demokrasi-ve-turkiye
Demokrasi ve Türkiye

Demokrasi ve Türkiye

458 Tıklama
62 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Önce demokrasi konusunu inceleyeceğiz. Türkiye bir demokrasi analizinde hibrit (melez) yönetim sistemi kategorisinde mütalaa edilmektedir. Bu bakışla bir değerlendirme yapacağız. Sonra konjoktürel etkileri analiz edeceğiz. Yazının sonunda milletçe olabilecek beklentilerimizi ifade edeceğiz.

Bu yazı bir ders notu biçiminde hazırlanmıştır. Teorik bölümler ise günümüze ait en uygun örneklerle detaylandırılmıştır. Öyle düşünüyorum ki her seviyede kendine göre bir ders çıkaracak okurlar olacaktır. Siyah-beyaz veya evet-hayır demeyen bu yazı incelendiğinde güncel ve hayati olan referandum için belli kesimler kararlarını da kendilerine göre netleştirmiş olacaklardır. Bu nedenle kapsamlı bir inceleme yapılmıştır.

Bu site asıl tema olarak tam (ileri) demokrasiyi seçmiştir. Bu bakımdan tam demokrasi hakkında ülkede ve dünyada olanları görmezden gelemez. Konuları ele alırken bir partili gibi yaklaşım göstermez. İçinde bulunulan atmosferin ana konularını, üzerinde tartışılanları ve demokrasi ile birlikte açıklamalarını kendi vizyonunda ele alır. Sınırlı kalınan çerçeve budur.

Demokrasi ve Hibrit Yönetim Sistemi

Demokrasi ölçülebilir mi? The Economist Intelligence Unit (EIU) buna dair raporlar yayımlamaktadır. 2016 yılı raporundan bazı alıntılar ve değerlendirmesi aşağıda sunulmaktadır.[1] Buna göre hazırlanan raporun dünya ölçeğindeki görünümü şöyledir:

Ülke mukayeselerine daha detaylı bakalım:

Tabloların hazırlanmasındaki ölçütlerde; seçim sistemi ve çoğulculuk, hükümetin fonksiyonu, politik katılım ve kültür ile sivil özgürlükler ele alınmaktadır. Bu başlıklara göre puanlar verilmektedir.

EIU çalışmasının mantığına göre yönetimler dört kategoride ele alınmaktadır. Bunlar: Tam demokratik (8 puan üstü), sorunlu demokratik (7.9-6 puan arası), hibrit (5.9-4 puan arası) ve otoriterdir (4 puan altı).

Burada hibrit yönetimden ne kastediliyor? Basit biçimde, otoriter değil ama demokrasiden de uzaklaşmış ülke anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Teorik bağlamda ise ülkenin seçimlerinde sorun vardır; muhalefet baskı altında tutulmaktadır; hükümet etme biçimi başka erklerin baskısı altındadır; yolsuzluklar ve adam kayırmalar yaygınlaşmaktadır; sivil toplum giderek zayıflamaktadır; eğitim, hukuk ve özellikle yargı alanında sorunlar vardır; medya alanında baskılar söz konusudur.

Türkiye özelinde ise %10 baraj sistemi, partilerden aday gösterilme yöntemleri, medya yapılanmaları, yargının sürekli sorun yaratması en bilinen olumsuzluk konularıdır. Türkiye’yi 15 Temmuz’a getiren süreçte FETÖ’nün “yargıyı, askeriyeyi ve mülkiyeyi ele geçir” hedefi çerçevesindeki yapılanmalar ile medya alanındaki gücü malumdur. Onların güçlenmesi ve özellikle 17-21 Aralık süreci sonrasında gösterilen karşı hamlelerin etkileriyle yaşanan gel-git süreçleri Türkiye’de olumsuzlukların artması anlamına da gelmiş görülmektedir. Öte yandan yaklaşık 40 yıldır devam eden ve belli ölçüde Batı destekli olan PKK ile mücadele kapsamında alınan önlemler de EIU gibi yine Batı kurumlarının hoşuna gidecek konular değildir. HADEP, KCK davaları, terörle iltisakı sebebiyle mahkemeye sevk edilen basın mensupları, vs. Bu bir mücadele olarak düşünüldüğünde güvenlik ve demokrasi ikilemi ortaya çıkmaktadır.

Yukarıdaki tabloya bakarsak Norveç (sıralama 1, puan 9.93) tam demokratik bir ülke konumundayken örneğin İran Cumhuriyeti (sıralama 154, puan 2.34) otoriter devlet olarak sınıflandırılıyor. Türkiye Cumhuriyeti (sıralama 97, puan 5.04) hibrit yönetim içinde görmektedirler. Bu durumda Makedonya (sıralama 95, puan 5.23) Türkiye’nin bir üst basamağında görünmektedir. Türkiye’nin puanına bakılırsa tam demokratik Norveç ile tam otoriter Kuzey Kore (sıralama 167, puan 1.08) arasında orta yerde bir konumdadır.

Cumhuriyet kavramını söz konusu ederek rejimin değişmediğini iddia etmek başka bir şeydir. Bunun ileri demokrasi koridorunda pek bir anlamı yoktur. Bu koridorda ele alınanlar kendi kültürümüzü onaylayan olgularla ve gelişkin bir toplum olma ölçütleriyle değerlendirilir.

Bu rapora göre Türkiye’de demokrasi endeksi yıllara göre mukayese edildiğinde nispi düşme eğilimi göstermiştir. Aşağıda bu mukayese gösterilmektedir (örnek satırlar).

2006 yılında Türkiye’nin puanı 5.70 iken 2016 yılında 5.04 olmuştur. Bu düşme dünyadaki dengelerle de ilgilidir. Örneğin aynı on yılda Amerika’daki düşüş 8.64 puandan 8.56 seviyesinde görülmektedir. Avrupa’da ise 8.60 puandan 8.40 puana düşme olmuştur. Genel bir demokrasi kalite düşüşü görülse de bu Amerika’da çok az (yaklaşık değişim %1), Avrupa’da az (yaklaşık değişim %2), ama Türkiye’de çok fazla (yaklaşık değişim %10) olmuştur. Süreye bakılırsa demek ki EIU AK Parti iktidarından hoşnut değildir.

Bu başlıklara bakarak şu söylenebilir: Eğer ülkede demokrasinin durumunu artırmakla ilgilenilecekse yapılacak işlerin başında; partilerle, seçimle, meclisin kurulması ve çalışmasıyla, güçler ayrılığının sağlanmasıyla, hükümetin yapısıyla ilgilenilir, sivil halkın daha özgür ve politikaya katılımını sağlayan kanunların iyileştirilmesi söz konusudur.

Bir de Müslüman ülkelerle ilgili bir saptama yapma ihtiyacı olacaktır. İnceleme üzerinde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 19 Müslüman ülke ele alındığında, bunların 14 tanesinin otoriter rejim oldukları açıkça görülmektedir. Diğer yandan Batı’nın üzerinde hassasiyetle durduğu radikal terör (Batı kasten buna İslami Terör demektedir) konusunun kaynağı da bu coğrafya ile irtibatlandırılmaktadır. Müslümanlık adı altında radikalleşme, kültürel değişim, sapkınlık gösterme hususları maalesef çokça görülmekte ve Türkiye’yi de bu manada ilgilendirmektedir.

Herhangi bir ülkenin tam (ileri) demokrasi ile gelişmesi söz konusu olacak ise nasıl bir dengeden bahsetmekteyiz? Aşağıdaki şema buna dair sunulmaktadır.

Tam Demokrasi

Eğer Türkiye tam demokrasiyle yönetilmeye yönelecek ise toplumun demokrasi ve istikrar için bir kültür düzeyinin varlığından bahsetmemiz gerekmektedir. Bu kültür her bir coğrafyada farklı biçimde şekillenebilir. Nasıl Kanada, İsviçre, Avustralya vs. ülkelerde farklılıklar varsa ve her biri kendine özgü dengeleri muhafaza ediyorlarsa, Türkiye için de özgün bir yapıda şekillenmesi gerekir. Bu konu yazılı anayasa (İsveç) veya geleneksel yapıyla (İngiltere) olabileceği gibi, temsili, parlamenter veya başkanlık sistemiyle de olabilir.

Demokrasi için bu tür şeylerin önemi yoktur; asıl önemli olan güçlerin çeşitliliği, uygun rekabet koşullarının sağlanması ve idaresi, bunun için o güçler arasında işleri ileriye taşıyacak bir yönetim sistemi kurulmaktadır. Ahenk, barış, işbirliği, etkinlik, sinerji sistemin içinde yansız biçimde dengelenir. Bu sistemin başında politika üretecek ve yönetecek insanlar olur. Buyuranlar değil yönetenler olur.

Tüm dengeleri oturmuş uzlaşma alanları belirginleşmiş bir toplumda gelişme ve hataları görüp onarma potansiyeli hep vardır. Asıl mesele para-maddi çıkar ve bunu bölüşme biçimi ile alakalıdır. Dolayısıyla adaletli olmayı da işaret eder. İdare için ihtiyaç duyulan paranın toplanması ve kullanılması ile pozitif hukuk ve adalet sistemi yerleşmiş olur. Ayrıca toplumda kavramların ve standartların gelişmesi ihtiyacı vardır. Böyle bir toplumun eğitim ve bilim alanlarında pozitif bir karakter oluşturduğu görülecektir. Bütün bu hususlarda anlaşabilmenin tek bir yolu vardır, o da gerçekçi ve akılcı olma ihtiyacıdır. İşte bu düzeydeki bir zenginlikte kurumlar sağlam bir yapıda olacaktır.

Bir kere bir ülkede tüm kurumlar olacak ve çalışacak, toplumun düşüncesinde hâkim yapaylıklardan çok gerçekler ve akılcılık olacak. Ben buna bir ilave hususu da eklemek isterim. Tam demokrasi için kapitalist sistem ve gereği olan ekonomik anlayışın oturmuşluğu şarttır. Buradaki konu oturmuşlukla ilgilidir, çünkü para idaresinde şeffaflık ve eşitlik ilkeleri sağlanamaz ise diğer noktalar lafügüzaf olur. Böyle bir ortamda demokrasinin varlığı kaçınılmazdır. Buradaki konu tam (ileri) olmakla ilgilidir. Dolayısıyla yukarıdaki EIU çalışmasında kapsanan unsurlar bütünüyle bulunacaktır ve işleyecektir. Bütün bunlar başka başlıklarla da açıklansa bilinen konulardır.

Burada sorulacak konu örneğin Müslüman ülkelerde tam demokrasi neden olmuyor? Konu sapkın anlayışlardan mı, dış güçlerin saldırılarıyla mı gerçekleşiyor? Toplumsal beklentilerden mi, kültürden mi, bilimden ve akılcılıktan uzaklaşmaktan mı kaynaklanıyor? Yoksa bir kısmı veya hepsi mi geçerli oluyor? Türkiye böyle bir toplum ile, bu coğrafyada gelecekte nereye oturtulabilir? Bu soruları herkes başka biçimde açıklamaktadır.

Ülke yönetimi ile ilgili demokrasiden hemen herkes bahseder. Aslında yerel yönetimlerin demokrasisi olgunlaşmış ise ülkeye dair bir projeksiyon yapmak söz konusu olabilir. Ölçü bu olmalıdır. Belediyeler nasıl oluşuyor, meclisi nasıl çalışıyor, halk ile ilişkileri ne, bütçesini nasıl oluşturuyor ve yönetiyor, belediyenin olduğu yer nasıl gelişiyor, çarpıklıklar mı var, düzenli bir yapı mı söz konusu?.. Bakılacak pek çok konu olsa da bana göre tam demokrasilerde belediyeleri ölçü almak önemlidir.

Türkiye’de belediye başkanlarının yaptıklarını ve önceliklerini mercek altına alabilirsiniz ve diğer ülkelerdeki kentlerle mukayese edebilirsiniz. Belediyeler rant yaratma kurumları değildir. Hatta kamyonlarla Anadolu’dan göçmen getirip gecekondu mahalleleri yaratıp sonra siyasi istikbal için yatırım yapma yeri de değildir. Bu işleri yapan belediyelerde de meclis, sandık, seçim, parti vs. var. Belediyelere bakış açısındaki çarpıklık demokrasiye bakışla açıklandığında durum daha iyi görülebilecektir.

Gelişmiş demokrasilerdeki asıl konu parayı toplamak ve kullanmakla alakalı dengeler üzerine oturtulmaktadır. Üzerinde anlaşma sağlanan husus budur. Bu bir gerçektir. Demokrasi kültürü bakımından toplum en temel konu olarak parayı birilerinin idaresine verirken üzerinde toplumca anlaşma sağlanmış haldedir. Bunun yöntemi olarak demokrasiye erişilmiştir. Totoliterlikten uzaklaşılan yerdeki asıl idare şekli budur. Demokrasiyi sandık demokrasisinden ayıran en temel birim de bu maddi konudur. Para (mülke esas olan konudur) işi, üzerinde mutabık kalınan, herhangi bir güce verilmeden ortak çıkarlarla anlaşma sağlanarak emin olunan bir sistemdir.

Amerikan demokrasisi için ilk bakılması gereken nokta FED olmalıdır. Buradaki dengeleri, yöneticilerin seçilme biçimlerini, FED’in ülke dengelerindeki yerini, vs. anlamadan Amerikan sisteminin anlamak mümkün değildir. FED demek ise bir biçimde kapital demektir. Kapitalizm, demokrasi gibi konuların en temel örneği budur.

Eğer bir yönetim erki ülkesini krallık veya sultanlık ile idare edilen devlet olarak tarif ediyor ise orada demokrasinin adı dahi edilse kendisi olmayacaktır.

Türkiye’de (aslında çoğunlukla Müslüman ülkelerde benzer kanaatlere varılabilir) adet olduğu üzere dünyalık işler pek önemsenmez veya önemsenmeyen bir kültürel birikim vardır. Gerçekte öyle değildir, para ile satın alınabilecek krallar da hep bu coğrafyadan çıkar. Görünürde halka önemsiz gösterilen konu maddiyat, önemli gösterilen ise din-iman ve yönetenler ile devlete sadakattir. Ahali, “parayı birine emanet edelim, o bizim için hakkımızı nasıl olsa korur, çünkü yukarıda Allah var, ama biz geleceğimizi bu şekilde birlik beraberlik ruhuyla tesis edelim,” diye düşünür. Bu konuyu sapkınlık da olsa imanla buluştururlar ve dolayısıyla bu konu başka bir soyutlukla açıklanır hale getirilir.

Asıl mesele soyutlamaların değil, madden ve adalet dahilinde görülmesi gereken kültürel yapının idaresi meselesidir. Bunun için Batı kültürünü alanların akılcı ve gerçekçi felsefeleri demokrasiyi geliştiren ana unsurdur.

Atatürk bunu öngörmüş idi, Batı felsefesini eğitime, hukuka vs. alanlara inşaya eğilmişti. Ama gelinen noktada tekrar geri dönülmeye başlanınca toplumun belli bir kesiminin beklentisi soyutluklarla açıklanır görülmektedir. Çıkmaza girilen konu esasında bu tür bir yoldur. Batılı entelektüeller bizeler kabul etsek de etmesek de bu “u” dönüşünü ifade etmektedirler.

Unutmayalım, durumu anlamak için bu güzel örnektir: FETÖ için toplanan paraları kimler, ne amaçla verdi, bu büyük bütçe ne şekilde kullanıldı, nasıl önemsendi, amaç neydi ve sonuç ne oldu?

Bugüne gelelim. Bu durumda yapılması gereken işleri hızlandırmak için başkanlık sisteminden başka çıkış yok görüşünü savunanlara şu sorulmalıdır: Başkanlık sistemi dahi olsa, eğer para üzerinden kavga edilirse işler haliyle tıkanır ve adaletten taviz verilmiştir. Bu dinen de yanlış değil midir? Ancak bunun tersi yapılmalıdır. Önce para toplanması ve kullanılması üzerine konsensüs sağlanmalı, bunu sağlayan kanunlar yapılmalı, gerekli kültürel yöntemler yerleştirilmelidir.

Bu aşamada işin içine ekonomiyi de katmak zaruri oldu. Maalesef Türkiye vergi işini devletin hakkı olarak gören bir kültürü temsil etmektedir. Türkiye’de adaletli bir vergi sistemi yoktur. Hatta esas itibarıyla maliyenin geliri dolaylı vergilerle işletilmektedir. Yani şu mu deniyor: “Nasıl olsa parayı topluyoruz, halkın mülayim kesimi bunu veriyor, o halde burada sorun yok. Vergi kaçıranla, kara para aklayanla istenirse ilgileniriz. Bunlar başka konular, bir başka konu da yatırım projeleri. Projeler inananlara verilmelidir, inananlar partimizdedir, projeler partililere verilir, kaynak bulma ve kullanma işi partinin işidir, parti demek ise demokrasi demektir. Başkan da partili olunca tüm sistem ahenkle işleyecektir!..”

Şunu da söyleyelim, yap-işlet-devret modeliyle ve inşaata dönük yatırımlarla ülkeye dışarıdan kaynak bulma ve makro ekonomik dengeleri oturtma türü bir ekonomi anlayışı tam demokrasi anlayışıyla çelişir. Bu yöntem kullanılamaz demiyorum. Ama halkın günlük hayatında ödeyeceği bedelle çarkları çevrilen bir ekonomiyi büyütmek için daha başka ne tür katkılarda bulunabileceğini bilemez olur. Bu tür bir kalkınma modelinin zamanla tıkanacağını söylemek zor değildir. Buna bakarak şöyle düşünelim: Bugünü kurtarmış olabiliriz ama 20 yıl sonra aynı yöntemle kaynak bulmak ve harcamak bu denli kolay olmayacaktır. Hatta bu bakışla gelecekte milli egemenlik kavramı da tartışılır olacaktır.

Unutmayalım, demokrasiler veren değil alan ve eşit paylaşan yönetimlerdir. Zorluğu da buradan ileri gelir. Bunun aksi hali ise sandık demokrasisidir.

Konjonktürel Etkiler

Türkiye bu noktaya konjonktür gereği mi geldi? Bu tartışılacak bir konudur. Normal şartlarda böyle olmalıdır. Ama kişisel çıkarların ve dünya görüşünün ülkeye olan etkileri de bir o kadar önemli faktördür. Burada sadece konjonktür etkisinin olduğunu kabul ederek bir değerlendirme yapalım.

İç siyasi atmosfere bakılırsa önemli bir değişimin eşiğinde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilmekteyiz. Bugünlerde hemen herkesin kafası karışmış haldedir. Acaba “demokrasiden ödün vermek pahasına millet bir seçim yapma noktasına getirilmiştir,” hipotezi doğru mudur?

Referanduma bu hipotez gereği düşüncelerle girenler vardır. Ancak halk tarafından gerçekte ne olduğu da pek anlaşılmış değildir. Bir kısım, “bu iş demokrasi işi, konu anayasada değişiklik yapmak ise yolu yordamı belli, neden öyle yapılmıyor da bu yöntem tercih edildi,” diye sormaya devam etmektedir.

Bugün her söyleyenin belli ölçüde haklılık payının olabileceği bir durumla karşı karşıyayız. Belki de bundan dolayı kafalar karışıktır.

Tarafların yaptıkları propaganda konusundaki durum bellidir. Analiz edebilmekte ve kullanılan dili ve mantığı açıklayabilmekteyiz. Bu (görece) ileri çağda insanlar her ne kadar bilinçaltında korunma güdüsünü muhafaza etse de doğal olarak ortama uyarak meraklarına ve tahriklere yenik düşebilmektedirler. Dahası, bireyler kendilerini daha çok duygularla yüklemekteler, sakıncalı dahi olsa bazı söylemlerle ve faaliyetlerle ilgilenmekteler, bilgi çağının nimetleriyle beslemektedirler.

Propaganda işinin içindekiler bu gerçekleri her yönüyle bilirler. Eğer dışarıdan kaynaklı bir manipülasyon olacaksa durumu buna göre ayarlarlar, tema, yöntem ve kanal seçimleri buna göre düzenlenir. İçerideki siyasi aktörler kendi süreçlerinde bu tür kaygıları derinleştirici, mevcut ve gelecekteki bilgileri sorgulayıcı, tepkileri zorlayıcı ve sınayıcı davranış kalıplarını öne çıkarırlar. Bu ortamlarda önyargılar dahi istismara açık kullanılabilir. Siyasi taraflar bu türden propaganda malzemelerini ortaya atarlar, kullanırlar ve kullandırırlar.

Demek ki ortam kafaların karışması için çok müsaittir. Sosyal medya kullanan taraftarlar, ki toplum bütünüyle işin içindedir, kendi aralarında durumu dalgalandırırlar, daha ileri hamlelerle duygulara hitap etmeyi sürdürürler, bütün nişleri tahrik ederler, küfür ve şiddet baskılaması ile sürece müdahil olurlar.

Şimdi böyle bir atmosferdeyiz. Bize düşen durumu biraz olsun netleştirmektir. Bu düşüncelerle mevcut duruma dair açıklamamız ne olabilir? Bunun için önce bir şema üzerinden anayasa referandumu konusunun geri planını ele alalım.

Ülkeler değişik konjonktürel etkilerle baskı altında yaşarlar, gelişirler, değişirler. Baskının kaynağı, süresi ve şiddeti değişkendir. Uzayda bir gezegende olmadığına göre Türkiye de aynı türden bir atmosfer içindedir. Soğuk Savaş’ın dinamikleri başkaydı, bugününkiler daha başkadır. Obama döneminin dinamikleri ile Trump’ınkiler bile farklı olur. Son dönemde Amerikan demokrasisinin ileri kategoriden sorunluya gerilediğini unutmayalım.

Hibrit Sistem

Baskıların değişik eksenlerden ve güç bileşenlerinden gelmesi söz konusudur. Küresel, bölgesel ve yerel kaynaklı baskılara basit şekilde konjonktürel demek de söz konusudur.

Örneğin uluslararası ilişkiler diliyle söylersek, Ortadoğu’da başat güçlerin şekillendirmek istedikleri coğrafyaya dönük çabaları ortadadır. Buna bağlı ülkelerde, adı her birinde farklı olan değişimleri ve çatışma biçimlerini yaşadık ve yaşamaya da devam etmekteyiz. Örneğin Saddam’ın durumunu açıklamaya kalkarsak başka bir hikâye yazmış oluruz. Benzer biçimde diğer ülkelerdeki değişimler de kendi hikâyelerini içerirler.

Eğer Türkiye’nin hikâyesini yazarsanız bunun da kendine göre bir içeriği olacaktır. Her ne kadar bunu kabul etmek istemeyenler olsa da Arap Baharı, Mısır, Libya, Irak, Suriye, vs. derken, değişim sürecinde en son halkada Türkiye gibi diğerlerine göre dinamikleri çok daha güçlü bir ülkenin olabileceği görülecektir.

Batılı gözüyle; burası bir enerji bölgesidir, Ortadoğu’dur ve Türkiye de çoğunluğu Müslüman olan bir ülkedir. Şimdi denecek ki; “Türkiye laik demokratik bir ülkeydi, son dönemde bu hale dönüştürüldü”. Bakış açısına göre kabul gören konular bunlar.

Bu bakışla uzun süredir görülen Türkiye’de yaşananların nedenlerinin toplamı baskı terimi içinde ele alınmaktadır. Yani bu tür baskılar ile Soğuk Savaş’ın, New York’ta yaşanan 11 Eylül radikal terör saldırısının ve nihayetinde enternasyonalizm-globalizm çatışmasının dinamikleri kendine özgü anlatılabilir. Benzer şekilde bugünkü sürece dair de belirgin geçişler açıklanabilir. Nasıl Yeşil Kuşak stratejisi kendine özgü dinamikleri doğurdu ise Ilımlı İslam modeli de kendine özgü dinamikleri üretti. İçinde bulunduğumuz dönemde ulus kavramı üzerinden sürdürülen küresel mücadelenin de bir biçimde dinamikleri olacaktır. Bu kavramların her biri Türkiye’de açıkça görülebilir.

Soğuk Savaş ertesinde bölgeye dönük politikalar ortaya atıldıktan sonra, o gün bugün Türkiye üzerine de belli yaptırımlar söz konusu oldu. Bunları tek tek saymayalım. İç dinamikleri ve hatta politik sahnenin şekillenmesini bu bağlamda, belli ölçüde, tedricen müdahalelerle, yönetilmeye açık biçimde, istedikleri kıvama getirmek amaçlı olarak bir proje konusu ettiler. Her yapay gelişmeyi bu tür bir proje konusu içinde görmek konuyu daha iyi anlamak açısından kolaylıktır.

Proje sözcüğü iticidir. Ama metot şöyle: Gerçekçi bir vizyon hazırlanır, sağlam stratejiler belirlenir ve devamında hedefler tespit edilir. Bu hedeflere karşılık gelen projeler yapılır. Büyük devletlerin projelerinin uygulaması 20-30 yıl bile sürebilir. Bu arada her dönem başka bir başkan-başbakan iş başına seçilir. Ama devletin projeleri devam eder. Zamanın başkanı, başbakanı kendi projelerini yapmaktan sorumludur, yürümekte olanları durdurmak onun işi değildi. Örneğin CIA, kırk yıldır Ortadoğu’da bir proje yürütüyorsa bunun için başkan bile ben yetkiliyim demek durumunda değildir. Devlet ve demokrasi idaresinde güçlü devletler böyle çalışır.

Böylesi bir proje gereği baskıların etkisiyle süreç içinde yaşananları açıklamak mümkündür. Diğerlerinde olduğu gibi veya benzeri biçimde, iktidardakiler yaklaşık on beş yıl içinde belli arayışlarla ülkenin sorunlarını çözmek istediler. Politika dili buna “irade gösterdiler” demektedir. Örneğin ekonomide, PKK meselesinde, gelişmelere bağlı olarak Irak, Suriye, IŞİD vs. konularda iktidardakilerin kolay hatırlayabileceğimiz arayışları ve teşebbüsleri oldu. Bu arada iç siyasette de gelişmeler devam etti. En azında takvime bağlı seçimler oldu. Son kertede gördük ki halen Amerika’da yaşayan FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşti. Bilinen sonuçla, “beraber yürünen yolda,” “ne istedilerse verdik” noktasına ve nihayetinde “kandırıldık,” demeye dönük açıklamalar herkesçe malumdur. İnkâr eden de yoktur. Nihayetinde vatanını gerçekten sevenler bu hain saldırıya dur dediler. Darbe girişimiyle yaşanan travmaya bağlı olarak halen içerideki restorasyon çabaları bugün dahi devam etmektedir.

Durum böyleyken MHP öne çıkarak “şu işi halledelim” dercesine, adı daha sonra Cumhurbaşkanlığı Sistemi olan anayasa değişikliği konusunu hatırlattı. 16 Nisan referandumu buna dair sürece bir nokta koyma günüdür. Onun için propaganda sürecinde daha çok vatan-millet temaları öne çıkarılmaktadır.

Toplum dinamiklerini bir direnç sınırı üzerinden gelişen reaksiyonla açıklamak mümkündür. Çünkü on yıllardır devam eden çeşitli eksenli baskılarla beraber toplumun öncelikleri de değişmeye başlamıştır. Buna iktidarın politikaları da eklenince toplumdaki değişim sertleşme temayülü göstermiştir. Unutulur gibi değil, son yıllarda ülkemizde terör nedeniyle çok can yandı. PKK yetmiyormuş gibi IŞİD de eylem yapmakta ve süreçler terör diliyle işletilmekte. En sonunda Fırat Kalkanı harekâtı başladı ve bu işlerde kartlar bir kez daha karıldı. Bundan sonra bu tür çatışmaların muhataplarının dili değişecektir. Etkileri de başka türden olacaktır.

Militanlaşma bugün için salt Türkiye’nin değil, hemen her ülkenin, kısmen Avrupa’nın bile meselesidir. Başka dille söylersek milliyetçiliğin tekrar ortaya çıkması ve bu yöndeki sertlik yanlılarının seçimle işbaşına gelmeleri malumdur.

Donald Trump’ın seçilmesiyle daha da belirginleştiği üzere, bugün dünya, enternasyonel düşüncedekiler ile küreselciler arasındaki örtülü savaşın meydana getirdiği bir sıkıntının içinde gerginleşmektedir. Bu gerginlik önümüzdeki dönemlerde daha da artacaktır. Bu dikkat çekici bir süreçtir. Dünyada militanlaşma artarak devam edecektir. Bunun dahi bir baskı etkisine sahip olması kaçınılmazdır.

Ülkemize dönelim. Bütünüyle iktidardakilerin barış söylemlerini kısmen terk ederek güvenlikçi politikalara döndürmeleri kendilerince iç siyasi tercih olabileceği gibi, asıl olarak belirtilen baskıların ve yaşanan süreçlerin gereği olarak ortaya çıkmış bir gerçektir. Hatta kendileri de bu sürecin içindedirler. Çıktı birileri liderlerin evlerini dinledi, görüntülerini çekti ve yayımladı. Devletin çok gizli belgeleri dışarıya çıkartıldı. Bu yetmiyormuş gibi Cumhurbaşkanı’nı ele geçirmeye kalkıştılar. Sıradan konular mı bunlar?

Şartlar öyle veya böyle manipülasyonlarla veya doğal seyrinde bir şekilde oluşmuştur. Dışarıdaki şapkadan tavşan çıkarabilen hünerli eller bağlamında açıklanırsa; şu anki duruma Türkiye için planlanan ve zaman içinde revize edilerek bugüne getirilen bir projenin alt hedefleriyle gelmiş bulunmaktayız. Bugün bizler bu gerçeklere şahit oluyoruz. Bu noktada oyunun içinde tutulanlar hemen herkesi içermektedir, liderleri olduğu gibi, halk olarak bizleri de.

Realite ne? Özellikle PKK, FETÖ, Irak, Suriye, Mülteciler, IŞİD başlıkları ile açıklanabilecek konularda siyasiler zaman içinde belli konularda kararlar verdiler. Bazı noktalarda izledikleri yolu değiştirmek durumunda kaldılar. Bu değişimleri ABD, Almanya, Rusya, İsrail başta olmak üzere, bölgedeki diğer aktörlerin etkilerine bağlı olarak da şekillendirdiler, kendi algılarındaki değişime göre de farklılaştırdılar.

Bugün, iktidara bakıp, “Türkiye’yi sizler bu hale getirdiniz,” diyen muhalefet; muhalefete bakıp, “sizi oraya kim, nasıl getirdi, durum ortada…” diyen iktidar haklı oldu mu? Millet birbirini sorgular, yadırgar, yıpratır oldu mu? Hatta darbeyi ölmek pahasına önleyen bu ülkenin insanları olmadı mı? Durum bu noktada mı, değil mi?

Biliyoruz ki, riskli ve korkulan alanlar gri alanlardır, ama genellikle yaşam buralarda bir yerlerdedir ve bundan dolayı işler zordur. Dolayısıyla herkesin haklı olabileceği, durumun net olmadığı grilikler özellikle yaratılır ki milletin güveneceği dal kalmasın, gelecek kaygısı giderek artsın.

Bir yanda keskinleşen siyasi atmosfer, diğer yanda Ortadoğu’nun gerçeği!.. Bu noktaya yaşadıklarımızla, bile bile adım attığımız bu gerçek şartlarda gelinmiş oldu. Bu nokta, güvenlikçi politikalara dört elle sarılmak durumunda kaldığımız bir yerdir. Örneğin daha dün Güneydoğu’da PKK, HDP’li yerel yönetimlerin de desteği olduğu dava konusu, hendekler kazıp oraları devletin otoritesi dışına çıkarmaya kalkışmış idi. Buraya gelinene dek pek çok şey söylenebilecekse, son noktada “en önemlisi güvenliktir” dendiyse, sebebi örneğin “hendekler kazıldığından,” denecektir. Gerçekliklerin neden-sonuç ilişkileri böyle kurulabilir.

Ne oldu da MHP birden “gel şu işi bitirelim,” dedi? Herkes bunu merak ediyor. Cevabı değişik biçimlerde verilebilir. Ama durum cidden çetin! Milletin bilemeyeceği ölçüde çok büyük endişe duyulacak boyutlara gelindi herhalde. Ve MHP tarafından, “her ne pahasına olursa olsun vatanı-milleti korumamız gerekir, yoksa altımızdaki bu cennet vatanı çekip alacaklar,” denmiş olabilir mi? Bahçeli’nin söylemleri bu yöndedir. Zaten Bahçeli böylesi bir dili kullanıyor, meclis konuşmaları bu içerikte oluyor. Demek ki durum MHP’ye göre böyle veya buna yakındır, en kötü ihtimalle böyle anlaşılması istendiği nedenle bir kurguya tevessül edilmiştir. Kendileri biliyorlar.

Bakınız bu direnç sınırı meselesi önemlidir. Çünkü bu pratikle, “belli ölçülerde demokrasiden taviz verelim, yeter ki vatanı kurtaralım,” demek oluyor. “Demokrasiyi daha sonra tekrar onarırız ama vatanı böldürürsek bir daha geri toplayamayız,” demek anlamındadır.

Hatırlanacağı gibi, heyetler görüşmeye başladığında Başbakan Yıldırım MHP’ye, daha önce dört partinin kabul ettiği altmış kusur maddelik paketin de referandum çerçevesinde olmasını önermişti, ancak MHP buna gerek olmadığını ve salt başkanlık sisteminin ele alınmasını tercih ettiklerini bildirmişti.

Neticede MHP ve AK Parti birlikteliğinin kullandığı dil budur. Demokrasiden taviz vermeyi ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile belli biçimde bir tahkimat yapmayı yeğliyorlar olabilir.

Bu tahkimatın amacı ne? Demokratik kurumların varlığıyla manipüle edilebilecek noktaları bu yolla işlevsiz kılmayı hedefliyorlar olabilir mi? Örneğin muhalefetin ve STK’ların olası biçimde dışarıdan yönlendirilecek etkileri hesaba katılıyor olabilir mi? Kendileri bilmese veya istemese de bir şekilde ayrılıkçı ve bölücü hareketlerin gelişmesine imkân verebilecekleri siyasi taktiklerin gelişmesine, meşrulaşmasına ve hatta zamana oynamalarına tahammül kalmamış bir noktaya gelmişiz ki; bu durumu şimdi böyle dile getiriyorlar. Dışarıdan yönlendirilebilecek her bir iç noktaya böylesi bir siyasi engel oluşturarak dur demek istiyorlar.

Ama bu tahkimat aynı zamanda ileri demokrasi çabasını öteliyor. CHP’nin öteden beri dile getirdiği ve Türkiye demokrasisi için bilinen ve hatta bir bölümüyle ilk iktidara geldikleri zamandan bu yana AK Parti’nin hedefleri arasında yer alan demokratikleşme konuları yine öncelikli görülmüyor. Yüzde on barajı, semim ve partiler kanunu, bunların başında gelen hususlardır.

Hayırcıların bir kısmı hikâyeyi başka açıdan okumaktadırlar. “Eğer bir ülke kendi iç dinamikleri ile oturmuş, güven veren tarzda olursa, demokrasisini tam demokrasiye doğru geliştirirse, zaten sorunlar kendiliğinden ortadan kalkacaktır,” diyorlar. Bu düşüncedekiler radikal her yaklaşımın ve kimlik üzerinden siyaset yapmanın yanlışlığını savunmaktalar. Müslüman ülkelerin genelinde görülen mezhepsel tavrın sonuçta yönetimleri otoriterleştirdiğini savunuyorlar. “Biz yüzümüzü Ortadoğu’ya değil, Batı’ya dönmedik mi,” diye soruyorlar. Açıkçası şöyle; “Bu Ilımlı İslam modeli projesinin bir ürünü olan AK Parti bütünüyle işbaşından gitsin, her şey yerli yerine oturur…” diyorlar. Böylesi bir yaklaşımla günümüzün siyasi düzleminde ne gibi başarılar elde edilebileceğini bu düşüncedekiler biliyor olmalılar.

Şu an iktidardakilerin tüm çabası, “Yeni Türkiye” sloganı ile bazı köklü değişimleri yapmakla ve tamamlamakla ilgilidir. Bunun içinde neler var? Örneğin Yeni Türkiye için bu oylanacak olan Cumhurbaşkanlığı modeli, aşılması gereken bir adımdır. Başka? Kendi açıklamalarına göre kültürde köklü bir değişim gerçekleştirilecektir. Kültürde değişim politikalarının alt hedefleri ne, bilinmiyor. Eğer bu değişimlerle tam demokrasi öngörüldü ise söylenecek bir şey yok. Ama örneğin en iyi ihtimalle sorunlu demokrasi sınıfında kalmaya devam edilecekse, bu da daha sonraları çokça konu edilecek bir noktadır.

Sadece bu gözle bile bakılsa MHP’ye şu sorulacaktır: Güvenlikçi politikaya bağlı kalarak, vatanı kurtarmak pahasına bu işe öncülük ettiysen, ki yaklaşık öyle diyorsun, şimdi kültürel değişimdeki beklentin nedir? Türk-İslam Sentezi diye bilinen, kökleri Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren atılan, Cumhuriyet döneminde çok partili devre geçildiğinde tekrar hatırlanan politika çerçevesinde daha radikal bir yapıya doğru mu kayacaksın?

Referandumun amacı halktan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için çoğunluk oyu almaktır. Aslında burada demokrasi var kabul ediliyor, hatta hibrit gibi tanımlar hiç kabul edilmiyor, demokrasinin tam veya sorunlu olup olmadığına da bakılmıyor, işte bu anlayışla sadece genel adıyla başkanlık sistemine geçilmesi isteniyor.

Peki, amaç demokrasi bağlamında değilse, nedir? Yukarıda güvenlikçi politikalar gereği olan analizi yaptık ve MHP ile ilgili konuyu bu anlayışa bağladık. Diyelim ki bu yaklaşım (veya hipotez) yanlış, o halde temel konu nedir? Sözcülerin açıklamaları dinlendiğinde asıl değişiklik gerekçeleri şöyle özetleniyor: Yasama, yürütme ve yargıda işin sahiplerinin kendi alanlarında etkinlik içinde, hızlı biçimde kararlar vermeleri, bu ivmeyle kalkınmayı sağlamak. Eğer konu güvenlik (terör, sınırların korunması, vs.) olacak ise bu alanda da hızlı kararlar verilebilecek denmektedir. Bunun yanı sıra mevcut sistemin sürekli kesintiye uğrayan bir demokrasi olmasının ve bu yolla ülkenin kaynak israfına maruz kalmasının önüne geçileceği açıklanmaktadır.

Açıklamalar dinlendiğinde anlaşılan şu olmaktadır: Mevcut Cumhurbaşkanı güçlüdür, konulara hakimdir, deneyimlidir, kararlıdır. Onun liderliğinde bu sistem geliştirilerek oturtulabilecektir. Ama yeter ki ilk adım atılabilsin. Böyle bakılıyor. Ondan sonraki zamanda yerine aynı kapasitede biri bulunabilecek mi? Bu sistemi öngörenlerin ve planlayanların düşüncesi kültürel değişimle ilişkilendirilmektedir…

Kültürel yapı ülkede milliyetçi-muhafazakâr ve Türk-İslam sentezi ile yetişmiş ve yetiştirilecek kişilerle daimî bir insan kaynağı oluşturulacaktır. Bu yapıda Erdoğan’ın devamcısı hareket şeklinde bir hazırlık içinde olunacaktır. Bu AK Parti hareketidir.

CHP hareketi ise Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte ağırlığını kaybetti. Tarihi misyonunu taşıyamaz bir hal alan son CHP yönetimi giderek erimektedir. Değişik çevrelerce ifade edildiği üzere Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu erimede fonksiyonu büyüktür. “Kasetle gelmesi” konusu üzerine, bir de FETÖ darbe girişimi esnası ve öncesi süreçlerin sorgulanması eklenecek gözükmektedir.

Halkın Beklentileri Neler?

İstikrar kavramı demokrasi gibi hassastır ve kültürel olgunluk isteyen bir konudur. İstikrarlılık ancak bir sistemle sağlanabilir. Aslında bu bir dengedir. Pek çok ülke ve devlet meselesi üzerine dengeler gelir bir yerde verimlilik gelişir. Burası önemli bir eşiktir ve bu seviyedeki parametreler muhafaza edilir. Yine de yeterli değildir, çünkü bireye varana dek her bir unsurun konuyla ilgili bilinçli şekilde bir ölçme mekanizmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bu ciddi iş evrensel kültürlülükle olgunlaşan bir yapıdır. Toplumun istikrarlı yapıyı hazmetmiş olması şarttır. Milletin bu yönde olgunlaşması için yine millet soracaktır; bilim, eğitim ve adalet gibi temel konularda pozitif motivasyonlu sistem tercihlerimiz neler olacak?

Türkiye enternasyonel sistemin mi, küresel sistemin mi savunucusu olacak? Bugünün siyasi partileri halkına bu konuda ne diyorlar? Savundukları düşüncelerle Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaksa, ki öyle olmalı, aksi düşünülemez, savundukları düşünceleri somut olarak tekrar açıklamak gerekiyor mu?

Siyasi kurumların son noktadaki hedeflerine bakarsak, halkına nasıl bir kültürel yaşam biçimini tarif etmektedirler? Biliyoruz ki dünyada bilim ve teknolojide dev adımlar atılıyor. Buna göre dengeler değişmekte ve daha da belirgin biçimde ülkeler ve kültürler arasındaki makas daha da açılacak görülüyor. Bugün katma değeri yüksek işleri ellerinde tutanlar yarın uzaya bile yerleşecek başlangıcı yapabilecekler. Biliyorsunuz, güçlü ülkeler 50-100 yılı planlarlar.

Orta vadede, örneğin 20-30 yıl sonra bu topraklarda yaşayan insanlar günlük yaşamları için ihtiyaçlarını nasıl ve nereden temin edecekler? Standartlarımız ve insanlığa kazandırabileceğimiz kavramlar ne olacak? Ben somut olarak bir kültürün meyvelerini böyle açıklayabiliyorum: Standartlar ve kavramlar. Kendi kültürümüze özgü standartların ve kavramların dünyada başka alıcısı olacak mı diye de merak ediyorum.

Bu millet 50 yıl sonrayı ne biçimde yaşayacak? Daha basit soralım; bugünümüz böyleyse yarınımız nasıl olacak? Bu sorunun cevabını mevcut bütün siyasi aktörler söylesinler. Bu açılardan millete verilen vaatler neler olacak?

Durumun ne olduğunu en iyi tarih yazacaktır. Biz de doğru cevabı çok sonra öğrenmiş olacağız. Şu da bir gerçektir, Türkiye 17 Nisan sabahı bugünkünden farklı olacaktır. Ben ancak barış ve istikrar beklentimi dile getirebilirim. Küresel vizyona bakarak, evet de hayır da dense, durumun aleyhimize gelişebileceğinden endişe duymaktayım. Çünkü dünyada belli zamanlarda bizler bu tür değişimleri yaşadık. Hani o Dünya Savaşları öncesi sıkıntıları hatırlayalım. Sorunlar o günlerde nasıl gelişti ise bugün de bir biçimde gelişmekte ve etkileri Türkiye’ye kadar gelmektedir.

Bu bakış açısıyla dileklerimi yinelemek isterim. Durumu iyi niyetle anlamaya çalışıyoruz. Kimse durumu şahsileştirmeye kalkışmasın. Bana göre hiç kimse seçilmiş kişi değildir. Çıkarcılığın da yöntemleri bellidir. Bunları geçiyorum ve yazının ruhuna sadık kalarak şöyle diyorum: 1) Eğer şartlar bu denli ağır ise ve bu olağanüstü şartlarda hibrit bir yönetim çoğunluk oyla tercih edilecekse, daha sonra, tam bir demokrasi için yapılması gerekenler biliniyorsa, bunlar da eksiksiz yapılmalıdır. Şimdiden bu bilinçte olmamız şarttır. 2) Eğer hibrit yönetimi istemiyoruz, şimdilik sorunlu da olsa demokrasiyi geliştireceğiz deniyorsa, millet bunun için de bir garanti isteme hakkına sahiptir. Mevcut demokratik imkanları kullanabilecek istismarcıların öne çıkmalarıyla ülke bir biçimde daha başka sorunlara itilecekse, ülkenin şartları içinden çıkılmaz bir hale getirilecekse, bu asla onaylanan bir durum olmayacaktır.

Evetçilerin ve hayırcıların ellerinde ne tür kanıtlar var, ben bilemem! Sonuçta her türden griliklerin olabileceği bir ortamdayız ve kafa karışıklıkları son güne kadar artarak devam edecek gözükmektedir. Herkes şapkasını önüne koyup bir daha düşünsün, çünkü bu böyle bir oylamadır. Sonra gelecek nesillerimiz tarafından bu işin vebali o önemsiz gibi görülen bir oyumuzla birey olarak bizlere fatura edilecektir. 12 Eylül anayasası zamanında ne düşünüldü? Zaman geçince unutuluyor, değil mi? Temennim akılcılıktan ve gerçekçilikten şaşılmamış olmasıdır.

[1] http://www.eiu.com/Handlers/WhitepaperHandler.ashx?fi=Democracy-Index-2016.pdf&mode=wp&campaignid=DemocracyIndex2016

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Referandum Sonrası

DİĞER YAZI

ABD’nin Suriye Oyununa Müdahalesi

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,