Biyolojik Savaş ve Biyo-Teknoloji

186 Tıklama
15 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Covid-19 biyo-teknolojide belli bir gelişme alanı yarattı. Diğer yandan pandeminin başlangıcından itibaren Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) üzerine düşeni yapması gereken konularda tartışma yaratması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin reaksiyon göstermedeki başarısızlığı beraberinde biyolojik savaş için de bir endişe yaratan konu haline geldi. Eğer biyolojik silahlar ortaya çıkarsa dünya bundan nasıl kurtulabilir? Özellikle güvenlik alanındakiler için soru bir biçimde buraya dönüştü.

Amerika Birleşik Devletleri 1960’larda ve Sovyetler Birliği 1980’lerde biyolojik silah sahibi oldu. Bugün bu kapasiteye ulaşabilecek başka güçler ortaya çıktı, Çin bunların başında gelmektedir. 

Covid-19 deneyiminden sonra, ki bunun bir biyolojik saldırı olmadığını bildiğimiz halde bu tip konularda dikkatli olmamız gerektiğine inandık, küresel güç mücadelesinde iddiası olan ülkelerin yönetimleri için artık bir ev ödevi var: Biyolojik silahlara için savunma ve caydırma imkanlarına sahip olmak gerekmektedir. Dolayısıyla her ülke sahip olduğu özelliklere bağlı bir stratejiyi belirlemeli ve biyo-teknolojiye yatırım yapmalıdır.

Genetikteki ilerlemelere bağlı olarak artık biyolojik savaş ajanları daha sofistike ve elde edilebilir haldedir. Bu nedenle ülkelerin stratejilerinde adımlar; 1) sürekli araştırmak ve geliştirmek (ar-ge) üzere ciddi laboratuvarlar kurmak, 2) halk sağlını sürekli hazır tutmak ve 3) bu alandaki olası gölge savaşı için karşı koyma tedbirlerini kurumsal yapılarında inşa etmek, üzere olmalıdır.

İster bir koronavirüs pandemisi isterse büyük ölçekli bir biyolojik saldırı olsun değişmez, ortadaki bir biyolojik soruna karşı tedbirler alındı. Bu süreçte hükümetlerce bilim kurulları veya benzeri teşkiller, Covid-19’u anlamak ve gerekli tedbirleri geliştirmek adına devreye konan yapılar oldu. Bazı ülkelerde bu yapılar ciddi çalışmalara odaklanırken çoğunda literatür takip eden olarak işlev gördü. Bu noktaya gelmişken konuyu biraz değiştirelim. Eğer biyolojik savaş ve buna eklemlenebilecek gölge savaşının çerçevesinde düşünülürse, bu tip kurumsal yapılar kolay etkisizleştirilebilecek yapılar şeklinde değerlendirilebilir. Özellikle gölge savaşı bu tip etkisizleştirme ve aldatma operasyonlarını yürütebilir ki bu durum ülkelerin sağlıkla ilgili bakanlıklarının dışında önlem almayı gerektirir. Örneğin Savunma ve Ticaret Bakanlığını, istihbaratı, siber güvenlik kurumlarını… Benzer yaklaşımla söylersek, bilimsel çalışan tüm organların güvenlik örgütleriyle koordineli ve işbirliği içinde ilerlemesi de zorunlu halde olur. Eldeki tecrübelerle artık şu kolay bir savunmadır, bugünkü teknolojiyle çeşitli sosyal kesimler dahi hedeflenip etkisizleştirilebildiğine göre, eğer başında hazır değilseniz biyolojik zafiyet toplumunuzun istediği yerini sizden koparıp alabilir. 

Neticede biyolojik bir saldırıda hedef ülkelerin insan üçünü ve potansiyelini kırmaktır. Elimizde pandemilere dair mevcut tecrübe ile artık çeşitli modellemeler ve simülasyonlar yapılabilir haldedir. Bu işin sonuç tarafı gibi görülse de alınması gereken önlemlerin çerçevesini belirlemek ve bütçe hesaplarını yapabilmek adına bu çalışmalar değerlidir. Değişik tehditler için test, aşı, aşılama, ilaç ve koruyu malzeme kapasiteleri üzerine çalışmalar yapılması gerektiği ortadadır.

Jim Sciutto, Gölge Savaşı’nın yazarıdır.[1] Bu kitabın kapsamında, siber saldırılar, seçimlere müdahale ve endüstriyel casusluk konuları ele alınmıştır. Sciutto kitabını ABD açısından yazdığına göre, Çin ve Rusya’nın Amerika’yı istenmeyen bir askeri çatışmaya kışkırtmadan stratejik konumunu kendilerine göre zayıflatmak için bahse konu eylemleri kullanacak yeterli imkana sahip olduğunu ifade etmektedir. Covid-19 ile beraber bu tehdide biyo-teknoloji de ilave edilmektedir. Biyolojik silah tehditleri ve olasılıkları bakımından dikkat çekmek gerekiyor. Dünyada daha az ölümcül biyolojik saldırılar için teknolojik yeterlilik var ise bunu saldırıda kullanmak mümkündür. İşte bu saldırı bir gölge savaşı konusudur. 

Bilindiği gibi sentetik biyolojide önemli ilerlemeler söz konusudur. Bu konu büyük ilaç şirketleri için zaten sorunsuzdur. Diğer yandan bilimsel altyapısı olan kötü niyetli kimselerin birkaçının bir araya gelmeleri halinde, küçük laboratuvarlarda zararlı biyo-teknolojik madde üretmek mümkün olabilmektedir. O halde bu alandaki çalışmalar imkân dahilinde kontrol atında tutulmalıdır. Siber savaşın anonim tehditleri gibi, biyolojik savaşta da bir anonim çalışma olabileceğini akıllardan çıkarmamak gerekir.

Bilinen örnekler var, uzun zamandır ideal bir biyolojik silah olarak görülen şarbonu (Bacillus anthracis) hatırlamak mümkündür. Şarbon, solunduğunda ölümcül enfeksiyona neden olabilen dayanıklı spor formunda gizlice salınabilir bir ajandır. Birçok biyolojik ajanın aksine, şarbon çok bulaşıcı değildir ve kişiden kişiye bulaşması da nadirdir. Şarbon, bakteriler tarafından üretilen şarbon toksini nedeniyle ölümcüldür. Bu doğrultuda düşünürsek bugünkü soru şöyle olabilir, ya şarbon daha az ölümcül bir şey üretmek için tasarlanmışsa ne yapacağız? Bu gibi hallerde şarbon, bulaştığı kişiyi öldürmek yerine etkisiz hale getiren bir protein üretmek için genetik olarak düzenlenebilirdir. Bilinçli bir düşman, bakterileri bir kitle imha silahından ziyade kitlesel dikkat dağıtma silahına dönüştürebilir. Biyo-mühendislik şarbonunun (veya diğer spor oluşturan bakterilerin) yaratıcı kullanımları coğrafi bir hedefe yönlendirilebilir.[2] Bu tür hassas biyolojik ajanların kullanımı mümkündür. Örneğin bir kişiyi kronik bir hastalığa karşı biraz daha duyarlı hale getiren veya bilişsel yeteneklerini küçük ölçekte engelleyen bir biyolojik ajan olabilir.

Bu hususlarda ABD dahi endişe duyuyor ve diyor ki, ordunun kullandığı kimyasalların yüzde 20’si Çin malı. Bu durumda başka ülkeler endişelenmeliler mi? İstediğinde her coğrafyayı etkileme kapasitesine ulaşmışsa Çinlilerin insafına mı kalındı? Örneğin ABD kan inceltici Heparin tedariki konusunu mercek altına aldı bile. Son alınan tüm ürünler üzerine çalışmalar yapıyorlar. Çünkü bu ürünleri kullandıklarından dolayı askerler içinden hayatını kaybedenler var.

Çin, biyo-teknolojiyi stratejik gelişimine entegre etti ve ulusal güvenliğin önemli bir bileşeni haline getirdi. Çin Halk Kurtuluş Ordusu için biyo-teknolojiyi askeri-sivil füzyon geliştirme stratejisinde temel bir öncelik haline getirdi. Bu stratejinin amacı şu: Gücü sahaya daha iyi yansıtmak için Çin’in sivil ve askeri sanayi üslerini bir araya getirmek. Bu amaçla Çin, ilaç bileşenleri ve diğer önemli kimyasallar dahil olmak üzere birçok sektörde küresel tedarik zincirlerini kontrol altına aldı.

Bu durumda sorun büyüyor mu? Genellikle ülkeler Çin biyo-teknolojisine bağımlılığının boyutu tamı tamına bilmiyorlar. Bu bağımlılık zinciri içinde farmasötikler, çözücüler ve polimerler en temel olanlar. Biyo-teknoloji askeri tıp ve biyo-savunma ile ilgili olarak da incelenmelidir ve bu alandaki endişeler giderilmelidir. Biyolojik savaş ve biyo-terörizmin gerçek riskleri hakkında çalışmalar yapılmalıdır. 

Biyo-teknolojide dünyaya liderlik edecek bir ulusun kalıcı ekonomik, toplumsal ve savunma kazanımları olmak zorundadır. Artık biyo-teknoloji ülkeler için bir ulusal güvenlik meselesi olmuştur. 

Biyo-teknoloji olgunlaşmaya devam ettikçe, fiziksel ve ekonomik güvenliğe katkısı daha da önemli hale gelecektir. Artık sadece petrokimyasalların yerini alacak değil, aynı zamanda üretim ölçeği ve performansında da aşacak malzemelerin mühendisliğini ve biyo-üretimini sağlayan araçlar kullanılıyor. Önümüzdeki on ila yirmi yıl içinde biyolojik üretim, küresel ekonomideki fiziksel girdilerin yüzde 60’ına kadarını sağlayabilir ve biyo-teknolojinin yılda 4 trilyon dolara kadar doğrudan ekonomik etkisi olabilir.

Çin’de biyo-teknoloji ulusal bir gelişme ve güvenlik meselesidir. Çin’in İnovasyona Dayalı Kalkınma Stratejisi, biyo-teknolojinin ülkenin ekonomik kalkınmasındaki temel rolünü vurgularken, Askeri-Sivil Füzyon Geliştirme Stratejisi, biyo-teknoloji araştırmalarının ülkenin askeri ve daha geniş güvenlik hedeflerine yönelik olmasını sağlamaya çalışıyor. Çin’in biyo-teknoloji gelirlerinin Amerika Birleşik Devletleri’ndekilere eşit olduğu bilinmektedir.

ABD ve Çin bağlamında durum budur. Covid-19 ile mücadele sürecinde tanık olmaktayız, ABD ve Çin’in yanı sıra İngiltere, Almanya ve kısmen Rusya ile Hindistan gibi ülkelerin ar-ge ve üretim kapasiteleri mevcuttur. Bu bir sorun yaratır mı? Bu konuda imkânı olan ülkelerle diğerleri arasında politik açıdan bir bölünmüşlük gerçekleş mi? Zira II. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya ilk nükleer bombalar atıldıktan sonra özellikle Soğuk Savaş’ta nükleer silah teknolojisinin aktarıldığı ülkeler böylesi bir bölünmüşlüğün paralelinde sürdürüldü. Kitle İmha Silahları bu tür bir bölünme eğilimini tetikleyebiliyor ise Biyolojik Savaş için benzer bir senaryo gerçekleşir mi?

Bu tür senaryolar yeni tür Soğuk Savaş algısına dönük üretilebilir. Eğer yeni bir Soğuk Savaş’tan söz edilecek ise bunun ilk emareleri biyo-teknolojideki gelişmelerin nerelere yönlendirildiğine bakılmasıyla alınabilir haldedir.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] Jim Sciutto, Gölge Savaşı: Rusya’nın ve Çin’in Amerika’yı Yenmek İçin Gizli Operasyonlarının İçinde, (The Shadow War: Inside Russia’s and China’s Secret Operations to Defeat America), Harper Collins, 14 Mayıs 2019, New York.

[2] War on the Rocks, Biological Deterrence For The Shadow War (Gölge Savaşı İçin Biyolojik Caydırıcılık), Joseph Buccina, Dylan George, Andy Weber, 17 EYLÜL 2021.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İngiliz Dünyası (Anglospere)

DİĞER YAZI

Suriye’de Bir Operasyon Sinyali mi?

Güvenlik 'ın son yazıları

İngiliz Dünyası (Anglospere)

Anglosphere anlaşılmadan küreselleşmeyi, Atlantik’i, NATO’yu, Pasifik’i, jeostratejiyi, küresel güvenliği, silahlanmayı ve hatta AUKUS’u anlamak mümkün olmaz.