Küresel Ekonomide Doygunluk

247 Tıklama
42 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Öyle anlaşılıyor ki dünya ekonomisi yeni bir eşikte, sancılar var ve sonra bir değişim söz konusu olacak. Bugüne kadar olanlara bakarsak, kuralların değiştiği noktalar ve başat unsurlar kimler diye, yarını da değerlendirme imkanımız olacak. Bu makalede, Bankerlik, Emperyalizm ve Enternasyonalizm, Küreselleşme, Yeni Doygunluk ve Yeni Sistem Gereksinimi başlıkları altında, dünya ekonomisinin nasıl işlediğini ele alacağım. Bu işleyişi ‘doygunluk’ kavramı üzerine inşa edeceğim.

Keynes 1937’de, belirsiz bilgiden ne kastettiğini, Avrupa’da savaş çıkma ihtimalinin ya da yirmi yıl sonraki faiz oranlarının belirsiz olduğu şeklinde örneklemiş ve şöyle devam etmiştir: ‘Bu olaylarla ilgili olasılık hesabı yapılmasına imkân sağlayacak bir bilimsel taban yok. Ne olacağını bilmiyoruz, o kadar!’ Keynes bunu söyledikten sonra İkinci Dünya Savaşı çıktı, Soğuk Savaş oldu, sayısız savaşlar, çatışmalar, devrimler, hatta çevre ve doğal felaketler yaşandı. Bugün bile sokağa çıkamıyoruz, küresel pandemi nedeniyle. 

Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Büyük Buhran kadar ve hatta daha fazla kriz var diyenleri ciddiye aldıktan sonra, tarihsel akışa bakarak düşündüğüm şu; ya bir savaş olur ya da yeni bir ekonomik sistem ortaya çıkar, ama bunun kaybı ne olur, şimdiden tahmin etmek mümkün değildir. Bu bilinmezlik tablosu aslında statükocuların ortaya çıkmasına neden teşkil eder. Bu kesim, maden olacakları bilmiyoruz, o halde şimdiki durumun kayıplarına katlanalım, derler.

Şimdi tarihsel yöntemle neler gördük, hangi sonuçları çıkardık, inceleyelim. Finansın sıfır noktasını bankerlik olarak görmekteyim. Sonraki eşikler bu noktadan itibaren sıralanacaktır.

Bankerlik

Modern bankerlik, bankacılık nasıl çıktı? XV. YY’da İspanya’dan göçe zorlanan Yahudilerle birlikte diğer Avrupa ketlerinde belli değişimler yaşandı. William Shakespeare örneğini Venedik Taciri ile anlattı. Diğer yandan Baharat Yolu’nu bulmak için Batı Avrupa denizcilikte ve deniz ticaretinde ileri gitti, sistemleşti, kurumsallaştı. Hint Yolu Ticareti’nde şimdiki isimleriyle Portekiz, İspanya, İngiltere, Hollanda ve İtalya yarışıyordu. Hint Yolu doğu ve batı olarak sonradan ayrıldı. Doğu kadar Batı da zenginlik demekti, ama risk her zaman vardı, riskin de bir bedeli.

Yazarlar ilginç bahisleri işliyordu. Örneğin 1532-1572’de İnkaların gümüş dağı var, İspanyol ve Portekizliler bunları öylece taşıyorlar, deniyordu. Kristof Kolomb bir Yeni Dünya arayışı içindeydi. Bu dönemde, 1378’den başlayarak, Avrupa’da Yahudi tefeciler kendilerinden bahsettirmeye başladı ve 1390’a gelindiğinde Floransa’da Medici Ailesi bankerliği sağlamlaştırdı. Venedik ve Ceneviz ticareti bu sistemin merkezinde yer aldı. Venedik’te 1590 yılında Yahudi nüfusu 2.500 olarak biliniyordu.

Flamanlar 1609’da Amsterdam Exchange, Wisselbank’ı kurdu. Bu halen tartışılır, ilk merkez bankası mıdır, değil midir diye. 1690’da ise Amsterdam finansın başkenti konumuna geldi. Bunu neyle başardılar dersiniz? Hollandalılar, XVI YY’ın sonlarına doğru İspanya’dan bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri savaşı finanse etmek adına İtalyan kamu borçlanma sistemini geliştirdiler. Ayrıca Hollandalılar anonim şirket modelinin de mucididir. Birleşik Doğu Hindistan Şirketi (Flamanca VOC kısaltmasıyla bilinir) 1602 yılında Ümit Burnu’nun doğusundaki ve Macellan Boğazı’nın batısındaki ticaretin tekelini bir şirkete vermişti. 1603 yılında 22 gemiyi Asya’ya göndermişlerdi. Hisse senedi borsasını bu birikimle kurdular.

İsviçre, 1657’da Stockholms Banco ve 1907’de Swiss National Bankı kurdu. Aynı yıllarda Belçika, Societe Generale’yi kuruldu. Fransa 1800’de Banque de France ve sonra Credit Mobilier’i; Almanya 1875’de Reichbank ve Darmstadter Bankı kurdu.

Britanya’da hareket çok fazla; 1694’da Londra, Bank of England, 1833’de London Westminster, 1836’da the Birmingham Midland, 1838’de the National Provincial, 1884’de Lloyds, 1896’da Barclays var. Modern sigortacılığın mucidi Britanyalılar. Örneğin, Milli Sağlık Sigortası’nın 1911 yılında yasalaştığını not edelim. 

Britanya’da bankacılık böyleyken piyasada en fazla parası olan kimdi? Niall Ferguson’dan (Paranın Yükselişi) alıntı yapıyorum, ‘Nathan (Rothschield) 1836’da öldüğünde kişisel serveti Britanya’nın milli gelirinin %0.62’sine ulaşmıştı.’ Rothschieldler 1830’da Amerika’da iş yapmaya başladı. Niall aktarıyor, 2007’de Song Hongbing Para Savaşları’nda yazdı diyor: ‘Rothschieldler, Amerikan Merkez Bankası sistemi üzerinde sahip oldukları iddia edilen etki sayesinde küresel para piyasasını kontrol ediyorlar.’

Avrupa böyle, ya Amerika nasıl? 1913 yılında Federal Reserve, bilinen adıyla FED, kurulana kadar, ABD 1864 yılında Ulusal Bankacılık Yasası ile idare etti. 1864 yasası ABD’nin Merkez Bankası ile alakalıydı. 1913’ten bu yana ise FED sistemi var ve bu ABD halkının bankası değil, özel yönetim sistemi var ve tam bağımsız. Bankacılık ABD’de çok ileridir ve çeşitlidir. 1899’de 12.000 banka varken, 1922 yılında ABD’de 30.000 banka var. ABD’de 1933 yılında Mevduat Sigortası sistemleşiyordu.

Emperyalizm ve Enternasyonalizm

Sömürgeci düzenden daha önce Avrupa kapitalizmi kendini geliştirmekle meşguldü. Thomas Mun, Doğu Hint Şirketi ile Merkantilizmin meyvelerini toplamaya başladı. 1867’de İngilizler dünya sistemine kendi mührünü basıyordu. Altın standardını Sterline eşitleyecek biçimde dünyaya kabul ettirdi. 1880 dönemi için Karl Kautsky ‘Kapitalizmin Yeni Evresi’ dedi. Başat Avrupa ülkeleri için 1887’de Sömürgecilik Savaşı öyle bir evreye girdi ki bu noktada Heinrich von Treitschke, ‘gelişme yolunda olmak adına bunun bir ölüm kalım meselesi’ olduğunu açıkladı. Hal böyle olunca 1902 yılında John A. Hobson ‘Emperyalizm’ tarifini geliştirdi. 

Dünya sermaye stokunun yaklaşık yarısı, 1913 yılına gelindiğinde, İngiltere’ye ait idi. Aynı yıllarda İngiliz yatırımları şöyle dağılıyor; %6’sı kendi ülkesinde kalıyor, geri kalanı, %45 ABD’de ve diğer beyaz yerleşkelerde, %20 Latin Amerika’da, %16 Asya’da ve %13 Afrika’da. Buradan şunu da söylesek yanlış olmaz, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiliz sermayesinin güçlüleri en az %30’luk yatırımı Amerika’ya kaydırmış idi. Aynı yıl FED’in kurulduğuna da dikkatinizi çekmek isterim, paranın bir kısmı nereye gitti diye soranlar için. Tam da bu tarihlerde adından fazlaca bahsedilen ‘Laissez-Faire’ ile ‘Enternasyonalizm’ konusu var. Laissez-Faire, ‘bırakınız yapsınlar’ demek olan Serbest Piyasa Ekonomisi ifadesi. Şu Batı toplumunun o devirdeki zenginliğini görüyor musunuz? Hal böyle olunca büyük bir Ekonomik Savaş başladı ve sonunda da iki Dünya Savaşı yaşandı. 

Bir kural belirleyelim, doygun hale gelen hacmin bir seviyeden sonra daha da fazla artabilmesinin önünün açılması için mevcut sistemin zorlanması gerekir. Doygunluk noktası taşkınlığa, taşkınlık ise yeni bir ekonomik çözüme, başka bir ifadeyle sistem değişikliğine sebep olur.

Milton Friedman ve Anna Schwartz’a göre (A Monetary History of the United States) 1929 krizinin Büyük Buhran’a dönüşmesinin başlıca sorumlusunun FED olduğunu söylemesi önemlidir. Mesele yine balonlarla oynamak ve bankacılık hatalarıdır. Ağustos 1931 ve Ocak 1932 arasında (5 ayda) 1.860 banka battı. Daha sonra bu batışlarda banka sayıları 10 binlere kadar çıktı. Fatura kime çıktı? Tüm insanlığa.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomide hâkim olan himayecilik, ithal ikamecilik, düşmanlık ve ekonomik savaş hali, ticaret ilişkilerini zayıflatmıştı. 

Savaş tazminatı ödemeyi kabul eden Versay Antlaşması ile Almanlara kesilen fatura, 1921’de, 132 milyar altın Mark (savaş öncesi Mark) oldu, bu milli gelirin 3 katı dış borç demekti. Sonucunda 1923 yılında Almanya’da hiper-enflasyon gerçekleşti.

Sosyalistlerin dönemine göz atalım. Teorisyenlerin Karl Marx ve Friedrich Engels olduğunu bilmekteyiz. Sol revizyonist sosyalist uygulayıcılar Lev Troçki ve Vladimir Lenin idi. Hedefleri Sosyalizm, Komünizm ve sonra Enternasyonalizm olacak şekildeydi. Sağ revizyonist sosyalist uygulayıcı ise Eduard Bernstein. Bunun da hedefi Nasyonal Sosyalizm ve sonra Enternasyonalizmdir. Bolşevik Devrimi ile Rusya’da ve sonra Soğuk Savaş’ta olanları ve Naziler ile İkinci Dünya Savaşı’nda olanları bilmekteyiz. 

Hjalmar Schacht, tıp, edebiyat, gazetecilik, fransızca, sosyoloji üniversiteleri mezunu, 1899 felsefe doktorası yapmış bir Alman milliyetçisidir. ABD’de JP Morgan’da çalışmış, Başkan Roosevelt (hem Theodore hem de Franklin Roosevelt) ile tanışmış biridir. 1918’de Alman Demokratik Partisi kurucuları arasındadır. Bank of England (Merkez Bankası) Başkanı arkadaşıdır. Schacht, 1923 yılında anti-enflasyonist politikaların yaratıcısıdır. 1930’da Adolf Hitler ile tanışmış ve 1932’de Reichsbank Başkanı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesi Ekonomik Savaş modelinin mimarıdır ve Almanya’da bu modelin idaresinden sorumludur. Ekonomik Dirijism (Faşizm veya Savaş Sosyalizmi Ekonomisi: Himayecilik, devlet müdahalesi, denetimli piyasa ekonomisi, STK’larla program) Schacht ile sistemleşmiştir. 1933 yılında Alman Nasyonal Sosyalizmi’nin Yeni Ekonomik Planı’nı ortaya koymuştur. 1934’de Alman Ekonomi Bakanı (Savaş Ekonomisi yetkilisi) olmuştur. Schacht gibi şahsiyetler o gün vardı, bugün de var.

John Maynard Keynes 1944 yılında beklenen sistemin inşasını gerçekleştirecek teoriyle ortaya çıktı. Ürünler Bretton Woods’da belirlendi. Kısaca ifade ediyorum; Yeni bir para sistemi (Altın-SDR, döviz kurunun sabitlenmesi), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT) devreye kondu. Keynes, Laissez-Faire’e karşılık ‘efektif talebin yaratılması yoluyla refahın elde edilmesini’ teorisinde açıkladı. 

Bakın bu noktada da bir kurumsal yapıyla açıklayabileceğimiz yeni Uluslararası Sistem İnşası konusu var. Bunun aklını bizler ‘enternasyonalizm’ olarak anlamaktayız. Hatta Bretton Woods sistemini desteklemek için Batı dünyası Birleşmiş Milletler (BM) ve askeri manada Kuzey Atlantik İttifakı’nı (NATO) da kurdu.

Haziran 1941’de Ekonomik Bütünleşme kavramı üzerine Avrupa’da somut işaretler görülmeye başlandı. Dünya Savaşları etkisiyle olduğu açık, İtalyan solcular Altiero Spinelli ve Ernesto Rossi, ‘Tüm sorunlar birlik olursak çözülür,’ diyorlardı. Avrupa Birliği fikrinin gerçek mimarı ise Jean Monnet’dir. Sonuçta 1957 yılında Avrupa Topluluğu’nu kurdurabilmiştir. Ayrıntısını bir yere bırakalım, sonunda Avrupa Birliği gerçekleşti ve kendi politikasına bağlı olarak genişledi. Ancak son noktada Britanya birlikten ayrılma kararı aldı. Neden Brexit gerçekleşti? Birçok düşünce ileri sürüldü. New York Finans Merkezi hacmi ile Londra Finans Merkezi hacmine bakınca anlıyorum, bu kapitalin geri planındaki güçlerin birbirlerini yutmaması adına bu kararı almış olabileceklerini söyleyebilirim. Brexit büyük kapital sahiplerini hesaba katmadan birlik ideallerinin sistemleşmesinin ne anlama geldiğinin dünyadaki en görünür örneğidir.

Küreselleşme (Globalleşme)

Ivan Berend’e göre küreselleşme, neo-liberal ekonominin, laissez-faire bireyciliğinin, post-modern kültürel nihilizmin doğuşuyla insanlığın el ele yürümesiyle gelişti. Dünyada bu başka bir ‘Aydınlanma’ demek oluyordu, çünkü peşinden Bilgi Devrimi geldi.

Bu arada Friedrich Hayek’e değinmeden geçemeyeceğim. Hayek’e göre devletin bireysel özgürlüğü, serbest piyasaları ve serbest rekabeti korumaktan öte bir görevi olamazdı. Devlet müdahaleleri demek sosyo-ekonomide dalgalanma demek oluyordu. 1960’da yazdığı Özgürlüğün Anayasası ile Hayek liberallerin savaşçısı yaptı. Milton Friedman da 1962’de benzer yaklaşımda bulundu ve Kapitalizm ve Özgürlük kitabını yazdı. Neler oluyor diyeceksiniz, bu küreselleşme fikirleri iktisaden yerli yerine oturmaktaydı. Gidişat belliydi.

Dünya Savaşı sonrası olan neydi? İngiliz ekonomi modeli ABD sisteminin içinde, ama bir huzursuzluk söz konusu. Altın sistemi zenginlik yaratmaya bir yere kadar yeterliydi. Hatta dövizin sabitlenmesi demek büyümenin kısıtlanması demekti. Amerika bundan kurtulmanın yolunu aradı. Yukarıda işaret ettiğim kural gereği, zenginlik yeni bir açılım konusu daha arar oldu. Ancak 15 Ağustos 1971’e gelindiğinde çözümü buldular ve ABD doları bütün dünya için rezerv para oldu. Friedman, Bretton Woods’un sabit döviz kuru standardını değiştirdi ve doları dalgalanmaya bıraktı. FED parayı basacak, ABD’ye borç verecek, iktidardaki yönetim bu parayı harcayacak ve harcatacak. Bunun için de sürekli talep yaratılacak, ülkeler dahil herkes dolar sistemine borçlanacak. 1971 sonrası yapıya bakalım: 1975’de New York Borsası denetimi kaldırdı, peşinden 1986 yılında Londra da aynı hamleyi yaptı. 1990’a kadar dünyada bütün borsalar aynı adımları attılar.

ABD’nin kendisi ve yöneteceği dünya için dolar basan ve borç para veren bir patronu var, bu FED’den başkası değildir. Çünkü dünya rezerv para olarak doları kullanmaya başladı. Bu enternasyonal-kapitalizmin zaferi demek oluyordu. SSCB ise kendi cebinden parayı çeviriyordu ve darphanesinde bastığı para yetmiyordu. Çünkü her bir defasında ABD yeni bir harcama kalemi ortaya sürüyordu. Daha pahalısı, daha kalitelisi, daha fazlası… O gün rekabette eşitsizliğe imkân veren, ABD’ye avantaj sağlayan FED oldu. Örneğin, nükleer silahlar ve denemeleri, uzay araçları, refah göstergesi olacak her türlü üretim araç ve gerece (günlük kullanılan malzemelerden otomobillere, telefona, ev gereçlerine…) harcama yapılıyordu. SSCB komünlerle kendi sisteminin sürdürülebilirliğini aradı, ama yetmedi. ABD ise insanın güncel yaşamından akıl almaz konulara, hayallere, ideallere, hazlara ilişkin üretime girdi ve bu yetmekteydi. Buna nasıl cesaret etti? Arkasında istediğinde para basıp veren bir FED vardı da ondan. Bu çok önemliydi!

Soğuk Savaş sonuna gelindi. Birleşik Krallık’tan Muhafazakâr Margaret Thatcher tekrar ekonomi sahnesinde ön aldı. Thatcherizm (1983-1989) olarak bilinen bir dönem yaşandı. Kısıtlı hükümet harcamaları ve vergi indirimleri ile serbest piyasaları canlandıran ve hem yurt içinde hem de yurt dışında İngiliz milliyetçiliği ile politika sürdürülmeye başlandı. Özelleştirmeler görüldü.

Tam da bu zamanda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Muhafazakâr Cumhuriyetçi Ronald Reagan sahnedeydi. Reaganomics (1981-1989) olarak hatırlanan dönem yaşandı. Arz yönlü ekonomi politikaları, ekonomik büyümeyi teşvik etmek için vergi oranının düşürülmesi, ekonomik de-regülasyonu ve hükümet harcamalarının azaltılması gibi tedbirler söz konusu edildi.

Reagan bu kadarla kalmadı, savaşları körükledi. Bunun iki nedeni vardı. Hem ülkesinde ve dünyada talep yaratıyordu hem de SSCB’yi yıpratmanın yolunun ekonomiyle olacağını gayet iyi biliyordu. Ne de olsa, ‘Sovyetler Şeytan İmparatorluğu’ idi. Reagan savaşın her türünü destekledi. Din üzerinden gitti ve Papa ile birlik olup Polonya’da Leh Valesa’yı teşvik ettiler. Mikhail Gorbachev ile stratejik mahiyette anlaşmalar yaptı. Diyalog çoktu ama burada Reagan sürekli Sovyetler’in zaaflarını ortaya çıkartıyordu. Gorbachev ise Glastnos ve Perestroika dedi. Bunlar Soğuk Savaşın sonunun sinyalleriydi. Sermaye gücü ve dolar gücü kendini göstermiş ve savaşı kazanmıştı.

Dünya Çapında Ağ, Worl Wide Web (www), 1993 yılında Cenevre’de, Avrupa Ortak Araştırma Kurumu’nda (CERN) İngiliz Tim Berners Lee tarafından bulununca küreselleşmenin net formülü de şüphesiz ortaya çıkmış oldu. Kendi değerinin ötesinde bunun en önemli etkisi ticarete oldu. İnsanlığın alışkanlıkları, iş görme biçimleri, sosyal hayatı, ülkelerin sınırları aşıldı, vs. değişti ama en önemli olarak üretim-tüketim sistemi ve finans akışı da değişti. Şimdi New York’ta en pahalı ofisler borsaya en kısa sürede erişimi olanlar.

Küreselleşme, dolarizasyon, neo-liberal yöntemler ve bugüne geldiğimizde FED sisteminin arkasındaki sermaye grubu kendine bir çıkış yolu arar oldu. Zira daha fazla kapasite yaratmanın bir çıkışı olmak zorundaydı, diğer yandan ABD yönetimleri öteden beri FED’den rahatsızdı, ondan kurtulmayı en çok Amerikan Başkanları istemekteydi. 

Şu an sıkıntı içinde olan sisteme bir göz atalım. Günlük hayatta çeşitli ülkelerde paranın değeri düştü veya arttı denmektedir. Herhangi bir ülkenin para birimi ödemelerindeki dengeye göre ortaya çıkmaktadır. Dengenin sağlanabilmesi için ekonomik kapasite, finansal işlemler, birikmiş hacmin değeri gibi pek çok faktör öne çıkmalıdır. Altın veya başka endekslerin dalgalanmaları kendi arz-talebine göre gerçekleşir. Makro ekonomide faiz, büyüme oranı, enflasyon, döviz, gibi parametreler sürekli takip ve kontrol altında tutulur. Kontrol kimde, her şeyi asıl kim takip ediyor? FED mi, yoksa FED’in daha gerisindekiler, bugünkü sistemi kuranlar mı? 

Trump’ın Ticaret Savaşı politikaları ile dolar karşısında renminbi 2018’de ancak %6 değer yitirmişti. Çin ekonomisi bu saldırıları göğüsleyecek üretime, faiz, rezerv ve sermaye bazlı dengeleme kapasitesine sahip olmuştu. Kırılgan bir ekonomiye karşı aynı saldırılar yapılsa çökmesi işten değildi ki sorun yaşayan ekonomiler ortadadır. Burada hem karşı koyma başarısı gösteren bir güç mücadelesinden bahsetmiş oluyoruz hem de bir tür savaştan. Bu savaşın adı barış şartlarındayken ekonomi, ticaret veya teknoloji şeklinde olabilir, ama neticesi somut olarak bir rekabetten-düşmanlığa dönüşen haldeki zorlamaların ortaya çıkmasıdır. Tek kutuplu düzenden iki (veya çok) kutupluya geçiş de ancak bu şekilde mümkün olur. Bugünlerde FED sistemine karşı bir söylem de gelişmektedir: ‘Kendi para birimizle ticaret yapalım, tekrar altın rezerv sistemine geçelim, vs.’

Sanal büyüme gerçekliği tam bir aldatmaca gibi düşünülebilir. Örneğin 1990’da ABD 1,5 trilyon dolar para arzı gerçekleştirmişken, bu oran 2018 yılında 13 trilyon doları buldu. Büyüme 8-9 kat gerçekleşti. Peki bu büyümenin bireye yansıması 8-9 kat olarak hissedildi mi? Refah ve güvenlik 8-9 kat artış gösterdi mi? İşte bu böyle olmuyor! Kontrollü yaşam tarzı diyebileceğimiz bu büyüklüklerin yaratılması sonucunda dünya üzerinde neyin ne kadar ne olacağına dair gelişmeler söz konusu oluyor. Düzenlemeler politika ile gerçekleşiyor. Bunun başını-sonunu sadece FED’in geri planındakiler biliyor olabilirler. 

Ortada bir paradoks var. Belki teknolojide, uzayda vs. gelişmelerle günlük yaşamda bazı imkanların olumlu yansıması hissedilebiliyordur, ama rahatlık ve huzur hissi yerine, sürekli endişe, günü yakalayamama, arzuları tatmin edememe, zorlanma, risk altında yaşama hissi ortaya çıkıyor. Bu bir sorun ise çözülmelidir. Neyle? Bir sistem değişimi çözüm olarak sunulur ise herkes bunu kabul edebilir ama yine de sürecin hızlanması için bir müdahale gerekebilir. Güçler arası mücadelede sürekli bir ön alma ve girişimde bulunma hali süz konusudur. Immanuel Wallerstein bu duruma, ‘Zaman ve mekân sıkışması’ diyor. Evet konu bu zaten, zamanın ve mekânın sıkıştırılması yeni kuralın yerleşmesini gerektirir, her ne yöntemle olursa olsun!

Davos Dünya Ekonomik Forumu 2017’de Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Xi Jinping dinyaya, küresel neo-liberal ekonominin gelişmesini anlattı. Buraya nasıl gelindi? Eski Devlet Başkanı Jiang Zemin’de değişimi kabul eden Çin hakkında değişik değerlendirmeler yapıldıysa da, bir gün ABD ekonomisini geçecekleri düşüncesi hep söylendi. Örneğin Goldman Sachs’ın ekonomistleri Dominic Wilson ve Roopa Purushothaman 2001’de yaptığı bir analizde Çin’in ABD’yi 2040’ta geçeceğini yazdı. Henüz 2020’deyiz ve ABD ile Çin arasında bütün dünyayı içine çeken ilan edilmiş bir Ticaret Savaşı var.

Mao Zedong 1976’da öldü. Ölmeden önceki en önemli olayı ABD Başkanı Richard Nixon’u 1972’de kabul etmesiydi. Çünkü Nixon ile el sıkışması Çin’in daha sonradan neo-liberal olması demek olacaktı. Fakir Çin Aralık 1978’de ekonomik reform programı ilan etti. Deng Xiaoping bireysel girişimlerin serbest bırakılmasını savundu. 1989’da Tiananmen Meydanı olayı gerçekleşti. ‘Dört modernleşme’ projesini (tarım, sanayi, eğitim ve bilim, savunma) öne sürdü. Jiang Zemin 1994 yılında Yuanı devalüe etti ve küresel piyasalara ‘ben hazırım’ dedi. Sonra ‘Çin tarzı özelleştirme’ başladı. Yabancı sermayeye kapılar açıldı. 1997’de Hong Kong Çin yönetimine geçti. Çin’e giren yabancı sermayenin üçte ikisi Hong Kong’dan giriş yaptı. Çin 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil oldu. 2007’de Hu Jintao zamanında Çin’de ABD dış ticaret açığının üçte birine denk gelen 262 miyar dolar civarında bir dış ticaret fazlası vardı. İşte bu ticaret fazlası ABD’ye borç olarak verildi. O tarihlerde fiilen bunun anlamı şuydu: Çin, ABD’nin bankası olmuştu. Üretimi Çin’e kaydıran Amerikan şirketleri ucuz işgücünden faydalanmaktaydı. Daha önemlisi, ABD, Çin Halk Bankası’na milyarlarca dolarlık tahvil satışlarını gerçekleştirdi.

Bakın burada yine FED’in yöntemleri devrededir. ABD maliyesi için de bir yarar vardır, Çin’in ihracatı ile ABD enflasyonu düşmektedir. Çin tasarruf ettikçe ABD faiz oranları artış göstermemektedir. Şirketler ucuz borçlanma ile yüksek karlılık esasına dayalı büyüme perspektiflerini uygulayabilmektedir. Küresel sosyo-ekonomik değişim hamleleri finans akışı ve model yenilemesi ile gerçekleşmektedir. Bu noktadan sonra yatırımların Çin’e daha fazla kayması senaryosu uygulamaya girmiştir. Çin’in küresel ekonomide öne geçmesi; 1994-2007 birinci dönem oldu ise 2007 ve bugüne gelinen zaman aralığı ikinci dönem olarak kabul edilebilir. 

Küreselleşmenin etkisiyle dünyada ‘eşitsizlik’ kavramı da yeniden hatırlandı. Sivil toplum temsilcileri küreselleşme karşıtlığı fikrine dayalı bir girişimi başlattı.

Yeni Doygunluk ve Yeni Sistem Gereksinimi

Donald Trump yönetimine kadar ABD-Çin arası ekonomik vaziyet buydu ve sonra değişti. Trump’ı destekleyen muhafazakâr Cumhuriyetçi kesim, ‘Make America Great Again!’ dedi. Ancak bu değişimde neo-liberal Demokrat kesim hoşnutsuz kaldı. Onlar Barack Obama (2009-2017) döneminde iyice ilerleyen ilişkilerin bugün de sürmesini beklemekteydi. Kasım 2020’de Joe Biden’ı başa getirmek isterlerken, Çin ile ilerlenecek küresel neo-liberal uygulamaların dünyanın değişik demokrasilerinde de kabul görmesini talep eden politikalara destek verir oldular.

Bu politik zorlama durumunu fırsat bilen başka bir kesim daha vardı. Tarihte Avrupa merkezli zenginlik elde etmiş, enternasyonal sistemin hayalini kurmuş, Büyük İskender gibi olmak istemiş, sonra ABD’nin kurulmasında ön almış, oradaki yapıyı kontrol ederek daha da büyümüş, çok güçlü olmuş, şimdi ekonomik modelde belli bir doygunluğa gelmiştir ve bu noktada küresel açıdan neo-liberal engellerin tamamen yerleşmesini sistemleştirmek isteyen, milliyetçilikten uzak, kontrol edilebilir hükümetlerin işbaşında olduğu, yeni bir politik düzen öngörülmektedir.

En zengin şirketlerde en az %10-15 hisseleri olan, kendilerine ait her yerde yatırımları bulunan, arz ve talep dengeleriyle politika yapmayı iyi bilen, New York (küresel finanstaki payı %56.2) ve Londra (küresel finanstaki payı %33.7) Finans Merkezleri ile FED’in arkasındaki kapitalistler daha fazla güç istiyorlardı. Bu demek oluyordu ki bundan böyle fiilen ortaya çıkan Çin ekonomisinin de işin içinde olduğu küresel neo-liberal ekonomik güç kendi sistemini kurmalıydı. Ayrıca Dördüncü Sanayi devrimi de oldu. Bunun alış-veriş zincirlerinin her alanda kurulması şart görülmekteydi. Ama en önemlisi, daha da fazla kazanmanın yolunu ifade edecek en yeni sistemin inşası ve yerleştirilmesi planlanıyordu. Çünkü kural buydu!

Kapitalistler dedik geçtik. Bu güçlü kesim sistem dönüşümünü her ne kadar ‘insanlık için’ deseler de kendi iktidarlarının sürmesi ve hükmetmenin dayanılmaz hazzıyla istiyor olmalılar; değilse ‘düzen’ bozulur. Unutulmamalı, bu para ile oynayan güçlerin en tehlikeli olan yönleri şudur; her şeyi kendileri kontrol etmek isterler, savaşları bile! Ama sistem değişikliği zamanı geldiğinde mutlaka bir çözüm bulurlar ki, bu çözüm insanlığa ağır bir fatura yüklese de ‘ilerlemenin yolu bu’ dedirtirler, kontrolü elden bırakmazlar. Bugünkü konjonktürde bir kez daha ekonomik açıdan doygunluk söz konusu oldu ve bir ekonomik çözüm aranıyor olmalı. Başka bir ifadeyle sistem değişikliğine sebep olan şartlar ortadadır.

Bu noktada Kondratieff (Nikolai Kondratiev, 1892-1938) eğrisine bakmakta ve yeni bir ilerleme tarifi yapmakta yarar var kanısındayım. Tarihsel manada 2008-2020 dünyada kriz periyodudur. İçinde Küresel Mali Kriz, Ticaret ve Teknoloji Savaşları ve COVID-19 süreci var. Fikrimce bunların bütünü bir kriz periyodu oluyor. Bilim ve teknolojinin günümüze kattıkları sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yaşamı zorluyor. Dünyanın bu noktadan toparlanıp çıkması demek, köklü değişimler bekleniyor demektir. Bazı uzmanlar 1970’lerden itibaren 5. Kondratieff döneminde bilgi teknolojilerini, 2010’lardan itibaren 6. Kondratieff döneminde yenilenebilir enerji ve akıllı ağları (network) tarif etmişlerdi. Ancak 2008 ile başlayan krizler dönemi henüz bitmedi. Bu durumda 6. Kondratieff dönemde ifade edilenlere ilave olarak, 2050’lere kadar bir teknolojik ve insan yaşamını kendi alanına çekecek ileri dönem geliyor demek mümkündür. Hatta bunun sonunda, işaretleri şimdiden alınan uzayda kolonileşme konusunun adımları dahi görülmektedir. Bu kolonileşmenin gerisinde yapay zekâ, ileri sağlık sistemleri, robotlar, makine öğrenimi, kuantum teknolojisi, 6G, nesnelerin interneti, gibi pek çok konunun hâkim olacağı bir düzen kurulmuş olacaktır, şimdiden yatırımlar buraya kaymaya başladı bile.

Özel kurulmuş enstitüler, vakıflar, şirketler ve medya servisleri var (isimleri malumdur, burada tek tek sıralamayayım) ve bunları odaklandığı alan yeni bir sistemi teşvik etmek, en doğru çözümün bulunması için gerekli araştırmaları yapmak, olabildiğince katkıyı alabilmek.

Bugün dünya COVID-19 ile mücadele ediyor. Bu bir salgın olduğuna göre evvela bilinen yöntemler kullanıldı, halkın tecrit edilmesi, izolasyonu, karantinası ve birbirleri arasında sosyal mesafede kalmaları sağlandı. Sağlıkçılar, biyologlar ve genetikçiler çalışıyorlar. Bu alandaki çabalar yoğun bir şekilde sürmekte. Ekonomik yaşam, tam tabirle, durdu. Başka ifadeyle, her alanda el freni çekildi. FED dahil merkez bankaları karşılıksız para bastılar. Fabrikalarda üretimlere ara verildi. Arz fazlası olduğundan petrol fiyatları düştü (ortalama 25 dolar görüldü, bugünlerde yükseliyor). Haliyle temel tüketim malları üzerine ilgi arttı ve bu alanda mağazalarda raflar boşaltıldı. Hükümetler destek ve erteleme babından önlemlerini ilan ettiler. Özellikle Batılı ülkelerde psikolojik sorun ortaya çıktı.

Vakıa ilk Wuhan’dan çıktı ve küresel ölçekte yayıldı. Şu an Wuhan dahil Çin durumu kontrol altına aldı. Çin devleti hukuki ve liderlik açısından sorun yaşamadı. Yüksek nüfusa rağmen durumun hızla kontrol alınmasında rejim, kültür ve alışkanlıklar önemli oldu. Ancak durumu kontrol etmede en temel konu hızla ileri teknolojide yaratılan önleyici kapasitedir. Burada Dördüncü Sanayi Devrimi’nin bütün uygulamaları ve imkanları gelişen olumsuz duruma göre seferber edildi. Hızla geliştirilen ileri sistem ve uygulamalarla; sosyal yaşam daha akılcı kontrol edildi, sağlık alanında atılan adımların verimi artırıldı, ekonomi için yeni üretim alanlarında öne geçilerek kaybı telafi edici bir avantaj yakalandı.

Küresel açıdan şimdiden konuşuluyor, e-ticaret, e-eğitim, e-sağlık… Alışkanlıklar bu yönde gelişmeye başladı. Sistem bu yöntemlerle kurulacak görülüyor, tabii ödeme sistemleri, bankacılık da buna göre hazırlık içerisinde. İş yerleri evden çalışmaya başladılar. Bütün bu alanların ihtiyaçlarına bakarsak; iyi bir internet ve bilgisayar altyapısı, bulut teknolojisi, yapay zekâ ve makine öğrenimi ile çalışan uygulamalar, nesnelerin interneti uygulamasının yaygınlaşması. Teknoloji hazırdı, beklenen ise adımın atılmasında ayak sürümenin olmamasıydı. Şimdi bu pandeminin gerektirdiği geçiş sürecinde bazı konular yaşamımızda hızla yerleşmeye başladı.

Niall Ferguson Paranın Yükselişi isimli eserinde sonucu bağlarken şöyle diyor: ‘Gerçek evrimsel bir sistemle finans dünyasının paylaştığı özellikler nelerdir? İlk akla gelen altı özellik şunlardır: Genler… kendiliğinden dönüşme… mücadele… doğal ayıklanma mekanizması ve düşük performans sergileyen vakalarda ölüm ihtimali… biyo-çeşitliliğin devamı… bazı türlerin ölmesiyle birlikte tümden yok olma ihtimali.’ Sanırım finansa genetikçi gibi bakanlar çoğunlukta değildir. 

Eski FED Başkanlarından (2006-08) Frederic Mishkin, ‘Finansal sistem ekonominin beynidir,’ demiştir. Mishkin, bahsettiği sistemin koordineli çalışmak zorunda olduğu bileşenleri, sermaye, şirketler ve hane halkı olarak işaret ediyor. Bakın burada devlet ve ulusal bir unsur yok. Bugün aranan sistemin özünde bu olsa gerek, devletleri ve milliyetçilikle sürdürülen engelleri ortadan kaldırmak isteyen bir küresel anlayış var.

Sonuç

Herhalde insanlık, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi kitabının yazarı Joseph Schumpeter’in ‘Yaratıcı Yıkım’ adını verdiği kapitalizmin iyi bilinen bu özelliğinden nasibini almaya devam ediyor.

Ekonomik küreselleşme neredeyse yerleşmiş durumdadır, ekonominin dışındaki alanlarda uluslararası sistemin buna uygunluğu ile ilgili sorunların aşılması sürecinde bulunulmaktadır.

Ekonomi açıdan tam olarak bir doygunluk söz konusudur, şimdiki adım yeni bir küresel vizyon şeklindedir. Ancak bu değişim hiç de kolay olmamaktadır, tıpkı öncekiler gibi.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

ÖNCEKİ YAZI

COVID19 ve Küresel Ekonomik Kriz

DİĞER YAZI

Finansta Dijitalleşmek mi?

Ekonomi 'ın son yazıları

Ekonomik Pandemi

Türkiye dirençli bir ülkedir. Çünkü ekonomik açıdan birçok badire atlatmıştır. COVID-19 pandemisinde oldukça başarılı olmuştur. Şimdi

Postkapitalist Teoloji

Neoliberalizm, postkapitalizm, neokolonyal ve küresel düzen üzerine bir eleştiri. Homo Economicus üzerinden sürdürülen bir tartışmanın başka

Sihirli Değnek

Yaşanan yeni tip koronavirüs pandemisinin hemen arkasından, belki de önümüzdeki ay, en çok konuşacağımız başlık ekonomi