modern-dunyanin-muzmin-sorunu
Modern Dünyanın Müzmin Sorunu

Modern Dünyanın Müzmin Sorunu

407 Tıklama
16 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Modern insancı kimdir? Çağımızın bütün icaplarını eksiksiz yerine getirebilen, küresel yapıların tümüne nüfuz edebilen, donanımlı, kendine güvenli, gerekli teknolojiyi kolay kullanabilen ve kendi hayatta kalma iradesini kendi seçimleriyle belirleyip gerçekleştirebilen yetkinlikteki birey modern insancıdır. Ben buna “yetkin insan” demekteyim, başkaları “modern insan” diyebilir.

Bu kavramı “İnsanlar ve İnsancılar”[1] isimli kitabımda ortaya koymuştum. Muttaki fikrini güncel yaşama yerleştirme aşamasındayken yetkin ile muttakinin farkını açıklamak amacıyla “Muttaki[2] adlı kitabımda bazı açıklamalar ileri sürmüştüm.

Bu tür anlatımların ne önemi olabilir, yani insancının ve muttakinin, diye sorabilirsiniz. Bir örnekle açıklamak isterim. Geç Orta Çağ’ın “Fransiskan-Nominalist Tanrı” inanışını duymuşsunuzdur. Biraz buna değinelim. Göreceğiz ki birbirine yakın gibi görülen anlamlar arasında aslında belli bir fark bulunuyor.

Fransiskan-Nominalist Tanrı kimdir? Doğası (fıtratı), aklı ve iyi-kötü karşısındaki tutumunda kayıtsızlığı belli, kaprisli, güçlü, kendinden korkulan, bilinemez (gaip), bir şeye eş koşulamaz, açıklanamaz, takdimi “O” olarak yapılan tanrıdır.[3] İlginç değil mi? Bu benim “insancıların mantıklı tanrısı” olarak ifade ettiğim tanrıdır. O’nun konumu ve özelliklerinden bazıları nelerdir, bunlara da değinelim: O, insan anlayışının ve güncel faaliyetlerinin (amel) ötesinde bir yerdedir. İnsan tarafından geliştirilen O’na yönelik baskılı davranışların başarı şansı yoktur. O’nun insani dertlerin merkezinde olma ihtiyacı olamaz, böyle düşünüp hareket eden insan ancak bir küfür içinde, sapkın ve günahkar olur. O, insan ırkı için borçlu olmayandır. O, insanı iki ayağı üzerine dikilmesini temin etmiş, daha sonra kendi yolunu bulmasını istemiştir. O’nun yapması gereken bu noktada tamamlanmıştır. İnsan kendi yolunu bulup takip etmekle görevlidir.

Rönesans yazarı Giovanni Pico delle Mirandola şöyle der: “Tanrı insanı belirsiz fıtratta bir varlık olarak yarattı ve onu evrenin ortasına yerleştirdi. Şöyle seslendi: Ey Adem, sana belirli bir yer, form ve özel fonksiyon vermedik. Bu nedenle arzularına ve kararlarına göre sen yerini, formunu ve fonksiyonlarını seçebilir, gereğini yapabilirsin. Sana limit koymadık, hatta kendi fıtratını da kendin belirle…[4]

Bu ifadeler aslında Tanrı’nın önemli rollerini elinden alacak türden hazırlanmış görülüyor. Zygmunt Bauman şöyle açıklıyor: “Bu toplumda modern ruhla birlikte ortaya çıkan gizemli ve bilinmez muhayyel varlık olan insan, Tanrı’nın insan ilişkilerinin yöneticisi ve denetleyicisi olma rolünü değiştirdi.”[5] Modern insan, yani insancı, bugün vardığı noktada bir tanrıya ihtiyaç duymamakta, O da insana ihtiyaç duymamaktadır. İşte size Yaratılan-Yaratan arasına girmenin bir formülü!..

