; bütün gerçek suları durudur, şeffaftır, doğaldır, kokusuzdur, olması gereken tattadır ama en önemlisi, gereklidir.

Sen gerçeğin suyundan bir yudum içtin mi? İnsan buna alışırsa diğerlerinin farkını hep bilir. İnsan boyalı ve şekerli suya alıştıysa hep aldanır, ama onun ne tür içeriklerle karıştığını bilir. Bildiğini kendine sevdirir. Kendini ikna eder. Değer, orada, yanlış noktasında kalır.

Kökleşen “kültür

Kültür doğanın esasındandır. İnsanınki elbette başkadır ama esastan uzaklaştıkça anlamlar daralır. Bakın mızıkaya; üflerken de ses verir çekerken de…

İnsan ait saygınlık ve doğal olan gerçek, bir buluşmaya görsün! Kültür, değil ortalarda öylesine durmak, adeta fışkırır; veren olur, örnek olur… Damarlar gelişir magmadan sonra, cevher dolu damarlar, düşündüğümüz o ağaçta.

En doğalı olduğu halde, yine insanın doğasından olsa gerek, en zoru da kültür; en bilinç gerektireni de, en çok sabretmeye muhtaç durum da bu… Ee öyleyse, zoru başaracak olana helal!

Mantardan da kültür olur, bayırdaki ökseotundan da, bildiğiniz kaz sürüsünden de… Kültür her nasıl bir şeyse insanda en zor olanıdır, etkilenir. Ama kültürleşmek mümkündür; saygın ve gerçekçi bir yaşam çizenlerin çabalarıyla, zamanla, doğru ilişkilerle, inanarak, güvenerek, isteyerek olur.

Çam ağacının dallarına bir küf yumağı koloni kurmuş, kurutuyor yayıldıkça; bir dev ağaç giderek varlığını kaybediyor, eyvah!.. Kesip atan yok o hastalıklı kolu, bir koldaki küf kolonisi yapışmış bir kere; ya hep ya hiç!

İnsan için ne demeliyiz? Ona yapışan çamurlar doluyken; hem kendinden hem de etrafından; hatta hiç bilmediği bir menzilden ve iklimden esen rüzgarlarla tozutup gelenler varken… Uyanıklık bir çare, tedbirli olmak, kendi kültürünü arındırmak için bilinçli olmak, çaba sarf etmek…

Bazen esen rüzgarlara karşı korunaklı yerlere sığınılır, bazen hicret yolunda açlık ve sefalet çekilir; neticede her çekilen çile ileri bir kültür içindir, idealde!

Yaşam gerçekse kültür kökleşir saygınlık gibi, hani o bir ağaç vardı ya; belki çınar, belki çam!.. Toprak yetiştirir insanı, toprak söndürür; başlangıç ve son gibi. Ağaçlar gibi, kökler gibi, ululuk gibi… Toprak zenginse, güneş parlaksa, bereket yağıyorsa kültür gelişir; ya küf kolonisi halinde ya da lekesiz koca bir çınar gibi…

Kültürün insana yakışanı gerçekçi olmakla ve saygınlıkla ilgilidir. Sıkıca tut ki bırakma toprağı, güneşi ve yağdıran bulutu; tut ki bırakma gerçekçi ve saygın insanları… Tek lazım gelen; sabırdır ve değerli kılınan zamandır: Vaz geçme, iste ve çalış… Kendiliğinden salar kökler derinliklere, işte yeni damar yolları, varsa kaya deler geçer daha ileriye… Yeter ki damar açıyorum derken patlatma. Yeter ki içtiğin suya bir zarar katma; duru iç, hakkını iç, kokutma…

Kökler derine indikçe, dallar göğe yükseldikçe sağlamlaşır kültür, saflığı terk etmedikçe korunmak mümkündür. “Ben de ağacım, o halde ben de kültürüm,” diyeninki de doğrudur ama durum ortada; zayıftır, gölgede kalır, cılızlaşır; zayıftır, küf gelir sarar her dalı… Durumunu bilmek kendine vazifedir; önce kendini ikna et, başkasının rüzgarına pek güvenme!

Kültürlü değilsen ne anlamı var? Birey olarak bir düşün! Sonra da içinde olan toplumu düşün! Zorlaşır yaşamak, gerer her yanı, sarpa sarmıştır küçük işler… “Benimki bana yeter deme!” Bir bak başkalarınınkine, değerlendir ve bir yöntem bul kendine: Özgün ve köklü olsun, gelişebilsin, yarar sağlasın; senden olsun. Maya sağlamsa korkma!

Diyalektik “kargaşa”

Kültür yoksa, saygı yoksa, gerçekten uzaklaşıldıysa; seviyesizlik, sığlık varsa, saygısızlık sarmışsa, ortada hormonlu niyetler varsa; işte bunun mamulü kargaşa!..

Kimse beni (ben sadece biriyim) kandırmaya kalkışmasın: Kültürsüzlük başa beladır, saygısızlık aşağılanmaktır, gerçeği örtmek isteyen zalimdir. Kültürsüzken bir şeymiş gibi şişinenler ise o bildiğimiz kibir torbasıdır.

Mayası bozuk hamurdan pişkin ekmek olur mu, karın doyar mı, bereket kaçmaz mı? “Nerede kültür?” diye soran çıkmaz mı? Sorsanız ya öyleyse!

Doğru düzgün ekmeğin bile yoksa, gerisi boş!

Eksiği olanın damarlarından biri “mutlaka” tıkalıdır; gerçek böyle der! Eşit beslemez kolları; bir yana verir, başka yere vermezse adalet gider elden; adaletten bahseder ama o bu gerçeği bilmek, duymak istemez; nefis böyle fetva verir akla, kandırır, çarpıtır yamuk aynalar gibi, bir lunapark misali, kargaşanın  potansiyel sillesi…

Diyalektikten sınıfta kalmışların ezberinden dökülenler rüzgara karışırsa, bekleme, küf sarar damarları…

Bir “öğüt” ve bir de örnek “dua”

Bir öğüt: Yeterli olsanız ya! Eğer yeterli değilseniz, donansanız ya! Hamur iyi karılmadıysa, karmak şart; su eklenecekse kaynağından çıkarılsın, eklensin; maya varsa, kararı bilin; uygun ortamda yeterli süre beklensin. Toprak ve ışık yeterli, rüzgarlar bulut toplamış, önüne katmış getiriyor; haydi öyleyse!

İşte size bir dua: Rabbim beni kültürsüzlerden, gerçeği örtmeye kalkışanlardan, gerçek için çaba sarf etmek istemeyenlerden ve insanı saygısızlaştırmayı iş bilenlerin zulmünden koru; amin!

Bir soru ve bir cevap:

–       Maksadın ne ki bana öğüt veriyorsun, önümden arkamdan dua ediyorsun?”

–       Maksat, muttakilik kazansın azizim, hepsi bu!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Tesla Motor’un Öğrettikleri

DİĞER YAZI

Saf Bilinç

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi