neoliberal-sistem-ve-modern-kolelik
Neoliberal Sistem ve Modern Kölelik

Neoliberal Sistem ve Modern Kölelik

1117 Tıklama
28 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yeni tip koronavirüs nedeniyle pek çok konuyu tartışma ve düşünme imkânı bulduk. Neticede eve kapandık, iş güç hak getire! Günler öylece geçiyor… “Aaa böyle de oluyormuş!” demek geliyor içimizden, neredeyse! Öteden bu yana entelektüel seviyede tartışılan bir konu var, “Neoliberalizm örgüsü içinde modern kölelik sistemi nasıl işliyor, uygulaması ne durumda?” diye. Ben de hazır bu şartlar varken konuyu sizinle tartışmak isterim. Aslında yazıda bir Hegel eleştirisi bulacaksınız.

Byung-Chul Han, Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri isimli eserinde çok özlü açıklamalarla bu günümüze ışık tutuyor. Referans olması bakımından doğrudan aktarayım:

Kendini özgür sanan performans öznesi aslında bir köledir. Efendisi olmaksızın kendini gönüllü olarak sömürmesi ölçüsünde mutlak köledir. Karşısında onu çalışmaya zorlayan bir efendi yoktur; salt yaşamı mutlaklaştırarak çalışır. Salt yaşam ve çalışma aynı madalyonun iki yüzüdür. Sağlık salt yaşamın idealini temsil eder. Hegel’in efendi ve köle diyalektiği uyarınca çalışmayıp sadece keyif süren efendinin egemenliği, hatta özgürlüğü neoliberal köleye yabancıdır. Efendinin egemenliği, kendini salt yaşamın üzerine yerleşmesi ve bunun uğruna ölümü bile göze almasındadır. Bu aşırılık, bu aşırı yaşam ve keyif biçimi çalışan, salt yaşamı dert edinen köleye yabancıdır. Hegel’in düşündüğünün aksine çalışmak onu özgür kılmaz. İşin kölesi olarak kalmaya devam eder. Hegel’in kölesi efendiyi de işe zorlar. Hegel’in efendi-köle diyalektiği çalışmanın totaliter hale gelmesine yol açar.

ABD’de Federal Reserve (FED) adında sis perdesi veya grilik içinde çalışan gayet meşru bir sistem var. Bazı çevrelerce FED, “Bu grilik dünyada herkesin hayatını ipotek etmiş durumdadır,” şeklinde eleştiri yağmuruna tutuluyor. Tamamen bağımsız bir kuruluş olan FED, 1913’de şimdiki haline getirilmiştir ve bu sistem dolar imparatorluğunu 1971’de tamamlamıştır. Eleştirel yaklaşımla FED, “ABD içinde ama ABD’ye ve evrensel değerlere rağmen,” bir “özgürlük yanılsaması teşkilatı” olarak tarif edilebilir. Han’ın betimlemesinden istifadeyle burada FED’e “Efendi” diyelim. Bu durumda dünyanın geri kalanı da köle oluyor demektir. Bu yaklaşımla aşağıya doğru enternasyonel bir sistem örgütlenir, parayı elinde tutan ve istediği ölçüde ve şartta dağıtan hangi güç ise o mahalde efendi konumunda olur, diğerleri ise köle.

Hegel kimdir? Kısaca Filozof Friedrich Hegel (1770-1831) bugünün kapitalist sisteminin, serbest piyasa ekonomisinin, liberalizmin fikir babasıdır. İlk ihtiyaçlar hiyerarşisini Hegel sistemleştirmiştir ve buna karşılık Marks kendi tezini ortaya koyarak sosyalizmi açıklamıştır. 

Hegel’in ihtiyaçları gösteren tarifinde aşamalar birtakım vardır. Bunlardan dördüncü aşamada; ihtiyaç, çalışma/makine, artık, para, haz sıralaması yer alır. Açıkça, “Parayı kazanan kişi haz verenleri satın alır ve mutlu olur,” deniyor. Hegel’in soyut doğruyu işaret eden açıklamalarında amaç paranın insan için ne denli hayati olduğunu göstermektir. Hegel açıklamasına irade bahsinden başlar (her kim veya kimde ise o irade sahibi), bilahare evrensel değerleri de betimlemek suretiyle çeşitli ihtiyaçları ayrıştırır ve en sonda paranın soyut değerinin evrenselliğini teyit eder.

Hegel’in tarifinde ahlaki ihtiyaçların bir döngü yaratmasına şaşırmamak gerekir. Zorunluluklar, bireysel bakış ve temel refahın içindeki döngüde ahlak eritilir. Hegel’e göre ahlaki ihtiyaçlar aile, çocuk, sivil toplum, doğal zorunluluklardan somuta, oradan da soyuta aktarılır. Model parayla ifade bulan birbirine bağlı evrensel ihtiyaçlar olarak betimlenir ve sonuçta insan için “çalışmak gereklidir” denir. Hegel zorunluluğu işaret ederken, emek ve makineler (bugün için robotlar desek olur) arasında düşünüyor olmalı. Dolayısıyla Hegel aklında özgürlük kavramını tam olarak netleştirememiş gibi bir görünüm var. İşte bu noktada Han’ın eleştirisi devreye giriyor. Han işin esasını çok iyi anlatıyor.

Uygulamaya bakalım. Bugün için ben kimin ne yaptığıyla ilgilenmeden şunu söyleyeyim, olanlar hiç de adil değil. Neden mi? 2008 krizi oldu ve peşinden güya işleri rayına oturtmak için FED 16.1 trilyon dolarla dünyalılara bir tür sus payı dağıttı, insanlardan çok azı bunun gerçek muhasebesini biliyordu, ama maalesef çoğunluk, hani o bilinen ifadeyle yüzde 99’luk kesim, bunu bilmiyordu; “Dünyada böyle sorunlar olur, patronlar, efendiler daha iyisini bilirler, ben çalıştım, hakettim, helalinden para kazandım ve şimdi ailemi doyuruyorum,” dedi. 

Dağıtılan parayı ve aracı bankaları örnek olsun diye şuraya listeleyelim: Citigroup (2.513 trilyon $), Morgan Stanley (2.041 trilyon $), Merrill Lynch (1.949 trilyon $), Bank of America (1.344 trilyon $), Barclays PLC (868 milyar $), Bear Sterns (853 milyar $), Goldman Sachs (841 milyar $), Royal Bank Scotland (541 milyar $), JP Morgan Chase (391 milyar $), Deutsche Bank (354 milyar $), UBS (287 milyar $), Credit Suisse (262 milyar $), Lehman Brothers (183 milyar $), Bank of Scotland (181 milyar $), BNP Paribas (175 milyar $), Wells Fargo (159 milyar $), Dexia (159 milyar $), Wachovia (142 milyar $), Dresdner Bank (135 milyar $), Societe Generale (124 milyar $), diğer (2.639 trilyon $). 

Evet, aslında alın terine denecek yok, Hegel de Marks da Hayek de anlatıyor bu konuyu. Hak edilenin karşılığı alınmalı. Ama sorun şurada, sistemde efendilik yapmayı bilen birileri var ve onlar kendi iradeleri doğrultusunda ilerliyorlar. Dünyada kimin ne alacağını başkaları belirliyorsa, ekonomik köpüklerle iş çevriliyorsa, bazen işler kontrolden çıkarılıyor ve buhran oluyorsa, sonra kuyruklarda bekleniyorsa, bir de bakılıyor ki bankalar aracılığıyla para dağıtılıyor ve dengeler tekrar kuruluyorsa, insanlar buna bile seviniyorsa, hatta bu durumun sonunda bir haz alıyorlarsa, bütün bunların hesabını veren çıkmıyorsa, hukuk burada iş-gören oluyorsa, insanlar hâlâ kendi hükümetlerinin meselelerini tartışmak zorunda bırakılıyorlarsa, o parti veya bu ideoloji diyerek bölünüyorlarsa, insanlık adına her defasında hayati seçenekler ve çözümler görünmeyen eller tarafından belirleniyorsa, bu olmaz, bu hiç de adil değil. 

Sanırım politik lisanda bu konuyu Han bize iyi betimliyor. Özetle: “Kendini özgür sanma! Efendin yaşamı mutlaklaştırır ve sen de çalışmayı özgürlük zannedersin. Sadece keyif süren efendin egemenliğini ve hatta özgürlüğünü neoliberal sistemle yönetir. Fark şu; o gerçekten acımasızdır, kendin insanüstü görür, aşırılığın kitabını yazmıştır, sen ise yaşamı dert eder durursun, şu ilkem var, bu idealim var dersin. Bu fark seni paraya muhtaç kılar. O totaliterdir, parayı bastığı sürece sen onun hizmetindesindir!”

Bireysel özgürlükler üzerinden sermayenin özgürlüğü gelişiyor. Sermayenin sürekli olarak canlı organizmalar doğurması kendini besleyen bir gelişim modelidir. Şimdi olaya tam tersinden bakalım, eğer sermaye kendini büyütmek için insanın çoğalmasını istiyorsa, bu sayede üretim-tüketim unsuru olarak kullanışlı görüyorsa, ihtiyaç duyduğunda o güçlü sermaye bu üremeyi tersine çevirme iradesini gösteremez mi? Sermaye aşırıdır, insana verilen imkanlar bu aşırılığı sürekli güçlendirir.

Şimdi dikkatlice bakın, yeni koronavirüs ile ortaya çıkan meseleye. Virüs doğal yollarla çıkmıştır ve salgına dönüşmüştür, söyleyeceğim yok. Ama bu şartlar ekonominin ve politikanın kitabında bizlere efendi-köle çağrışımını yaptırıyor. Bunu tartışmak da hakkımız.

Soruna şöyle de bakılabilir, sadece bir teorik olasılık: “ABD’de politik düzen tekrar sağlansın, Ticaret Savaşı bitti densin, biri ortaya çıkar ve düdük çalar, bu virüs krizi bir noktada kesiliverir, ama bir sonraki defaya kadar. Sonra maddi telafi süreci için gerekenler yapılır. Para dağıtılır, zaten bugünden dağıtılmaya başlandı bile.” Bu teoride gerçek ve en yüksek ihtimalle gerçekleşecek olan nedir? Kayıpların telafisi, para basıp dağıtılması. İlgilendiğimiz nokta işte burasıdır.

Bu durumda soru sormanın tam zamanı: İstendiğinde basılabilen para için çalışmanın ne anlamı var? Eğer bugün çalışmadan da para veriliyorsa, her zaman böyle yapılsın. Parayı basanlar her şartta fonlasın insanları. İnsanlar her durumda evlerinde kalsın, sitelerde spor yapsın, köpek gezdirmek için mahalledeki parka kadar çıkabilsin, evlere her türlü sipariş servis edilsin, çocuklar ekrandan öğrensin, olsun bitsin. Robotlar fabrikalarda üretedursun, zira onlara sanal virüs bulaşıyor.

Bazı kesimler şöyle söylüyorlar: “Hatta sabah bir de uyanırız, derler ki, artık cebinizde para taşımayın, puan taşıyın. Olmaz mı, olur. Hem ne değişir ki? Bu dolar veya avro dediğiniz tanrı vergisi mi? Hegel’in soyut ihtiyaç diye açıkladığı ama aslında her türlü yöntemle ödemenin yapılabildiği bir meta. Ha banknot olmuş ha kripto, ne fark eder? Birey sabah uyanır, evinden işini yapar, sonra hesabına bir şeyler konur ve yaşam sürer gider. Aslında ter akıtarak çalışmaya bile gerek olmaz. Robotlar terlemezler. İnsanlar kod yazarlar, tasarım yaparlar. Bu tür bir kent düzenine uyum sağlayamayanlar gitsinler taşraya, köye, dağa veya şimdi Amerika’da Kızılderililerde görüldüğü gibi, toplama kamplarına (Indian Reservation modeli).”

Bir ara totaliter Bolşevikler kitabına uygun komünizm metoduyla denediler, “her şeyi belli düzen” modelini! Olmada mı? Oldu. Nesi vardı da bırakıldı o düzen? Şimdi yapılmak istenen bundan farklı mı? Bir düşünün bakın. Bugün insanlık Maslow deneyine, temel ihtiyaçlar düzenine muhatap halde. Temel ihtiyaçlar verilir, eşit olunur, kavga gürültü yok, tamam işte. 

Aslında iyi bir Hegel okuru olan Marks insanlara farklı bir şey sunmamaktadır, sömürünün başka bir açıklamasını yapmaktadır. Temelde özgürlüğü, “kendini diğerleriyle birlikte gerçekleştirmek” fikriyle özdeşleştirmektedir. Üstüne üstlük sistemdeki politbüro kimlerden oluşuyor? Bu yapı zamanla kendini ispatladı ki tam bir efendiler topluluğu. Bu uygulamaya bakan Mao, İngilizlerin klasik sömürgecilik sistemiyle yıllarca can çekişmiş olan ülkesi Çin’de komünizmi “efendiler ve köleler” olarak ama biraz dolambaçlı bir yolu izleyerek kurdu. Bu nedenle halen Komünist Parti ile yönetilen neoliberal Çin’in yeni sömürgeci yapısını rahatlıkla anlamak mümkündür.

Küresel çapta ucuz işgücü imkanları sunan Çin Komünist Partisi çoktan neoliberal olduğunu deklare etti. Amerika ve Avrupa direniyor, muhafazakâr kesimler yeni bir sistemin yerleşmesine ayak diriyorlar. Üstelik bu mücadeleye “savaş” diyorlar.

Sermayenin sömürgesi kapitalizm, sermayenin diktatörlüğü sosyalizm ve komünizm, adı ne olursa olsun, bunlar totaliterliğin sis bulutlarıyla üstünün örtülerek halka sunulması biçimleridir. Belki de yeryüzünde değişik özelliklerdeki insanların yönetilmesindeki tek çıkar yol budur, ne dersiniz? Hem de kendi içinde inşa edilen hukukla çalıştırılır bütün bu sistemler… Bunlar feodalizm dönemine tepki olarak “aydınlanma” fikirleriyle ortaya çıkmış sistemlerdir. Amaçları ise enternasyonalizmdir. İşte gelinen noktada, bu sömürü düzenleri içinde, IV. Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren insanlığın aradığı aslında kendine yakışır bir sistemdir. Ancak işin doğası icabı, halen kontrolü elinde tutan efendiler, bu geçişi kendi bildikleri yöntemlerle çözmektedirler. Mesele nedir? İrade. İrade kimde? Hükmedende; bireylerin iradesini derleyip toparlayıp sistem ve sinerji içinde belli hedeflere yönetebilen erkte.

Byung-Chul Han’a dönelim. “Özgür olmak (frei-sein) arkadaşlar arasında olmak anlamına gelir.” Hint-Avrupa dillerine göre özgürlük (freiheit) kavramı, arkadaşlık (freund) kavramıyla yan yana olmak zorundadır. Özgürlüğü sömürmeye yarayan bilinen en verimli sistem olan neoliberalizmde girişimci adı verilen kişi nasıl biridir? Bir maddi amaca göre iş yapandır, el sıkışması arkadaşlık ile alakalı değildir. Dostluğun değil, karşılıklı çıkarların olduğu alan girişimcilerin alanıdır. Uluslararası sistemde ilişkiler nasıl yönetilir, karşılıklı çıkarla.

Ama Hegel bize özgürlükten bahsetmiş idi? Yalan söylemiş! İnsanın iradesini sömürmek çok büyük suistimaldir, hatadır. O irade insan için kutsaldır. Hegel dostluk arayan masum çalışanları, zaman içinde daha da gelişen belli kesimlerin, efendilerin eline itmiş ve teslim etmiş. Halbuki masum düşünceye sahip gerçek özgür ve dost canlısı insan, sistematik biçimde, bu yolla, modern düzende köleleştirilmiş oluyor. Şu an daha rahat görüyoruz ki bu neoliberal sömürü sistemi insanların eğlencelerini, oyunlarını, duygularını, dışavurumlarını, ilişkilerindeki derinliği bile kontrol etmek istiyor. 

Bugün yeni muhafazakâr denen kesim ise dağınık, pek ne aradığını bilemese de bu yeni düzene karşı duruyor. Ortaya konan kavramsal çelişkiler içinde kim nasıl tanımlanıyor ve nerede duruyor, iyi analiz etmeden konuşmamak gerekir.

Mevcuttaki özgürlük kavramı bizleri modern köleye, başka deyişle, yeni sömürgecilik (neokolonyal sistem) içindeki mahkumlara çevirmiştir. Han diyor ki, “… bugün sorulacak soru, kendini zorlamaya dönüştüren uğursuz diyalektiğinden kurtulabilmek için özgürlüğü yeniden tanımlamamızın, yeniden icat etmemizin gerekip gerekmediğidir.” O halde her kavramın yenisi var, gerçek özgürlüğün yenisi (neo) için de bir karar vermek gerekiyor. Bu karar insanları ancak maddi değeri baş tacı etmeyen ve çok tüketmekten alıkoyan bir sistemle gelebilir. Azla yetinen, sakin yaşayan, başkalarının hakkını hukukunu gasp etmeyi marifet olarak görmeyen…

Ama bu kez çıkış yolu tıkandı gibi, zira robotlar üretebiliyor. İnsan tasarlıyor, tanımlıyor, onlar üretiyor, hem de kusursuz, yorulmaksızın, sayısız… Bu şartlarda bugünün efendileri hangi insan türüne ihtiyaç duyar dersiniz? Sisteme sadakatini gösterene! Diğerleri için kapı açık, ya öyle ya böyle! 

Yeni tip koronavirüs salgınını kontrol etmekte başarılı olan Çin, Güney Kore, Singapur, Hong Kong gibi ülkeler insana ait bütün veriyi sistemlere yüklediler. Bu ileri teknoloji sistemleri halkı kodluyorlar ve sonra takip ediyorlar. Ne yönden bakarsanız bakın sonuçta durum şöyle, bugün özgürlüklerini şartlar gereği virüse ipotek ettirmiş insanlardan bahse konu ülkelerde yaşayanlar kendi sağlıkları sağlayabilirler ve hayatta kalmalarını temin edebildiler. Acaba Avrupa ve ABD dahil dünyanın diğer yerlerinde de bu sistematik dijital kontrol, “özgürlük yanılsaması teşkilatı” anlatımındaki gibi bir biçimde ve “her şeyi belli düzen” içinde gerçekleşecek mi? Direnç nereye kadar sürecek?

Şimdi bir ara toparlama yapalım. Küresel ekonomide bir doygunluk görüldüğü evreye girildi. Neoliberal efendiler çözüm arıyor olmalılar. FED para bassa ve dağıtsa ne olacak? Bu yolla ilave bir zenginlik imkanı bulunsa bile aslında yeni şartlara göre iradenin güçlendirilmesi ve hükmetme gücünü arttırma amacına dönük büyük hamle yapılmış sayılmayacak. Bu şartlara özgü bir devrimin yapılması ihtiyacı var. Bunu özgürlüklerin yeni tarifine oturtarak açıklamak gerekecek. Nedir bu yeni özgürlük perspektifi? Dijital totaliterlik.

Jeremy Bentham panoptikon binayı tasarlamış idi. Michel Foucault panoptikon fikrinin modern güç kavramının atası olduğunu savundu. Benzer biçimde Byung-Chul Han “dijital panoptikon” fikrini geliştirdi. Yukarıda işaret edilen Çin veya Güney Kore gibi ülkelerin salgın dolayısıyla tamamen sistemleştirdiği dijital kontrol bir panoptikon uygulamasıdır. İnsanlar kendi rızalarıyla kendilerini sisteme açmaktadırlar ve özgürlüklerinden feragat etmektedirler. Han buna “gönüllü soyunma” demektedir. Neoliberalizm insanı tüketici haline getirir. Birey özgürlüğünü tükettikçe yaşar. Birey kendini sisteme açarak tüketme imkanlarını artırıyorsa bu karşılıklı beslenme demek olur.

Han şöyle diyor: “Bugün dijital psikopolitika çağına doğru ilerliyoruz. Bu siyaset pasif gözetlemeden aktif yönlendirmeye doğru ilerliyor. Bu da bizi özgürlüğün yeni krizine itiyor. Artık bizzat özgür iradedir bundan etkilenen. Big Data (Büyük Veri) toplumsal iletişimin dinamiklerine ilişkin kapsamlı bilgi edinmeye olanak sağlayan çok etkili bir psikopolitik araçtır. Bu bilgi, insan ruhuna nüfuz etme ve onu düşünce öncesi düzeyde etkilemeyi mümkün kılan bir iktidar bilgisidir.

Biz Han’ın ifade ettiği bu iktidar oyununu en somut biçimde 2016 ABD Başkanlık seçiminde ve Brexit referandumunda gördük. Özgürlükler hakkında düşündüklerimizi tekrar gözden geçirmekte geç kalmamak gerekiyor. Zira Büyük Veri insan davranışlarının öngörülemezliği fikrini ortadan kadırıyor.

O halde ortada bir devrim varsa ve bunun zamanı şimdi gerçekleşiyorsa, daha özenli bir hazım süresi içine girmemiz gerekmektedir. Walter Benjamin kapitalizmin, “günahtan arınmak yerine günah yükleyen bir kültün ilk örneği” olduğunu ifade ediyor. Bu kapitalizm aygıtı efendilerin iyi kullandığı bir sistem ve sürekli geliştirmeye müsait. Çünkü merkezinde insan iradesi var.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

fatura-trumpa
ÖNCEKİ YAZI

Fatura Trump'a

covid-19-tartismalari
DİĞER YAZI

COVID-19 Tartışmaları

Politika 'ın son yazıları

Analiz: Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz ısındı ve daha işin başındayız. ABD başkanlık seçimleri yaklaştı. Neler bekleniyor, analitik bakışla konuyu

Yunanistan Sorunu

Yunanistan-Türkiye arasındaki temel anlaşmazlıkları ve Kıbrıs konusunu ana başlık ve tarihleriyle birlikte kronolojik şekilde ifade edelim,