ABD ve Çin’in Stratejik Rekabeti

Okuyucu

ABD ve Çin arasında rekabete ilişkin durumu gözden geçirelim. Zaman bakımından şöyle düşüneceğiz, kısa ve orta vadede bu iki güç arasında bir çatışma hali söz konusu değildir. Ancak çok fazla çalışmayı ve aynı zamanda doğru adımların atılmasını gerektiren bir dönemdeyiz. Bu dönemde stratejik bakımdan bilim ve ileri-teknoloji, küresel ticaret, diplomasi ve yavaşça gelişen askeri güç mücadelesi, küresel hakimiyeti ele geçirme, rekabet ve gerilim konularını kapsayan çözülmesi gereken denklemler olacak. 

Bu mukayesesinin küresel güç mücadelesinde bir anlamı olacak, ancak dolaylı da olsa bu konular, Türkiye’nin büyümesini sürdürürken neler yapması gerektiği hakkında da bazı ipuçları verecektir. 

Uzun süredir dünyada ABD’nin bilim ve teknolojide, hatta bu alana ev sahipliği yapan üniversite ve araştırma merkezlerinde üstünlüğü vardı. Yakın zamanda Çin dikkatini önce bu alanda topladı. Üniversitelerinde ve araştırma merkezlerinde ülkesini her alanda ileriye taşıyacak çatışmalara ağırlık verdi. Çin üniversite ve araştırma merkezlerinin önceliklerinde yapay zekâ, makine öğrenimi, nesnelerin interneti, gibi konular; biyo, nano ve bilgi (info) teknolojilerinde yoğun bir çaba var. 

Bu alandaki gayretleri sıralayalım: Ancak hepsinin öncesinde, sadece kendi ihtiyaçları için değil, aynı zamanda küresel hakimiyet için internet altyapısında (5G ile başladılar) baskın bir avantaj söz konusudur. İkinci öncelikli ayrıntıda şu var, bilim insanı yetiştirmek kadar ve aslında ondan daha fazla oranda öne çıkardıkları konu ileri-teknolojilerde çalışacak eğitimli-mühendisliklerde ilerlemek ve çoğalmaktır. Zira Dördüncü Sanayi Devrimi’nin bütün uygulamalarında ürün ortaya çıkarmak için çok sayıda ve çok detaylı alanlarda eğitimli-mühendise ihtiyaç olduğunu tespit etmişlerdir. Üçüncü nokta ise teknoloji hırsızlığı ve istihbarat alanında olmaktadır. Bazı ileri teknolojileri Çin kendisi bulabilir, ama bazılarını rakipleri yapıyorlar ise hemen ele geçirmek daha efektif sonuçlar verebilir. Bunun için teknoloji casusluğu için Çin ileri yatırım yapmış, bu yaklaşıma hizmet etmesi için Siber, Teknik ve İnsan istihbaratı alanlarında ilerlemeyi seçmişlerdir. (Örnek olarak Huawei ve ZTE tecrübelerini hatırlatırım.) Çin’in ileri-teknoloji konusunda küresel liderlik için hedefi 2030’dur.

Uzun zamandır Çin’i daha çok ılımlı politikalarına tanık olduk. Ancak son dönemlerde, özellikle Xi Jinping döneminde, artık toprak talebini sesli ifade eden, çevresindeki toplumlara karşı daha sert üslupla çıkışları olan bir yönetimle karşı karşıyayız. Çin, Güney Çin Denizi’nde adalar inşa etmekte ve buraları askerleştirmektedir. Kendi güvenlik ve ekonomik ihtiyaçlarını öne sürerek, Avustralya, Hong Kong, Uygur, Tibet alanlarında nispeten sert uygulamaları olmaktadır. Yeni silah sistemleri imal etmekte ve denemeler yapmaktadır. Bu gibi çabaları Çin’in askeri, ekonomik ve dış-politika konularında tutum değiştirdiğinin göstergeleridir. Burada ABD’yi tedirgin eden nokta, ekonomik ve politik çabaları bir yana, özellikle askeri alandaki yatırımlarıdır. Yeni üretilen silahlar saldırgan ve aynı zamanda küresel hakimiyeti arayan bir Çin tarifini göstermektedir.

Koronavirüs pandemisi çok anlayışı değiştirdi. ABD ve Çin arasındaki meselelerin değerlendirilmesinde de bir milat oldu. Her ne kadar Donald Trump dikkatsiz üslupla ABD politikasını ifade etmeye kalkıştı ve eleştirildi ise de aslında Çin’in bu dönemde yapıp ettikleri ABD’nin tehdit dokümanlarında öne çıkarılan başlıklar halinde yer aldı, bugün de baksanız aynı başlıkları görürsünüz. Joe Biden 2020 seçimlerinde Çin ile ilişkilerde Trump’ı eleştirir ifadeler kullandıysa da işbaşına geçince gördü ki, yakın dönem Xi Jinping ile bazı küresel konular değişmiş haldeydi. Geçtiğimiz günlerde her iki lider sanal ortamda bir zirve gerçekleştirdi. Ancak Biden beklediğini bulamadı. Üstelik Biden’ın Cenevre’de yüz yüzeyken Rusya Devlet Başkanı Putin’e karşı kullandığı sert üslubu bu kez sanal ortamda Xi’ye kullanamadı. Denebilir ki, ABD ve Çin diplomasisi bir hayli donuk seyirdedir.

Böyle olunca ekonomik ilişkilerde nasıl bir gelişme olacak? Hele koronavirüs ile beraber küresel tedarik zincirlerinde sorun yaşanıyorken… Biden, kısa zamanda ekonomik ilişkileri düzenleyen kuralların gözden geçirilmesini isteyecektir. Pandemiden önce, Çin’in hibrit devlet kapitalizmi, Dünya Ticaret Örgütü’nün işleyişini çarpıtan ve Batı demokrasilerinde yıkıcı popülizmin yükselişine katkıda bulunan Merkantilist bir model izlediği ifade edilmekteydi. Bu durum değişmiş değildir. Ancak şunu da ifade edebiliriz; aslında Çin için bu elbiseyi ABD dikmiş ve üzerine giydirmişti, uygulanan yöntem de tanımlar da ABD menşeiliydi. Biden yönetimi şununla yüzleşti, bundan böyle uzun süre daha Devlet Başkanlığı yapacak olan Xi yönetimi oldukça milliyetçi politikalarla küresel hakimiyet yarışında çetin ceviz konumundadır.

Bu durumu değerlendiren Biden için tek bir çıkış kapısı vardır: İttifaklar ve ortaklıklar stratejisine güvenmek. Hatırlarsınız, bu konuda çok satıda yazı yazdım. ABD ittifaklarıyla ve ortaklıklarıyla beraber Çin’e karşı; casusluk, teknoloji transferi, stratejik ticaret, asimetrik savaş, gri bölgelerde politik risk alanları yaratıp buraları geliştirmek gibi çabalara yönelim sağlamıştır. Bir yandan kendi ülkesi için de hayati olan tedarik zincirlerini aksatmayacak, diğer yandan ise Çin’in milliyetçi hamlelerine adamakıllı karşılık verecek, bu Biden yönetiminin ne denli karmaşık bir meseleyle karşı karşıya olduğunun göstergesidir. Bu yaklaşımla, yeni ticaret kurallarının müzakere edilmesi ticari ayrışma noktalarında küresel tırmanmayı önlemeye yardım edebilir. Bu çerçevedeçeşitli öneriler yapılmaktadır. Belli ülkelere açık olacak bir Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ticaret Anlaşması yapılabilir. Bunun kapsamına alınacak ülkelerin seçimi üzerine derin müzakereler yapılabilir; ama neticede ticaretin geliştirilmesi ana felsefe kabul edilir.

Bugüne dek dünya kültürü, temel bazı konularda başat güçlerin dahi fazla zorlanmadan anlaşmalar yapılabileceği birikimi oluşturdu. Buna örnek nükleer silahların kısıtlanması olabilir. İkili ilişkilere bir yerden başlanacak; ama iletişim noktalarının çoğalması beklenmelidir. Bu ise karşımıza zamanın kullanılması gerektiğini çıkarır. Henüz müzakeresi yapılmamış alanlarda bir kaza ile dünyanın kaotik, büyük bir savaşa sürüklenmesini hiç kimse beklemesin. Önce masa başına çekilecek ve burada gelgitlerin olduğunu görebileceğimiz zaman süresini geçireceğiz. ABD yeter şartı açıkladı: Demokrasi. Bu başlık her yerde sarf edilecek. Çin ise buna pek bir şey demeyecek, ilerlemesini sürdürmek isteyecek. Pazarlıklar ise teknoloji, ekonomi, ticaret ve yatırım için küresel kuralların ve standartların belirlenmesi gibi somut başlıklarda bazı liberal yönlendirmelere dayandırılacaktır. ABD, kurduğu ortaklıkları ve tabii ittifakı, öncelikle bu saydığımız somut kapsamı gözeterek, Transatlantik anlayışı Pasifik’e yerleştirecek ve aradaki bağları güçlendirecek biçimde seferber edecektir. İşte burada Batı normlarının küreselleştirilmesi hadisesini görmekteyiz. Bütün bunlar zaman alan konulardır…

Bu noktada Türkiye açısından birkaç bakış açısı ortaya koyalım. Tam da bu küresel sürtüşme halindeyken, Türkiye nerede duruyor, diye sormak gerekiyor. Batı tipi liberal ve demokratik yöntemlere ne denli bağlı? Yoksa Türkiye yeni bir oluşumla mı ilgileniyor? Bu oluşumun standartları ve kuralları neler, biliniyor mu? Örneğin Avrupa ve Uzak Asya (başta Japonya, Güney Kore, Singapur, Tayvan…) aynı normlarla ticareti geliştirebiliyorlar. Okyanusya (Avustralya ve Yeni Zelanda) zaten Batı normlarında işlem yapmaktadır. Demek ki, küreselleşmiş bir dünyada (çoktan beri böyle ya) bugün duygusallığın veya coğrafi yakınlığın bir önemi yok. Somut konular neler, ortaklık fikriyle hareket ederek, doğrudan buna yönelmek gerekmektedir.

Bugün daha açık görüldüğü üzere ABD ve Çin arasındaki savaş alanı ticarette ve inovasyondadır. ABD birçok yönden, ama aslen ortaklarıyla beraber bu ticaret ve inovasyon konularında işbirliği halinde hareket ederek güç kazanmak ve Çin’in çabasını geçmek istemektedir. Dünyada teknoloji ve ticaret akışı bu bakış açısına göre yeniden düzenlenmektedir. ABD liderliğini kaptırmamak için Biden yönetimiyle bir toparlanma süreci başlatmıştır. Bundan böyle ABD yönetimleri Biden’dan sonra da benzer adımları atacaktır. Çin ve ABD’nin iç politikaları yönüyle aldıkları potansiyel netleşmiş gözükmektedir. Çin ve Rusya ile bazı muhafazakâr çevreler ise ABD’nin bu yönelimini iç politika içinde bozmaya, yani demokrasiyi demokrasiyle vurmaya kararlı gözükmektedir.

Muhafazakarları temsil eden Trump’ın göçmenleri kısıtlamakla ilgili politikalarının Biden yönetimi hemen tersine çevirmek istemiştir. Uygulaması henüz meyve vermese de liberal ABD’nin teknoloji odaklı gücünün ana unsurunun bütün dünyaya açık insan gücü olduğunu bilmektedir. Bu çekim gücü ile ABD teknik yönü gelişmiş Çinlilere de yeniden kapı aralayacaktır. ABD’nin yöntemi de ülkeye yetenekli insan çekmek üzerine sürecektir.

Gücü olan değil, mücadele süresince gücü yeten kazanır! Öyleyse size sonucu bu cümleyle tarif edebilirim.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

BAE ile Düşündürücü Yeni Dönem

DİĞER YAZI

Büyük Yarış

Politika 'ın son yazıları