İnanlara, “bak işte oralarda elini eteğini çekmiş bir Tanrı var,” denmekte ve bir ölçüde gönülleri alınmakta; diğer taraftan, Papalık, kiliseler, sinagoglar, camiler, vb her türlü kurum görevini, “hem kendi yapısına uygun hem de günün icaplarına bağlı kalarak yürütebilir,” denmek suretiyle bu konuda bir inkara gidilmediğinin taahhüdü verilmektedir. Bu anlatımların derinliğinde “Tanrı’nın aslında var olmadığı kabul edilse de olur,” fikri bulunmaktadır. Böylelikle, “Kim ne isterse düşünsün, bu onun kişisel fikridir,” bağlamında bir sonuç belirlenmiş olmaktadır. Peki, bu noktada insan için incitici veya ters bir konu görülebiliyor mu, formül yeterince adaletli değil mi?

Olay burada da kalmıyor, kapitalizm kendi üretim-tüketim seçeneklerini serbest piyasada garanti altına alabilecek türden bir insanı arıyor. “Nasıl olsa insanlık özgür kaldı, kendi yolunu belirleyip ilerleyebiliyor, o halde üretimde ve tüketimde kapasiteyi ve ilerlemeyi artırıcı her şey düşünülmeli ve sistemleştirilmelidir,” diye düşünülüyor. Bu insanın ve dolayısıyla insanlığın kendini ispatı için en elverişli halin adıdır, diye görülüyor. Bu bir ispat ise haliyle sınavdır da! Bakın, kapitalist insan kendi sınavını kendi şartlarına göre (güya) düzenlemiş bir görünüm veriyor.

Şu ana kadar anlattıklarım, Batı’nın önde gelen filozofları, önderleri ve entelektüelleri tarafından açıklanan hususlar, size yabancı gelmeyecek fikirleri içermektedir.

Bir yakınım bana, “Benim Tanrım seninki değil, benim kafamdaki benim için en iyisi; O, savaş istemiyor, insanları üzmekle ilgilenmiyor…” diyor. Belki hem nominalist hem de hümanist bir tanımla kendine yeterli olanı anlatıyor. Yaşam sürüyor, günlük standartlarında benimkinden bir farkı olmadığını görüyor, hatta onun dostları daha güçlü olsa gerek, bu ilişkileri sebebiyle benden daha iyi şartlarda yaşama imkanı bulabiliyor, böyle düşünmesi onu hiç tedirgin etmiyor, seçtiği yol ona yeterli ve her şeyin normal olduğu görülüyor. Bu normallik içinde, “Neden bir saplantı içinde olayım ki?” diyor. Evet! Onun düşüncesine göre sadece dünya yaşamı hesabı yapılmış halde, eğer bir “hesap günü” yoksa bu dünyanın şartları onun lehine gelişiyor…

Uygulamadaki düzene bakın, ne göreceğiz? Nükleer görüşmeleri sürdürülüyor, savaşlar yapılıyor, yakıp yıkılıyor, barış anlaşmaları imzalanıyor, petrol fiyatları düzenleniyor, yatırım bankaları ile işbirlikleri gerçekleştiriliyor, teknolojik ürünler için kararlar alınıyor, yeni pazarlarda nelerin satılacağı belirleniyor… Dur durak bilmeyen ve hemen herkesin bildiği işler gerçekleştiriliyor. Dini, imanı, rengi, ülkesi, bayrağı vb olmayan bir yaklaşımla kabul görecek işler bunlar. Peki, fark ne? Kisveler, unvanlar, elbiseler, makyajlar, kullanılan dil, liderlikler ve rejimler değişiyor; aslında aynı işler dönüyor, fark edebiliyor muyuz? Uygulamada bütün devletler, kurumlar, partiler ve fikir akımları “nominalist” olmuş haldedir, veliler birer “modern-insancı” olmaları için çocuklarını iyi okullara gönderme planları yapmaktadırlar. Dünya dönüyor ve yaşam devam ediyor… Benim anladığım şu; herkes aslında bir yolda ve kendince başka bir kurgu içinde ilerliyor.

Peki, temel dini konuları tekrar etmeyi bir yana bırakırsak, buradan ne anlaşılması gerekiyor? Şimdi bu konulara değinelim.

Modern dünya kendi insan görüşünü yaratmış haldedir. Bu görüş yok sayılamaz. Çünkü doğrudan veya dolaylı farklıymış gibi görüntü içindekiler de böyle bir kurgunun bir parçasıdır. Bunlar belli durumlarda modern yapıların ve fikirlerin kullanıcısı ve hatta belirleyicisi olabilmektedirler. Bu noktada dikkat edilecek birkaç nokta kalıyor; kainatın kanunlarına ve süreçlerine uyumlu kalınabiliyor mu ve irade gösteriliyorken böyle bir idrakin sahiplenilmesine önem veriliyor mu?

İnsancıların yetkinliği inkar edilemez, herhangi birinin bir kısmıyla insancı olması da doğal görülebilir. Kişisel bir tercihle düşünce boyutuna bir ilavede bulunulabilir: Muttaki olmaya gayret edilebilir. Bu nedir? Yaşama dönük her kararda, aynı yetkinlikte ama ilavesiyle, ilahi uyumluluk ilkesi gözardı edilmeksizin bir tutum takınılabilir. Bu ne getirir? Yanlışı görebilmek, yanlış olacaksa vazgeçebilmek, kötülüklerden sakınarak yaşamayı seçebilmek, kainatın bütününü düşünecek kapsamda bir sorumluluk hissi içinde olabilmek…

Birçok yönüyle varılan orta yol ifadeleri bu dönemlerde insanlığı tatmin edebilir ve hatta çoğu fikrin tarifi sahih din içinden de alınmış olabilir. Burada kavgaya dönüştürülecek türden bir sorun yoktur; samimiyetle ve sorumlulukla gereken noktalarda hatırlatma yapmak, davetkar olmak ve sahiplenmek gerekir. Böyle bir yol izlenmesinin en büyük gerekçesi olarak küreselleşmenin bütün yönleri gösterilebilir.

İnsanlık tarihi boyunca kendine inanç sistemi veya din icat etmiş ve işlerini kolaylaştırıcı bir tanrı ataması yapmıştır. Bunu yaparken mevcut bütün fikirlerden ve tecrübelerden yararlanmayı kolaycı bir metot olarak kullanmıştır. Bugüne gelindiğinde modern düşüncelerle harmanlanmış beklentiler insanlara kolaylıkla hoş geliyor gibi gösterilebilir. Böyle bir yola sapılmasından kazanç elde edenler ve bu tür güncel anlayışları dikkatinde tutmayı düşünenler bazı uyumsuz, uygunsuz, anlamsız, içi hurafe dolu ve bağnaz düşünce ve uygulamalarla bezenmiş sapkın inanç sahiplerini sebep gösterebilirler. Karşı düşüncede fırsat bekleyenlere zemin hazırlayabilirler. Din sözcüğünü istismar edenler bu tür fırsatları her yönüyle kullanabilirler. Sahih inanç sahipleri sapkınlığın her türüyle, dünyanın öte tarafındaki modern tanrıcılarla da, ne yaptığını bilmeyen veya aklı iyice karışmış komşusuyla da ilgilenmek durumunda kalmaktadır.

Bütün bunlardan çıkardığı şudur: Dünyaya her ne kadar modern dense de, insanların ilgilendiklerinin müzminleşmiş konular olduğu açıktır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bireyler tercihlerini yaparlarken etraflıca düşünmelidirler, sorumluluktan kaçmak asla mümkün değildir.

[1] Bkz: Gürsel Tokmakoğlu, İnsanlar ve İnsancılar, İz Yayınları, 2011, İstanbul.

[2] Bkz: Gürsel Tokmakoğlu, Muttaki, İz Yayınları, 2012, İstanbul.

[3] Michael Allen Gillespie, The Theological Origins of Modernity, Critical Rewiew 13 (1-2), 1999: 1-30.

[4] Giovanni Pico delle Mirandola, Oration on the Dignity of Man, in Przeglad Tomistyczny vol. 5 s. 156.

[5] Zygmunt Bauman, Akışkan Modern Dünyada Kültür, çev. İhsan Çapçıoğlu, Fatih Ömek, (a)tıf, 2011, Ankara, s. 67.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Kültürde Değişim

DİĞER YAZI

Soru üzerine: Niyet Etmek

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka