israilin-filistini-isgal-plani
İsrail'in Filistin'i İşgal Planı

İsrail’in Filistin’i İşgal Planı

910 Tıklama
51 Dakikalık Okuma
Okuyucu

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1948’de kurulan bir devletin öncelikle ayakta kalması gerekiyor, öyle değil mi? Kendini kabul ettirecek, ev-bark ve iş-güç sahibi olacak, kendine tahsis edilen topraklara dünyanın çeşitli yerlerinden nüfus çekecek, ayakta kalmanın ötesinde güçlenecek ve genişlemenin fırsatlarını arayacak, milli güç unsurlarının her birinde ülkesinde temel, bölgesinde güçlü ve küresel çapta iddialı olacak.

Arap-İsrail Savaşlarını şu şekilde listeleyebiliriz:

  • Birinci Savaş: İngiliz Manda Yönetimi zamanında 1947’de başladı.
  • İkinci Savaş: 1956’da başladı (Arap-İsrail Savaşı).
  • Üçüncü Savaş: 1967’de başladı (Altı Gün Savaşı).
  • Dördüncü Savaş: 1969’da başladı (Yıpratma Savaşı).
  • Beşinci Savaş: 1973’de başladı (Yom Kippur).
  • Altıncı Savaş: 1982’de başladı (Lübnan’ın işgali).
  • Yedinci Savaş: 2007’de başladı (İkinci Lübnan Savaşı).
  • Sekizinci Savaş: 2008’de başladı (Hamas’a karşı Savaş).

İsrail Devleti 1950’lerde dünyanın her yerinden yardım ve destek alır. Gelişme göstermesi için her türlü yardım değerlendirilir. Özellikle Arapların yapabileceği saldırılara karşı askere, silaha ve akla ihtiyaç vardır. Bunlar acilen tedarik edilir. Başka gelişmeler de beklenmelidir. Arap Birliği ülkelerinde değişik el değişimleri ve siyasi çalkantılar yaşanmalıdır. Örneğin 1952’de Mısır’da Cemal Abdül Nasır liderliğiyle Hür Subaylar Ayaklanması başlar, Kral Faruk’u devirirler ve 1955’e gelindiğinde Mısır, Sovyetler Birliği güdümündedir, bundan sonra Sovyet tarzı savunma doktrinine ve silahlanmaya geçer.

Dünyada bir Doğu-Batı Savaşı vardır. 1947’de başladığı bilinen o Soğuk Savaş, 1955 tarihlerinde halen sıcaklığını hissettirmektedir. Dünya paylaşım alanına dönmüştür. Bu arada Ortadoğu’da jeostratejik ayrımlar üzerine yoğun politik etkinlikler sürdürülmektedir. Bu paylaşımdan en iyi çıkar sağlayan ise İsrail olmaktadır. İsrail sürekli silahlanmaktadır ve özellikle İngilizlerden ve Amerikalılardan istihbarat desteği almaktadır. Bunun neticesi ne olur? Süveyş Krizi diye bilinen süreç 1956 yılında gerçekleşmiştir. İsrail, Sina’yı işgal eder, buna takviye olarak İngiliz ve Fransız paraşütçüler Süveyş Kanalı’na inerler. Bu notadan sonra resmen devreye Amerika girecektir ve 1957’de Eisenhower Doktrini ilan edilir. Bu doktrin ABD Başkanına Ortadoğu’da komünist saldırı olur ise müdahale yetkisi vermekle alakalıdır. Yıl 1958’e geldiğinde Ortadoğu’da ateş daha da yükselmekteydi. Irak’ta ayaklanma başladı, Lübnan ve Ürdün’de kriz patlak verdi. Ardından Eisenhower Doktrini gereği ABD Deniz Piyadeleri Beyrut’a çıkar.

Başka bir dönüm noktası daha var. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1964 yılında Yaser Arafat Tarafından kuruldu. Filistin meselesi ile bağımsızlık savaşı verme süreci terör eylemleri ile bağlantılı gelişmeye başladı. Terör ile yıldırma, güç dengesizliği içinde çıkış yolu arama, propaganda ve ajitasyon ile farklı algı yaratma, düşük yoğunluklu çatışma ile mücadele koşullarının sürdürülmesi gibi pek çok yeni kavram ve fiil devreye girmiş oldu. Bunlar bugün bile yöntem olarak ama daha da gelişmiş biçimde değişik örgütlerce kullanılmaktadır. Temel olarak böyle bir hareket tarzının kaynağı Komünist doktrinlere ve sol görüşlü yaklaşımlara dayanmaktaydı. Ancak bu zemin her iki tarafın çıkarına olacak biçimde gelişmekteydi. Olay olsun ve bahane de öne sürülebilsin, mantığına dayalı politik yaklaşımlar gelişmeye başladı. Bir yerde vesayet tarzı çatışmanın, eylemlerde taşeron kullanmanın yolu açılmış oldu. 

Asıl olan konu bellidir ve bu görmezden gelinemez. Nedir bu? Filistin mücadelesinin karşısındaki İsrail ateş dahil en acımasız yöntemleri kullanmaktan çekinmeyen bir güç konumundadır. Buna en iyi örnek 1967’de ortaya çıkmıştır. Tarihte Altı Gün Savaşı olarak bilinen süreç başlamıştır. İsrail Sina, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri bölgelerini işgal etti. Bunun üzerine BM 242 Sayılı Kararı şöyle: İsrail işgal ettiği yerlerden çekilecek ve buna karşılık kalıcı barış gelecek. Kabul etmeyen kim? Kabul edildi ise neden barış sağlanamadı. Savaşlar neden yapılır? İşte benim üstünde durduğum nokta burasıdır; İsrail savaşıyor, yıkıyor ve öldürüyor, ardından uluslararası bir karar çıkıyor, karşı taraf kabul ediyor, İsrail kararı görmezden geliyor ve bir adım daha atıp kazanımını genişletiyor. Bu yöntem İsrail’in “gücü kullanma pratiği” şeklinde açıklanabilir. Onu yenemediğiniz müddetçe bu yöntemi uygular. Eğer yenilecek olsa uluslararası camia zaten onu korumak için koşturacaktır, bunu da bilirler. 

BM 242 sayılı kararda bir ayrıntı var, karar Filistinliler için “mülteci” tabirini kullanıyor, yani eşit “halk” değil. Bu husus anlaşmaya Yahudilerce ve Amerikalılarca ustalıkla yerleştirilmiş bir tabirdir. Bundan sonra örneğin Kudüs’teki veya Gazze’deki Filistinliler istendiğinde mülteci olarak ifade bulabilecektir. Bu oynak zemin bundan sonraki diplomatik süreçlerde Filistinlileri tartışmalı bir konuma getirmiştir. Daha açık söylersek, 1948 öncesinde asıl mülteci konumunda olan Yahudilerdi, 1967 sonrasında mülteci Filistinliler oldu.

Savaş sürüyor, 1969’da Yıpratma Savaşı başlatılıyor. Ortadoğu’da başka gelişmeler de oluyor. Mısır’da Nasır 1970’de ölüyor ve yerine uzun yıllar kendinden söz ettirecek Enver Sedat geliyor. Ürdün ordusu Filistinli komandoları kendi topraklarından sürüyor ve bu tarih “Kara Eylül” olarak anılıyor. Filistinlilerin mülteciliği genişliyor.

Bu arada Ortadoğu’da tarihi önemi olan bir konuyu hatırlayalım: Baas. Baas fikri Suriye’de ortaya çıkmıştır. O halde önce Suriye ne demek ona bakalım. Suriye, Antik Yunanlıların tarif ettiği, “üç kıtanın buluştuğu yer” anlamındadır. İçinde bugünkü Suriye değil, daha geniş bir alanı tarif eder ve Suriye’ye ilave olarak bugünkü Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail’i kapsar. Buraya “Levant” demek de mümkündür. Şunu da ilave edelim, sadece karalardan değil, aynı zamanda denizdeki uzantılarından da bahsediyoruz. Şimdiki politikacıların arada bir “Büyük Suriye”[1] dedikleri coğrafya aslında budur. Ama bakarsanız bu coğrafya Yahudilerin, “Vaat Edilmiş Topraklar” fikriyle örtüşmektedir. Baas, “yeniden doğuş/başlangıç” veya “diriliş” demektir. Bu durumda Baas ideolojisi ile Yahudi düşüncesindeki coğrafya çakışmaktadır. Biri diğerine en azından bu sebeple üstünlük kurmak zorundadır. Sene 1940 olduğunda Ortadoğu’da Arap toplumlarını bu isim altında bir araya toplama fikri gelişir. Bu amaçla Şam’da ilk toplantı 1947’de yapılır. Ardından 1953 yılında Arap Diriliş Partisi ve Arap Sosyalist Partisi birleştirilir, adına Baas Partisi denir. Baas Partisi, “birlik, özgürlük ve sosyalizm” parolası ile vücut bulur ve değişik Arap ülkelerinde benzerleri kurulur. Suriye’de Baas Partisi 1963 yılında iktidara gelir. Bu tarihe kadar “Pan-Arap Milliyetçiliği” olarak isimlendirilen ideoloji, bundan böyle “Baas” olarak değiştirilir. 

Osmanlı’dan kopan Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılına kadar önce Fransız Mandası olarak yönetildiğini biliyoruz. Daha sonra 1949 ve 1954 yıllarında iki askeri darbeye maruz kalmıştır.[2] Aslında arayışın temelinde Baas fikri olmalıydı ki bundan sonra Suriye’yi bu ideolojiyle ve Sovyet yakınlığıyla tanımaya başladık. Bunun karşılığında Süveyş’i kontrol ile bölgede etkili olan Mısır’daki Sovyet düzenini de beraber okumak gerekir. Bunun neticesinde 1958 yılında Mısır ve Suriye ortaklığıyla ortaya Birleşik Arap Cumhuriyeti diye bir dayanışma çıkmış oldu. Bu tür bir güç o dönem ne İsrail’in ne de Sovyet karşıtı Batı dünyasının işine gelecektir. Bu birliktelik Suriye’nin 27 Eylül 1961’de ayrılması ile sonlanacaktır. 1970’de ise Suriye’de Baas’ın başına Hafız Esad geçecek ve bugün oğlu Başar Esad’la sistem devam edecektir. Bugün “Suriye iç savaşı” denen savaş, aslında Baas fikrinin de tükenişidir.

Her ne kadar Mısır ve Suriye’nin ortak devleti Birleşik Arap Cumhuriyeti fikri yürümediyse de İsrail’e karşı emelleri aynı merkezdeydi. Bunun üzerine 6 Ekim 1973’de Mısır ve Suriye, İsrail’e harp tarihinde “Ramazan Ayı” veya “Yom Kippur Savaşı” olarak da bilinen saldırıları geçekleştirdiler. Bu savaş 20 gün karar sürdü. Önceki savaşlarda kendi hazırlığı söz konusuyken bu kez İsrail hazırlıksız yakalanmıştı ama durumu lehine çevirmek adına etkili askeri ve diplomatik faaliyetlere başvurdu. Arap dünyası bu ortamda birleşir gibi oldular ve başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere petrol ambargosu uyguladılar. Bunun üzerine dünyada 1973 Petrol Krizi denen olay meydana geldi. Ambargo bir yıl kadar sürdü. Aslında bu savaş ABD-Sovyet savaşına dönüşme potansiyeline de geçti. ABD bir yandan İsrail’e havadan lojistik desteği yağdırdı, diğer yandan Dışişleri Bakanı Henry Kissenger Moskova’da temaslarda bulundu. Bu sırada İsrail ordusu Mısır ordusunu kuşatmayı başardı. Sovyetler bu durumu aldatıldıkları şeklinde anladılar ve kendi güçlerini buraya sevk etme kararı aldılar. ABD nükleer alarm seviyesin artırdı. Bunun yanı sıra İsrail, Mısır ve Suriye’yi nükleer silahla tehdit etti. Sovyetler bu durumda geri adım atmanın yararlı olacağını düşündü. Benzer şekilde İsrail de çevirdiği Mısır ordusuna baskısını azalttı. Uluslararası baskı ile İsrail, Mısır ve Suriye 1974 yılında anlaşma masasına oturtuldular.

Arapların uyguladığı petrol ambargosu ve Süveyş Kanalı’nın deniz trafiğine kapalı olması demek, dünya enerji arzı için önemli bir sorun demekti. Halbuki özellikle Avrupa bu iki meselenin acilen çözümünden yanaydı. Gerekirse birilerinin sırtını dahi sıvazlamalıydı. Bunun üzerine Mısır ve İsrail anlaşma sağladı ve 1975 yılında Süveyş trafiğe açıldı. Batı şunu gayet iyi bilmekteydi, birilerinin Süveyş’i açıp kapatmak keyfiyetiyle küresel çıkarlara engel teşkil eden tarzda bir tavra girmesi, asla kabul edilecek bir şey olmamalıydı. Örneğin bugün Mısır’ın darbeci Generali Sisi’nin ayakta kalabilmesinin bile bir sebebi kime hizmet ettiğiyle ilgilidir.

Enerji piyasası bir şekilde çözülmüştü. Bunun yanı sıra Sina Yarımadası üzerine de bir anlaşmaya varılmış görülüyordu. Ama daha önemlisi Enver Sedat İsrail’i tanıdı. Sene 1977’ye geldiğinde Arap dünyasından bir ülke İsrail Devleti’ni ilk tanıyan olmuştu. Bundan sonraki süreçler daha başka bir seyre doğru evrim gösterecekti. “Ortadoğu’da savaşlar dönemi sona eriyor, artık barış geliyor,” yaklaşımı bir beklenti yaracak mıydı? Unutulmasın, amaç ne savaş ne de barış yapmak, amaç kazanım stratejisini yönetmek idi. O gün öyleydi, bugünde aynıdır. Kazanan sürekli İsrail olmaktaydı. Yine Filistin sorunu çözülemedi! Bir şeyi yapıyor gibi olmak, çözümün sınırına kadar ilerleyip, orada oyalama taktiği güdüp, bir süre sonra geri adım atmak, İsrail için bir diplomasi tarzıydı.

ABD sürekli devredeydi. O zamanı gözden kaçırmayalım, Soğuk Savaş devam etmekteydi. Eğer güç mücadelesi bakımından bir alanda boşluk bırakırsanız o boşluğu bir başkası dolduracaktır. ABD bunu iyi bilmektedir. Sovyetler Doğu Akdeniz’i, yani Levant’ı istemekteydi. İçinde Türkiye de vardı, İsrail de Mısır da… Bunun tam karşılığında dönemin Başkanı Jimmy Carter küresel manada bir diplomasi yürütmekteydi; Sovyet yayılmacılığının Uzak Doğu’da, Orta Asya’da, Baltık’ta, Doğu Avrupa’da ve nihayetinde Ortadoğu’da ilerleme içine girmesini engellemek adına çeşitli çabalar içindeydi. Hatta o meşhur Yeşil Kuşak Teorisi de onun zamanında ortaya atılmıştı. Bu çerçevede Carter, Enver Sedat ile Menachem Begin’i Amerika’da ıssız bir çiftlikte el ele dolaştırmanın hem iki taraf için hem de Sovyetlerin Ortadoğu’daki beklentilerinin ortadan kalkabileceği nedenle dünya barışı için yararlı olacağını düşünmekteydi. Bu çabalar sonuç verdi ve Camp David Zirvesi 1978 yılında cereyan etti. 

Bu tarihlerde barış geliyor gibiydi. Sene 1979 olduğunda Washington’da Mısır-İsrail Barış Anlaşması imzalandı. Ama birden dünya başka bir kavganın içine savruldu. Ortadoğu’da önemli gelişmeler oldu: İran devrimi, Şah’ı sürgüne gönderilmesi, Ayetullah Humeyni’nin İran’da yeni bir lider olması, Şii-Sünni çatışma potansiyelinin ortaya çıkması, bölgedeki diktatörlüklerin tahrik edilebilir hale gelmeleri… Derken Tahran’da ABD Büyükelçiliği radikal İranlılarca işgal edilmesi, elçilik çalışanlarının rehin alınmaları. Hemen ardından da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali. Bu değişim gösteren olayların etkileri daha sonra büyüyecektir: Irak-İran savaşa tutuşacaklardır ve bu savaş neredeyse 10 yıl sürecektir (1980-1988). Afgan Savaşı da tam 10 yıl sürecektir (1979-1989), Soğuk Savaş ile birlikte bitecektir. Ardından boşluk olmaması adına bölgede El Kaide (1988) ortaya çıkacak (ki lideri Ortadoğulu, Yemenli bir radikal, Usama bin Laden’dir) ve ABD, NATO ile birlikte bölgeye yerleşecektir. Bugün bile bu durum devam etmektedir. 

Burada vurgulamakta yarar var, 1964’lerden sonra Filistinliler kendi mücadelelerini Sovyet öğretisi ile birleştirerek İsrail’e karşı FKÖ’yü kurdular ve şiddet üzerinden bir mücadele yürütmeyi öne çıkardılar. Örneğin dünyanın dikkatini bu Filistin meselesine çekmek amaçlı, 1972 Münih Olimpiyatları olayı, 1976 Entebbe Baskını ile neticelenen uçak kaçırma eylemleri vardı. Bu dünya literatüründe bir terör biçimiydi. Ancak bu terör biçimi daha sonra küresel oyunda bir yaptırıma ve asli yönteme evrim gösterdi. Acaba yöntemi Batı da öğrendi mi, bu kez kendi amaçları ile şekillendirmekte mi, endişesi ortaya çıktı. Örneğin Afganistan’da El Kaide’nin veya sonrasında Taliban’ın mevcudiyeti, Ortadoğu’da uzantıları El Nusra ve DAEŞ, vs. olması, hatta 2001’de New York’ta o meşhur 11 Eylül saldırısı, tarihin önemli gerilimlerini meydana getirdi. Terör bir biçimde uluslararası politikanın konusu ve aracı oldu, bunu barış isteğiyle çabalayan insanlık besleyip büyüttü! Soğuk Savaş zamanında bunu anlamak mümkün gibiydi, neticede Doğu-Batı ittifakları savaşıyorlardı. Anlaşılamayan konu bugün kim, neden, kimle savaşıyor, sorusuydu. Bunun açıklaması ise yine Amerikalılarca yapıldı: (Güya) Dünya radikal dini terör örgütleriyle savaşıyordu ve bunun da adı Uzun Savaş[3] idi. 

Dünya, Camp David Zirvesi gerçekleşti, denince rahat nefes almıştı, öyle değil mi? Demek ki sonuç öyle olmuyormuş, belki de savaş yeni başlıyormuş! Bu insanlık adına büyük bir hayal kırıklığı olmalı! Geleceğe ümitle bakmak isteyenlerin gösterecekleri kanıt bakımından bu süreçler böyle değerlendirilmektedir.

Sonuçta Carter Doktrini (1980) diye bir anlayış ortaya çıktı. Bu nedir? “Eğer Sovyetler Birliği Basra Körfezi’ne bir saldırıda bulunursa, ABD burada güç kullanma hakkına sahiptir.” Ama bakın bu ifadeler başka komplikasyonların da kapısını açar mahiyette gelişmektedir. Şöyle düşünün, eğer Sovyetler fiilen saldırmazsa, fakat potansiyeli varsa, Amerikalılar bazı emareleri (ki istihbarat ile diplomasi konularıdır) sebep gösterip bu bölgede hem gizli faaliyet yürütebilirler hem de diplomaside konu edebilecekleri bir realiteyi söz konusu edebilirler. Bu başka açıdan ne demek, biliyor musunuz? Bölgedeki ülkeler milli savunma doktrinlerini (veya ulusal savunma stratejilerini) hazırlarlarken veya silahlanma programları için kaynak doküman olması açısından tehdit değerlendirmesi ve vizyon dokümanlarını hazırlarlarken işte bu “yaratılmış gerçeği” hesaba katmak durumunda kalacaklardır. Yıllardır güçlü ülkeler (yöntemleri farklı olsa da özellikle ABD ve Ruslar) diğerlerini işte bu sistematik usul ile yönlendirmişlerdir. Örneğin uzmanların bile konu ettikleri bu resmî belgeler esasmış gibi gösterilir, bu ise bir aldatmacanın parçası olmanın başka bir açıklamasıdır. Hepsinin adı nedir biliyor musunuz? Barışa hizmet; ama aslında sürekli bir sonraki belirsiz savaşa hazırlık! Ya gerçek bu türden önemli dokümanlar nasıl olmalı? Kendi bilgine, bulguna, iradene, politikana, stratejine ve doktrinine dayalı olmalı, yani “gerçek milli” olmalı, başkalarına yönelik ise de onların gerçekliklerine bazı kabul edilebilir yönlendirmeler sunmalı.

Gelişmeler ve olgular böyleyken, Soğuk Savaş değişik coğrafyalarda devam ediyorken, Ortadoğu’nun asıl konusu yine enerji hatları düzleminde yoğunlaşıyorken, savaş ve barış kelimeleri alabildiğine anlamsızlaşmışken, 1981’de Kahire’de Enver Sedat suikasta kurban edildi. Barış geliyor mu, diye ümitlenen dünya aslında Ortadoğu birden başa döndü. Neden Sedat öldürüldü? Savaşa tekrar kapı aralansın diye mi, Arap-İsrail ve Filistin meseleleri ilelebet devam etsin diye mi? Suikastların hedefindeki sembol bir kişi olabilir ama aslında katledilen barıştır. Dolayısıyla bu tür konulara, “işte bir terör eylemi,” deyip geçmemek gerekir. Bu olayın ardından savaş tekrar başlamıştır: İsrail kuvvetleri güney Lübnan’da ilerlemeye başladı, 1978’de Litani Nehrine kadar işgal etti. Savunma Bakanı Arell Şaron ilerleme kararı aldı. İsrail 1982’de Beyrut’u kuşattı. Lübnan’lı Hıristiyan Lider Beşir Cemayel İsrail ile anlaşma masasına oturdu. Çok Uluslu Barış Gücü Beyrut’a getirildi. Bu olayların hemen ardından Cemayel öldürülür ve anlaşma bozuldu. 1983’e gelindiğinde bölgedeki Amerikan Büyükelçiliklerine ve bazı askeri garnizonlara saldırılar gerçekleşti. 

Soğuk Savaş’ın sonlarına yaklaşıldığında ve İsrail’in bölgede barışı engelleyen tavrının sürmesiyle en başta Filistin halkı zor durumdadır. Yıl 1987’e gelindiğinde Gazze ve Batı Şeria’da ayaklanan halk tekrar “intifada” kararı alırlar. Kral Hüseyin Batı Şeria’daki Ürdün egemenliğinden 1988’de feragat eder ve FKÖ Batı Şeria ve Gazze’de Bağımsız Filistin Devleti ilanında bulunur. Bu arada yıl 1989 ve Soğuk Savaş sona erer. Artık bölgede Amerika’nın stratejileri ile, boşluk tanımamak adına, yeni bir düzen kurulmaya başlanacaktır. İlk hamleyle Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali mümkün kılınır (1990). BM Güvenlik Konseyi Saddam’a karşı karar alır. Ardında Irak Savaşı başlatılır (1991). Soğuk Savaş düzeninde Levant Bölgesinde çeşitli askeri üsleri olan Amerika, bundan böyle fiilen kendi askeri gücüyle bölgededir ve bu durum İsrail için en kolay şartları oluşturan bir yapıdır. Neticede Saddam kuvvetleri Kuveyt’ten çıkartılacaktır, ama Irak fiilen üçe bölünerek başka bir gerçekliği yaratacaktır. Arap-İsrail görüşmeleri ise Madrid ve Washington’da devam edecektir. 

1993 yılında İsrail ve Filistin Oslo’da görüşürler ve İlkeler Deklarasyonu’nu kabul ederler. Ürdün-İsrail ve FKÖ-İsrail anlaşmaları Washington’da imzalanır (1994). Bu anlaşması ile Gazze ve Eriha FKÖ’ye bırakılmaktadır. Bu kez Yitzhak Rabin Tel Aviv’de öldürülür (1995). Rabin, aşırı muhafazakâr denen Yahudi grubunca katledilir. İsrail saldırıları başlar ve Şimon Peres’den sonra Likud Cephesi lideri Benjamin Netanyahu iktidara geçer (1996). 1997’de İsrail Batı Şeria’daki Hebron’un yüzde 80’lik kısmını Filistin’e bıraktığını açıklar. ABD Başkanı Bill Clinton 1998’de atlar Filistin’e gelir ve mecliste konuşur. ABD aracılık eder ve Batı Şeria’nın yüzde 13’lük kısmını Filistin’e veren FKÖ-İsrail Wye River Anlaşması’nı imzalatır. Ürdün Kralı Hüseyin 1999’da ölmüştür. Aynı yıl İsrail’de İşçi Partisi lideri Ehud Barak Başbakan olur. 2000’de Camp David görüşmeleri yapılır, başarısız olur. Ocak 2001 yılında Taba Görüşmeleri olur, bu da başarısızdır. Ve ardından FKÖ tekrar intifadaya başlar. Barak’tan sonra Arell Şaron Başbakan olur (2001).

Rabin, Peres, Netanyahu, Barak, Şaron… Nerdeyse yılda bir lider değişimi! Bu iç politikanın çok hızlı olmasından mı, yoksa diplomaside muhataplığın sürekli değiştirilmesi gerektiğinden mi, pek açıklanabilir bir konu değildir. Ama İsrail demokrasisi bu tarzda işlev görmektedir. İktidardaki partiler ve liderler değişse de devlet aklı değişmemektedir. Özellikle İsrail sürekli topraklarını genişleten sonuçlar elde etmektedir. Başka ülkelerde, iç politika kötü ve ülke kaybediyor, diye fikir ileri sürersiniz, ama bu kaide İsrail’de geçerli değildir. 

Filistinli intihar bombacıları eylemlerini artırır. Şaron, Arafat’ı terörist ilan eder ve kendisiyle barış görüşmesi yapılamayacağını duyurur. İsrail önce Batı Şeria’dan itibaren işgaline başlamıştır, sonra Gazze’ye girer. Arafat, Ramallah’taki karargahında kuşatma altında tutulur (2002). Batı Şeria ile İsrail arasına, Soğuk Savaş’ın sembolü Berlin Duvarı gibi, bir duvar inşa edilmeye başlanır. BM Güvenli Konseyi İsrail’e işgal ettiği yerleri boşaltması için bir karar tasarısını oylar. Bu kaçıncı işgal (güç kullanılması), kaçıncı BM kararı, kaçıncı barış girişimi (barış görüşmesi), yukarıda söyleneni de ekleyelim, bu kaçıncı İsrail hükümeti; ama her defasında İsrail’in genişlemesi sonucu! Bunlar rasgele adımlar olabilir mi? Peki, uluslararası teamülde bu süreçlerin “inandırıcılığı” nedir? Bu kısmına da “samimi” demek mümkün müdür? Uluslararası vicdan harekete mi geçti nedir, 2003 yılında ABD, AB ve Rusya BM’nin “Yol Haritası” dedikleri çalışması üzerine karar verirler. Buna göre “Filistin Devleti’nin gerçekleşmesi ve bölgede tam barışın tesisi üzerine üç aşamalı bir plan” yürürlüğe sokulur ve bu planın sonucu 2005 yılında alınacaktır. 

Ama ne olur biliyor musunuz? 2004’de Yaser Arafat ölüverir! Bu süreç hangi önemli olaya rastlamış olabilir? 2003-2011 arasındaki ABD-Irak Savaşı’na. O zaman düşünmeden edemiyorsunuz, acaba Bush, Irak’a 2003 yılında girmeden önce (ki Bush’un ordusu Irak’ı üç günde istila etti, sonrasındaki zaman sarfı savaşın veya söylenebileceği şekliyle, barışın diğer adımlarıyla alakalıydı), Arap dünyasından gelebilecek direnci kırmak adına, Filistin meselesini kullandı mı, diplomaside işler ne denli samimidir, diye. Kimse Saddam’a bel bağlayamaz, burası tamam; ama Bush’un politikaları da bellidir. Üstelik tam Filistin sorunu çözüme kavuşuyor, diyeceksiniz, bu kez de asıl muhatap ve Filistin mücadelesinin sembol ismi Arafat devreden çıkıyor, her şey tekrar başa dönüyor. Gerçek dünyada komploya yer yoktur; ama Ortadoğu’da komploya kurban edilmiş çok lider vardır, bunlardan bazılarını şu ana kadar yukarılarda işlemiştik.

Gazze’ye duvar çekilmesi sürmektedir. Şaron 2006’da ağır bir beyin kanaması geçirir. Hamas Filistin’de seçim kazanır. İkinci Lübnan Savaşı başlar. 2007’de Lübnan’daki paramiliter güç olan Hizbullah İsrail kentlerine roketli saldırılarda bulunur. İsrail askerleri esir alınınca savaş tekrar başlar. İsrail, Lübnan’daki hedeflere hava ve topçu ateşiyle taarruzlar gerçekleştirir, Lübnan güneyini karadan işgal eder. BM Barış Gücü yine bölgededir. Ardından 2008’de İsrail Gazze’deki Hamas’a yüklenir. Aralık 2008’de çıkan savaşta bin üç yüz Filistinli yaşamını yitirmiştir.

İran’ın sürece Lübnan’daki Hizbullah militanları ile müdahil olması durumu başka bir alana getirmiştir. İsrail bir yanda Hamas (İslami Direniş Hareketi), diğer yanda Hizbullah ile savaştığını, aslında hem Sünni Müslüman Kardeşler hem de Şii Hizbullah ile bir çember içinde olduğunu savunur. Bu durumda kendine bir yol haritası çizmenin eşiğindedir. İran konusu başka şekilde düşünülecektir, Sünni Araplar başka. İsrail, Arap dünyası tarafından El Fetih’in veya Hamas’ın desteklenmesi şeklinde bir ayrımı sürece dahil etmektedir, bunu daha da geliştirecektir. Bunun dışında üç parçalı Irak’taki fiili duruma göre girişimlerini artıracak ve burada radikal unsurları (gizli-istihbari faaliyetlerle ve maddi açılardan) destekleyerek var olan mezhep temelli çatışmayı daha da derinleştirecektir, Irak’tan başlayıp Suriye’ye uzanacak olan, yani Levant bölgesinin kalbini içine alacak şekildeki bir coğrafyada etkili büyük bir planı Amerikalılar ile görüşmeye başlayacaktır. İşte bu dönemde (2003-2008) özellikle Irak’ta (Felluce, Ramadi El Ambar…) mezhep savaşı çok ileri boyutlara ulaşmıştır. Ebu Musab El Zerkavi ABD’nin hava taarruzu sonucu öldürülürmüştür (2006). Bunun üzerine Irak El Kaidesi beş ayrı grup halinde birleşir ve Irak Mücahiddin Şura Konseyi kurulur. DAEŞ’in lideri El Bağdadi 2010 yılına kadar bu konsey içinde, yani Irak El Kaidesi’ndedir. Bu konsey, 13 Ekim 2010’da Irak’ta bir “İslam Devleti” kurulması yönünde kararı alacaktır. Demek ki mezhep savaşı üzerinden sürdürülecek başka bir planda, aslında İsrail tarafından Ortadoğu’da İran’a karşı belirgin bir perspektifle çizilmiş sürecin olduğu gözükmektedir. İsrail, Suriye’de bir hedefi havadan vurur (2007). Sebebi, burada nükleer veya kimyasal silah atabilecek kabiliyette füze üretiliyor, gibi bir uydurmacadır. ABD, Irak’tan 22 bin askerini çekme kararını açıklar. 

Ayrıca Maryland Eyaleti’nde bir Ortadoğu Barış Konferansı tertip eder. Diğer yandan 2007’de El Fetih ile Hamas aralarındaki savaşta bir soluklanma olur. Hamas Gazze’yi tamamen kendi kontrolünde tutmaktadır. 2008’de İsrail Gazze giriş çıkışını kapatır. İslami Cihat örgütünün saldırıları üzerine her defasında Gazze sınırında tedbirleri arttırması söz konusudur. İsrail tekrar Gazze’ye hava saldırısı gerçekleştirir. Bu arada Ehud Olmert yolsuzlukta dolayı istifa eder. 

Benjamin Netanyahu tekrar Başbakandır. İsrail 2000 yılında Levant’ta hidrokarbon yatakları keşfeder. Asıl yatakları ise 2009’da bulur. Gazze’ye kara harekâtı başlatır ve hava saldırıları sürmektedir. Netanyahu Washington’a Barack Obama’ya gider ve Filistin Devleti’nin kurulmaması gerektiğini kendisine anlatır. Obama, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM komutasındaki askerlerini Irak’tan çekmeye devam etmektedir, bir kısım askerilerini ise Afganistan’a göndermektedir.

CENTCOM, Amerika Merkez Kuvvetleri’nin sorumluluk alanı Afganistan’dan itibaren tüm Ortadoğu’ya uzanır. Başka bir ifade ile Yeşil Kuşak doktrini, Büyük Ortadoğu Projesi, vs. anlatımlarla konu edilen bu coğrafyada enerjinin ve yollarının kontrolü, İsrail’in korunması, Rus yayılmacılığının önüne geçilmesi, nükleer tehditlerin kontrol edilmesi, terörün engellenmesi, Uzun Savaş ile ortaya çıkabilecek “radikal İslami tehdidin” engellenmesi gibi pek çok konu ABD Merkezi Kuvvetler Komutanlığı’nın görev ve sorumluluğundadır. Hatta Suriye’de PYD/YPG ile bir uydu devletçiği kurma görevi dahi bu komutanlığın görev alanındadır. Neyse ki Türkiye bunu engelledi. O zaman şunu aklımızda tutalım; Doğu Akdeniz de CENTCOM’un görev alanı içine girmektedir.

Herkes şunu tekrar ediyor; kalıcı barış için İsrail, Suriye ile Golan Tepeleri sorunu çözmeli, Batı Şeria ve Gazze’de üstüne düşeni yapmalı, Filistin ve Ürdün’le müzakere etmeli… İsrail 2009 sonrasında bu tür konuları bir tarafa koydu, ama öneri sunanlar halen aynı noktadalar.

Hızla günümüze gelelim. İran’da hayat anormal sürüyor. Donald Trump nükleer anlaşmayı iptal etti, düşüncesi var olan tesisleri yok etmek olsa gerekir. İran Devrim Muhafızları’nı terörist ilan ettiler. 2020’nin ilk günlerinde Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani Bağdat’ta öldürülmüştür. ABD ekonomik ambargoyu devam ettirmektedir. Halen İran iç kargaşaya doğru sürüklenmektedir. Plan rejimi değiştirmek üzerine sürdürülmektedir. Irak karmakarışık! Sokak hareketlerinde yüzlerce insan ölmekte. Başbakan istifa etti ve politik sorun da var. Suriye’de savaş sürüyor. Golan Tepeleri konusunda ABD İsrail işgalini ilhaka dönüştürdü. DAEŞ lideri el-Bağdadi İdlib’de ABD özel kuvvetleri tarafından öldürüldü. 

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliği, Mısır, Umman, Bahreyn, gibi ülkeler giderek ABD ve İsrail’in eline geçirdiği yöneticilerle Filistin davasından hızla uzaklaşmışlardır. Sonuçta ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da yapageldiği oldubittilere zemin hazırlatan bir taraf oldular. esasen Arap Milliyetçiliğini yine kendi içinden kaybettiler. Bugün Trump çıkıyor ve “1948’de Araplar hata yaptığını kabul etsinler,” diyor. Trump bu fiili sonucu bölüp parçaladığı Arap toplumuna dayanarak yapabiliyor ise ilk düşünmesi gerekenler de işte bu topluluklardan gelmelidir. Arap Baharı süreci ve sonrasında meydana gelen tüm olaylar Ortadoğu’yu bu noktaya kadar getirmiştir.

Gün geçmiyor ki İsrail ordusu Suriye, Lübnan, Filistin üzerinde uçmasın ve operasyon yapmasın. Dünya bu oldubittilere sessiz kaldı, maalesef!

Gelinen noktada Netanyahu tekrar Başbakan olmak istiyor. Filistin için güya ABD Başkanı çözüm sunan bir plan yapıyor. Aslında bu plan bir aldatmaca. Filistin yok sayılıyor. Filistin’in toprağı, denizi ve hava sahası, yani ülke kavramı yok sayılmaktadır. Filistin halkı ve haklı mücadelesi yok sayılıyor. Diğer yandan uluslararası sistemin çabaları yok sayılıyor. Yasadışı işgal planı tam bir garabet halinde barış adı altında sunuluyor. 

Acilen uluslararası sistem bu işgalin önüne geçecek şekilde harekete geçmelidir. Oslo görüşmeleri ile ortaya çıkan noktaya geri dönülerek, bu merkezden hareketle görüşmeler gerçekleştirilmeli, “iki taraflı bir kalıcı çözüm” için çaba sarf edilmelidir.


[1] Afaf Sabeh McGowan, Thomas Collelo (Ed.), Syria: a Country Study, Washington D.C. United States Government Secretary of the Army, 1988, s. 4.

[2] Sabahattin Şen, Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım: Suriye Baas Partisi ve İdeolojisi, Birey Y.,

2004, İstanbul, s. 184.

[3] Bkz: Jacquelyn K. Davis, Radical Islamies Ideologies and the Long War Implications for US Strategic Planning end US Central Command’s Operations, The Institute for Foreign Policy Analysis, IFPA, 2007.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Filistin’i Yok Sayma Planı

DİĞER YAZI

Amaç Filistin’in İlhakı mı?

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,