kavramlarin-hazmi
Kültürde Değişim

Kültürde Değişim

734 Tıklama
21 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Dilin Önemi

Eğer kavramlar akılda bir yer bulduktan ve buradan başka kavramlarla ilişki kurabildikten sonra dışa açılıp kullanılabiliyorsa anlam kazanırlar. Kavramlar zihinde işleme tabi tutulmalı, sözle veya yazıyla kullanılmalıdır. Konuşulan dil bu amaçla önemli bir işlev görür. Kullandıkça dil kavramları, kavramlar da dili beslerler. Bütünüyle birey için bu bir sürekli gelişme demektir.

Farklı bir sonuç daha gerçekleşebilir; bu işin olumsuz gelişmesi ile ilgilidir. Dil sürekli aynı şeyleri kullanıyorsa, hatta eskileri tekrarlıyorsa ve artık soru olmaktan öte geçmiş konuları gereksiz yere açıklıyorsa körleşir. Bu durumda değişmeyen veya gelişmeyen bir kültüre dayalı kör kavramlar akılda kökleşir, yani bir sabitlik hali mevzubahistir. Toprağın kuraklaşmasına benzer bir hal ortaya çıkar; toprak aynı topraktır ama üstündekileri beslemez.

İnsana bilinmez çok konu var. Bu bilinmezlikler bilmeyi gerektiriyor; şimdi veya sonra. Ama her biri insanın önünde bir ödev! Evrende bir an ve bir nokta için bir bilinmez olan bütün içinde hiç mi bilinmezdir? Bu mümkün müdür? Anlamsızlık veya bir hiçlik mi bütün bunları yapabildi; varlık tesadüflerle mi isim alabildi, kurallı olabildi, yenilik için bir sistem işletilebildi, içine başka akıl kümeleri yerleştirilip gelişmeye daha da güç verilebildi?..

Hiçlik, kuralsızlık, anlamsızlık, tesadüfle meydana gelmişlik bilgi sahibi olabilir mi? Bilgi kendi halinde mi oluşur? Asıl veya ilk bilen daha sonra, sırası gelince süreçlerden akanları isimlendiriyor olamaz mı? Sırası gelip bir isim alan idrakine bağlı başka bir isim veriyor olamaz mı? İlk insan mı verdi yeni öğrendiğine o ismi; evrende bir çok bilinmez denizinde yüzüyorken?

Hidrojene sen ‘bir’ ol ve sonra birleş, karbona ayakların olsun ve orada bir dengeyle tutun, Samanyolu’na orada geliş, güneşe orada dur, aklın alamayacağı çokluklara birer isim veren olmamış mıdır? İnsana gelene kadar bilgi çoğalıp çağlar. Gelen bilinir ama ötelerde hep bir bilinmez vardır. İnsan için bilinmezlik kainatın kurgusundandır; çünkü bilebilmek için bir ödevdir.

O ilk hüküm kendinde olmak kaydı ile buyruğunu iletir; alıcı madde ise doğal yapısında ve sürecinde bir gelişme/değişme olur; eğer alıcı insansa, yani üstün iradeli varlıksa durum aradığımız noktaya yaklaşır, bu dilin devreye girmesi demektir. Hafızaya yazılanlar veya akla gelenler ne ise, örneğin hatırlatma, vahiy, ilham ve rüya olarak öğrenilen/kazanılan yöntemlerden biriyle insanın dağarcığında bir uyanış olur. Bu noktadan sonra örneğin olay vahiy ise ne yapılır? Çok basit, konu dille ilgilidir. Sözcüklerle buyruk tebliğe dönüştürülür veya bir yere yazılacaksa kelimelere dökülür. Şimdi, elimizde ne var? Sözcükler ve yazılı metinler var. Örneğin Kur’an böyle midir? Evet!

Başka örneklerden de bahsedilebilir; şairin ilham ile şiir yazması, mucidin interneti keşfetmesi, bilim insanının inatla sürekli bir şeyi bulma gücünü kendinde bulması neticesinde ortaya çıkan nedir? Dilin kullanımı…

Dil akla geri besleme ile düşünce boyutları aktarır, prizmadan başka tayflar süzülür, isimlendirilmeyi bekleyen yenilikler türer, bu yeni çağrışımların ve değişim yollarının da anahtarı olur. Bakın bilgilere, vahiy, ilham, keşif bile olsa her şey basamak basamak ilerler/gelişir, hep bir üstüne koyma durumu vardır, değil mi? Vahiydeki inme şekli dahi gelişmelere paraleldir.

Ya mucidin çabası? Bir kap su üstünde kalınca, ki tesadüf denen budur, ki milyarlarca yıldır olan zaten bu böyle olur; “… a bak kaldırma kuvveti!” dendi diye mi ilk bulan oldu? Dil sırasıyla olanları, kavram ve kuralları önce hazmetti, sonra yeni bir kavramı ortaya attı; suya, kaba, havaya, kaldırmaya, kuvvete ve benzerlerine isim verildikten sonra yeni kural isimlendirildi, bu insan için bir gelişme oldu.

Olaylar gelişir ve ortaya çıkan halin gereği bir açıklama yapılır; başka bir yol, önce bir işaret alınır ve kapsanan hale ilişkin etkilerle karşılaşıldığında hareket yerini bulur; diğer bir yol daha, bazı bilgiler vardır ki sebep ve sonuçları çok sonra anlaşılabilecektir, bunlar şu sıra bilinmezdir; her halde gelişme/değişme bilginin kendisinde yerini bulmuş haldedir.

Yaşamla dili birbirinden koparmak demek insan olmayı inkar demektir. Yaşama sahip çıkmak için dil gelişimi en önemli şarttır. Dili olmasaydı insanın ne önemi olabilirdi ki?

Kavram Üretimi

Peki, nedir toplumu bu denli yüzeysel kılan? İnsanlar kavramları yeterince kullanmadıklarından ve kavram üretmediklerinden dolayı bir yüzeyselliğe mahkum kalıyorlar?

Bilinenler sırası geldiğinde tekrar edilenlerdir. İsimlendirmeler dille gelişir, dil yeni isimlendirmelerin yolunu açar. Bu sürekli gelişen bir sistem içinde nasıl değerlendirilmelidir? Durum, belli bir an ve şartta durmak isteyene yeterli gibi görülebilir, ama bu sistem içinde mümkün değildir, sürekli bir anda tutunmak ve sabitleşmek izafidir, aslında geriye doğru bir gidiş vardır, bu yine bir hareket anlamına gelir, süreç sadece biri için geriler; bu sönmeye dönen yıldızın akıbeti gibidir. Sistem için sürekli yenileri gerekmektedir. Yeni kavram üretmeyi başarabilen akıl, öncekileri kullanma pratiğini de bulmuş olur. O halde sorunun cevabı kavram üretmeyle ilişkili bir açılımı getiriyor, insan üretirse gelişir, geliştirir, sisteme uyumlu bir haldedir.

Kavram üretmek; aklı kullanmak, araştırma yapmak, sürekli okumak, yeni bir şey bulmak, keşfetmek ve bunları isimlendirmek ve bilinenleri her defasında muhtemel olanlarla test etmekle olur.

Yaşam inkar edilirse amaç hiçbir yönüyle hasıl olmaz. Kavramlar yaşama dönük üretim yapmakla artar. Artan kavramlar ne yönde gelişiyorsa buna göre aklın sahibinin gelişme yönünün de adı konuş olur. Yaşama dönük kavramlarda bir beklenti içinde olanlar vardır; hem yaşama katılırlar hem de kendi ben daha başka kanaatleri sahibim, diye bir zanla, kibirle, kuruntuyla hareket ederler. Doğal, gerçekçi ve akılcı olmak dahi dışlanır. Yapay bir kurguya asıl olanmış gibi yaşamlar adanır.

Bir beklenti varsa çaba da olmalıdır. Amaçlı olmak, yaşamın kıymetini vermek, katma değer üretmek, insana özgü işlevleri yerine getirmek… Bütün bunlar insanın karakterinde işliyken kendine zulmedenler dahi olabilmektedir.

Kavram üretemeyenler başkalarına muhtaçtır. Muhtaçlık bir yerde insanı yarı yolda bırakıverir!

Kültürde Değişim

Eğer kültürel seviye artma eğiliminde değilse diğer olması gerekenleri geliştirmek de zordur. Peki, şimdiki değerlendirme nedir? Toplumun kültürel yapısında olumsuz yönde bir değişim gözlenmektedir.

Örneğin belli bir mevzudan bahsedildiğinde, “Ben bunu biliyorum,” deyip geçiliyor. Derinlemesine incelendiğinde o bilindiği zannedilen ham bilgiden ibarettir, yüzeyseldir, içselleştirilmemiştir, belki bilgi bile değil, ancak tevatürdür.

Bir kavrama aşina olmak, bir yerlerde bir şeyler duymak demek, özümsemek, içselleştirmek veya yaşama tatbik etmek demek değildir.

Nitelikli ve özgün üretim yapan kültürler önce bunun ne anlama geldiğini bilirler. Nitelikli olan; özenle, hassasiyetle, belirgin özelliklerle ve bir işlevi karşılamakla ilgilidir. Özgün olan ise; kişiselleştirilmiş özellikleri taşımasıyla, sanatla, tasarımla, eşsizlikle ve cazibeyle ilgilidir. Eğer nitelikli ve özgün değerlerin arttığını görüyorsak, ortada yeni ve üzerinde konuşulacak somut meta, konu, değer var demek olur.

Kültürdeki eksikliğin sebebi önceliklerdeki değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Öncelikler ne idi ve şimdi ne oldu, değişen nedir? Önceler bireysel derinliği ve elde mevcut olan az bile olsa yeterince değer görebiliyor mu? Şimdiki yapıda eğilim hazıra, çabuk elde edilene, kolaya, ucuza, sıradan olana ve gösterişe kaydı.

Toplum olarak düşünüldüğünde eksikliği belirleyen hususlar ne oldu? Elbette küreselliğin, kapitalizmin, post-modern alışkanlıkların ve medyadaki gelişmelerin çok büyük payı vardır. Örneğin sosyal medya, yeterince okumayı ve düşünmeyi değil, örneğin bir ekrana daha kısa zamanda bakıp geçmeyi ve üstünkörü bir kararla değeri ortayı koymayı önemsetiyor. Bu şekilde sayısız tekrar yapan bireyin temel tutumu yüzeysel bir hal almış oluyor.

O halde suçlu kapitalist, küreselleşme ve dijital çağın ürünleri midir? Peki, bu tür ürünleri bulanlar kimler, aklımızda yer eden kavramları üretenler, dilimizde dolanan yeni sözcükleri bize ezberletenler kimler, belli ki uzaylılar değildir. Onlar da insan, hatta kazanan insandır; kazanma fiilini başka yerlere çekmeyin, burada refah ve güvenlik için gerekli olan kazançtan söz edilmektedir. Bu üretme ve tecrübeyi sınama alışkanlığı, sürekli gelir elde etmeyi, yani tatmin olma becerisini, gelişmeyi de sistematik hale getirmektedir. Bu toplumlar bilinmesi gerekenlere vakıftır, güzel tartışırlar, neyi nasıl ele alıp yönlendirebileceklerini bilirler.

Demek ki suçlu kapitalizm, küreselleşme ve dijital çağ değil, işletenlerde; bu kavramları ve içini üretememek, sürekli tüketici kalmak, bu suretle hazmetme sürecini tamamlayamamak olabilir.

İçinde bulunduğumuz kültür daha çok hangi konuları konuşuyor? Toplumun ortalama kesiminin üzerinde durduklarına bakıldığında eğilimleri de anlaşılacaktır. Bu eğilimler halkın neyi konuştuğunu, akıllarını ne üzerine yoğunlaştırdıklarını ve kavramsal gelişmeyi ne şekilde sunabildiklerini yansıtır.

Refahı artmış ve güvenliğinden endişe duymayan toplumlarda kavramlara olan ilgi fazladır, daha çok üretim ve isimlendirme söz konusudur. Diğerleri bunların ürettiklerini kullanır. Kavramların da üreticisi ve tüketicisi vardır, sadece kullanılan teknolojik gereçlerin değil. Bu gelişmiş toplumlar sürekli üreterek yaşanan dönemin kurallarını, standartları da koyarlar. Aslında diğerleri bu sınırlamalara tabidir.

Richard Rorty şöyle bir saptama yapıyor: “Amerikalıların en alttaki %75’i ve dünya nüfusunun %95’i etnik ve dinsel düşmanlıkla ve cinsel ahlakla ilgili tartışmalarla meşguldür.[1] Doğaldır ki, Amerika’da da alt kesimlerin ilgisi ile üst kesimlerin ilgisi farklı olmaktadır. Bu incelemede üst kesimin ürettikleri ve konu ettikleri hakkında bir istatistik sunulmamıştır. Ancak hem Amerika’nın değişik kesimlerine hem de dünyaya olan arz büyük ölçüde bellidir. Üst kesim üretirken alt kesimler kavramlar dahil tüketmektedir; bu yeni isimler, usuller, kanunlar, aygıtlar, moda tarzları vb olabilir. Gelişmiş bir ülke olan Amerika’da böyleyse dünyanın diğer yerlerinde durum nedir?

Eğer yaşama dört elle sarılmak söz konusuysa, baskın olup standartları koyan konumunda bulunmak isteniyorsa, bu dünyanın gerekleri üzerine çalışmalar yapmak ve fikir ileri sürmek şarttır. Aksi halde konuşulan konular sürekli aynı kapsamda kalır. Bu ise bilinenleri tekrar etmek demektir ve hatta daha kötüsü, bilinenleri değişik şekillerde anlatma alışkanlığı yaratıldığından, bu bir tür “saptırma kültürü” oluşturulması anlamı da taşır.

Neyi biliyorsun, neyi öğrendin, diye sorulduğunda, sapkınlıklarla ve tevatürle dolu, yaşamdan kopuk, asıl olanı tahrif eden bir dünya algısı ile karşılık vermek demek; bir ilerleme değil, ancak gerileme vesilesidir. Bunun için kültürde değişimin altyapısına sahip olmak gerekir. Unutmayalım ki tarihte Müslüman bilim insanlarının dünyaya sundukları kavramların ve standartların olduğu dönemler mevcuttur. Bunu Altın Çağ olarak niteleyenler dahi vardır. Bu noktalarda daha gelişmiş olmak söz konusuyken gerileme süreçleri yaşanmıştır, süreçler sorgulanabilir; ama esasen ileriye bakıp üstün bir kültür oluşturacak yapıyla ilerlemenin yoluna düşülmesi gerekmektedir.

Hazmetmek

Birey ve toplumların bilgiyi hazım ve içselleştirme süreleri vardır. Altyapısı güçlü birey ve toplumlar bu süreçleri kısaltırlarken, ne aradığını dahi tarif edemeyenler çok uzun süre ve emek katetmek durumunda kalırlar.

Kendi aklında yer eden temel bilginin gücüne, işlerliğine, uygunluğuna, değişik boyutlarıyla ilişkilendirmelerine ve çokluğuna dayanarak bir altyapı inşa edilebilir. Bunun üzerine şartlara bağlı olanlarla, yansıyan bilgiler eklenir, yenileri üretilir, hepsi birlikte hazmedilir. Hazım tek başına olmaz, farklılıklarıyla irdelenmesi gerekir, karşılaştırmalar ve ilişkiler esası canlandırır; anlam böyle gelişir ve idrak yerli yerine oturur.

Sonuç

Benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur… Söylenmemiş bir şey yok, değil mi? Bilerek hata yapılabilir mi, gerilerde kalmak seçilebilir mi, başkalarına tabi yaşamaya anlam verilebilir mi? Nedir insanın onuru, özgürlüğü, gücü?..

Sokağa çıkıp bakın, insanlar ne konuşuyorlar, nasıl konuşuyorlar, diye. Bu sizi tatmin ediyorsa ve hatta coşturuyorsa yeni bir Altın Çağı idrak ediyorsunuzdur; değilse ne yapılacağı da bellidir.

Üretmek; dili, isimleri, kavramları, hafızadakileri, maddeyle ilgili olanı, teknolojiyi, bilgiyi, görgüyü, düşünceyi, insan olma bilincini, idraki ve sorumlulukları, yaşamın kontrolunu, standartları, kuralları ve kanunları, değerleri, hak edileni ve adaleti…

Muttakilik bu sorumluluk bilinciyle yaklaşmaktadır. Konuları dile, kavramlara, bilime, yaşama, uğraş verilen konulara, dünyaya dönüktür.

[1] Richard Rorty, Achieving our Conutry: Leftist Tought in 20’th Century America, Harvard University Press, 1998, s. 88.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Stratejik Belirlilik

DİĞER YAZI

Modern Dünyanın Müzmin Sorunu

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi