Küresel Şiddet ve Terörizm

204 Tıklama
23 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Çoğu defa şiddet ve terör birbiri yerine kullanılan sözcükler olarak karşımıza çıkar. Arada ne fark var, birlikte bakalım. Bu incelemede insanın, çok köklü gerçekliklerinden hareketle post-modern yaklaşımlara varana dek, serüvenini bir arada ele alma imkânımız olacak. Teoriyi, eleştirisini ve güncel örnekleri de içeren bu inceleme ile sonuçta savaş ve barış konusunda kendi kararınızı vereceksiniz.

Bir görüşe göre, insanoğlu ilk suçu işledikten sonra başladığı serüveninde bugün suçlar yumağını geliştirdi, ama bunların içinde diğer bir insana uygulamak istediği ve uyguladığı şiddet içerikli suç ile kendi karakterini bağlamakta, beraberinde geleceğini de tarif etmektedir. Eğer insanoğlu ilk suç işleme tercihini kullandı ise acaba gelecekte kendi dünyasını bir kıyamete dönüştürerek bütünüyle insanlığın yok olması senaryosunu oynamaya cesaret edebilecek mi, bu bakış açısından son soru budur.

İnsan şiddeti taklit ediyor ve bu bir itici güç oluyor. Şiddet tahakküm etmenin bir yöntemidir. İşte bu gerçeği ilk insandan bu yana biliyor bu insanlık, böyle açıklamalar var hafızamızda. Öyleyse şiddetin tahakkümiyetinin önüne geçilmesi mümkün müdür? Yoksa ilk suç ile başlayan serüven sonunda insanlık bugün terör şiddetiyle, yarın başka yöntemlerle, yaygın bir sarmal hastalıkla gezegenine karşı o en büyük suçu işleyecek mi?

Konunun felsefi açıdan irdelemesi bugünün izdüşümünde bize tam da nerede olduğumuzu gösteren ipuçlarını verir. XX. Asırda topyekûn şiddet süreçleri olan Dünya Savaşları’nı yaşayan insanlık, bugün küresel terör ile çok yaygın bir başka dünya savaşı biçimini kendine layık gördü. XXI. Asırda kırsalda ve kentlerde yaşanan terör ile insanlık arkaik nedenlerle bezediği içselleştirilmiş anlayışları terörün dışa vurumuyla göstermekte, buna da katlanan bazı güçler olmaktadır.

Örnek şöyle, Hitler’in Dünya Savaşı gitti ve yerine 11 Eylül’ün müsebbibi olarak işaret edilen Bin Ladin’in Küresel Radikal Savaşı başladı ise bu bir vakıadır. Ancak Bin Ladin bir askeri operasyon yoluyla öldürüldüğü halde, eğer küresel savaş terörizmle, başka bir ifadeyle yaygın şiddetle devam ediyorsa ve bu bir bakıma beslenebilecek imkanları bulabiliyorsa, o halde gerçek sorumlu kim? 

Sürece kim sebep oldu, nereden kaynaklandı, gibi sorular sorulabilir, irdelemeler yapılabilir. Haklı gerekçelerle bazı savlar üzerine uzun uzadıya tartışmalar sürdürülebilir. Neticede ölen de öldüren de insandır. Buna iki kardeş demek mümkündür. Hatta bazen öyle hunharca katledilen insanlar oluyor ve onun görüntüleri medyaya servis ediliyor ki, şaşkınlıkla, bunu bir insanın yapabileceğine inanmayıp, acaba film seti mahsulü mü, diye sormadan geçemiyoruz. İnanılacak gibi değil! Terörü yapanlar da insan evladı sonuçta. Ne etkili olmakta ve bu katiller aramızdan çıkmakta?

Napolyon Savaşları zamanından bu yana seferberlikle topyekûn savaşın sivilleri de içine kattığını ve sivillerin askerileştirilmesine neden olduğunu bilmekteyiz. Barış şartlarında ve bu yoğun medya ortamındayken, küresel terörde sivillerin birer kurban olmaları konusu gayet düşündürücüdür. İçine çekilen suç ve şiddet ortamında masum insanların bir seçme hakkı olmamaktadır ve bu husus düşündürücüdür. Üzülerek ifade ediyorum, terörizmin kitabının yazılmaya başlandığı, totoliter yönetimlerin zorladığı ortamlarda olan terörü bir şekilde açıklamak mümkünken, bugün demokratik ortamlarda bu yaygın şiddet gelişebilmektedir. Carl von Clausewitz terörizme “partizan savaşı” demiş idi. Partizanlarla devrimler yapıldı bu dünyada… Rusya’daki Bolşevik Devrimi bile böyle gelişti: Terörizm, şiddet. Gerekliydi diyenler var halen daha, ideoloji ve politika böyle bir şey. Şimdiki dönemde partizanlık nedenine bürünen şiddet çoktan aşıldı. Bugün terörizm bir savaş yöntemi değil, toplumlarda kanser türü hastalık halindedir, hatta pandemi gibi yayılabilme özelliğine sahiptir.

Savaşları inceleyenler saldırı ve savunma eylemlerini dikkate alırlar. Terörizm saldırı mıdır, savunma mı? Bir görüşe göre teröristi ilk saldıran taraf yapan kaynak eylem, yani o savunmadayken tahrik eden neden, muhatabın eylemidir der. Ama bu tavuk yumurta misali bir bilinmezlik açıklamasından öte geçecek görüş değildir. Herkes yaklaşık aynı şartlardayken neden bazıları bu yola tevessül eder, diye sormadan geçmek mümkün değildir. Belli ki başka etkenler var. Bu durumda terörü ilk saldıran olarak tarif etmeye engel yoktur. Peki saldıran terörist ise savunmada olanın ne yapması gerektiğini, bu savunma haliyle nasıl kazanabileceğini açıklamamız mümkün müdür?

Terörizmin yaygınlaşmasının getirdiği son noktada, ortaya çıkan stratejilere bakılırsa, savunmada olanların bulduğu çözümle teröriste saldırıda bulunulması gerektiği şekline dönüşmüştür. Terör örgütleri kendileri için kullandıkları alan genişlerken, “ileriden önleme” veya “kaynağında kurutma” gibi ilkelerle beraber bu alanın birden daraldığını görmeye başlamışlar ve mağlubiyeti tatmışlardır. 

Kavramsal nitelikte en basit tarifle bir eylemde saldırı ve savunma varsa orada savaş vardır. Savaş teorisyenleri bilirler; kazanan barış, savunmada olan savaş ister. Eğer bugün terörist kaybetmeye başladı ise barışı bulabilecek dolaylı uzamları devreye koymak isteyecektir. Peki buna kimler destek verirler? İşte burada teröre “politik destek” konusu devrededir. Bazı ülkeler, güçler, kesimler, insanlar kendi çıkarları için politik davrandıkça ve teröre destek verdikçe küresel terörün kurutulması mümkün olamayacaktır. Bu masum insanların yaşam haklarının gaspı anlamına gelmektedir. Ancak yine teorik olarak, terörist yaşama imkânı buldukça şiddet sarmalında başka bir süreç baş gösterecektir: Birinin zaferi diğerinin zaferini ortadan kaldırır. Bu noktada terörü kışkırtanlar ve şartları farklılaştıranlar gerçek savaşı mutlak savaşa iten yapaylığın nedenidir. Bu kez de politik arenada “karşılıklılık ilkesi” devreye girerse siz düşünün nerelere gidileceğini!

Asker olmayan yazarların bir kısmı savaş ile ilgili konularda hata yapabilmektedirler. Burada görülen en bariz hata olayları bir mantık hesabı gibi görmeleridir. Askerler iyi bilirler ki savaş alanında mantıktan başka hususlar öne çıkar. Örneğin bir dönem Başbakanlık yapan Stratejik Derinlik’in yazarı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu yaşamdan kopuk argümanlarıyla Türkiye’yi, özellikle DAEŞ, başka El Kaide türevi örgütler, PKK terör örgütünün ve bunlara politika dahil her tür desteği vermekten kaçınmayan meşru hükümetlerin veya güçlerin yer aldığı bir çıkmaza sürüklemiş idi. Mantık tutmadı! Böylesi çözümlemelerde ilk suçu bulmak istercesine analizler yapmak gerekir. Yapılmadı! Rusya, İran, ABD, İsrail, Fransa, BAE, Suudi Arabistan, gibi ülkelerin Suriye’deki dokusuna dikkatlice bakmadan, ABD ile beraber koalisyona girer sorunu çözerim, demek yetmedi, öyle değil mi? Sonra ne yapılmak zorundaydı? Türk ordusu ve Suriye Milli Ordusu bizatihi sahaya indi ve bir yandan terörle diğer yandan destek veren güçlerle hem askeri hem de politik açıdan savaş verildi. 

Bu örnekte ilk saldıran kim oldu? Başar Esad mı, adı geçen terörist örgütler mi, yoksa saydığımız ülkelerin müdahaleleri mi? Koalisyona dahil olmadan önce Stratejik Derinlik’ten bahseden Davutoğlu bu sorunun cevabını biliyor muydu? Türkiye’nin içi ve sınırları saldırı altındaydı, 2015-16 yıllarını düşünün, İstanbul, Ankara, Reyhanlı ve daha pek çok merkezde büyük terör eylemlerini yapanlar elbette terörizmin yaygınlaşmasını isteyenlerdi, hatta Ayn el-Arab’da (Kobani) sahnelenen olayların birden ülke içine sıçraması ve Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkışmalarından biri haline dönüştürerek 6-8 Ekim olaylarını gerçekleştirenlerdi; ama henüz işin başındayken bütün bu süreçte etkili çözüm hamlesi neydi, ABD otoritesindeki o koalisyonla beraber kazanmak mıydı, bu mümkün müydü?

Buradaki amacım, terörizmin kaynağını, saldırı ve savunma hamlelerinin analizini, terörizm ve politika ilişkisini, savaş hilelerini, küresel radikal terörün yayılma biçimini, insanoğlunun şiddet tekrarlarından neyi beklediğini işaret etmektir. Konu askerlik olduğunda şöyle bir durun diyorum. Felsefi yaklaşımlara söyleyeceğim, o da bir dönemsellik ifadesi olabilir, şeklindedir. Ancak teorik yaklaşımlarla sonuç almaya çalışanların, savaş alanına, hele günümüzdeki karmaşık haline, yaşamdan kopuk biçimde bakmalarını cidden eleştiriyorum. Bu tür hatalar bile şiddetin yaygınlaşmasının sebebidir (!) demek için örnek veriyorum.

Her kim olursa olsun, siyasetçi, idareci, komutan, uzman, akademisyen, gazeteci, bugün şu hataya düşülmemelidir: “(örneğin) Amerika Birleşik Devletleri veya Rusya, sistemli, güçlü, terörle mücadele içinde, barış isteyen, savunmada olan, meşru taraftır, bir tek o şiddetin önüne geçmeye muktedirdir…” Bu argüman bütünüyle, hem de insanlığın ruhuna ters bir biçimde yanlıştır. Üstelik “ilk suç” deyip başladığım anlatımımdan böyle sığ bir sonuç asla çıkmamalıdır. 

Peki öyleyse neden aramızdan bazıları hataya düşerler? Burada insandan bahsediyoruz. Eğer şiddet ve savaş gibi çok temel konuları irdeliyorsak mukayese edebileceğimiz noktalar bulmak zorundayız. Sorunun cevabını bulmak adına, hayvanlarla insanları mukayese etmekte hiçbir beis yoktur. Zira hayvanların şiddet örgüsündeki yerini iyi bilirsek insanı da çözümlemiş oluruz. Hayvanlar avlanırlar ve üremek için gerekli adımları atarlar, bunlar tamamlanınca egemenlik iddiaları doğal olarak baskılanır, hepsi budur. İnsan(lar) ise karşısındakine bakar, olanı tekrarlar, amaçları dahi kopyalar, karşılıklılık ilkesini arar, rekabet güdüsü süreklidir, kendine göre (gerekli/gereksiz) önlem almak ister, bunu savunur, birbirini taklit etmesi çok kısa sürede gerçekleşir… Şiddeti yaygınlaştıran bu temel fark insanı sürekli hatada haklı çıkaracak demek olmaz! Olması gereken, hataya düşmemenin yaratıcısı olmaktır: İyi lider, kötü lider; iyi komutan, kötü komutan; iyi uzman, kötü uzman gibi farklar buradan ortaya çıkar. Savaşları bilen iyi komutanlar muhatabını çok iyi analiz eder, onun ruhunu, nefes alışlarını takip eder. İşte meselenin özü, kazanmak veya kaybetmek, bu gibi temel değerlerle ilgilidir. Her şey kitaplarda yazdığı gibi değildir.

İşte bu nedenle insana dair konularda düşünce üretirken ilk suça, arkaik soyutlamalara kadar inilir. Şiddetin özünde olanı görmek gerekir, kurban kim, suç nerede?.. Birini veya bir şeyi ortadan kaldırınca diğerleri kurtulacak mı? Bu bile irdelenmesi gereken konudur savaş alanlarında. Bu sorunun cevabı sadece savaş alanındadır ama! 

Şiddetin kaynağı bazen politikadır, bazen de teknolojidir, bunu da görmek gerekir. Yanı başındaki ülke teknolojide ilerleyip nükleer bomba veya bir biyolojik ajan üretiyorsa onu kullanmak isteyecektir, üstünlük, rekabet böyle bir şeydir. İşte size şiddet! Hem bu şiddet türü imha etmekle alakalıdır. O şiddeti durduracak dengedir, caydırmaktır, masaya çekip konuşabilme mesafesi bulabilmektir. İnsanın tavrı böyledir… 

Sosyolojik konular vardır. Bazıları çok mantıklıymışçasına kişisel iddialarda bulunabilirler, ama öyle bir dünya yok ki! Din ve mezhep savaşına bakalım. Şiilerle Sünniler arasındaki kanlı savaşı analiz edin, Hz. Hüseyin’in katline kadar gelirsiniz, belki daha gerilere. Ama bugün bunu analiz eden biri, elinde nükleer silah üstünlüğü varmışçasına kullanmak istemez mi dersiniz? Kullanmak ister! Böyle bir mesele, bakarsınız Hıristiyanlar veya Yahudilerle Müslümanların karşı saflarda yer tutmasına kadar geliştirilebilir. Senaryo başka bir biçimde, inanmak veya inanmamak olarak da tezahür edebilir. Zıt modeller düşmanlıkların kaynağıdır artık. Bir kere kan akarsa, intikam hikayesi yazılırsa, insan böyle bir varlık, bu bir sarmal halinde yayılır, tahrik etmek yeterlidir, en son noktada şiddet kurgusu buna göre belirlenir, bu senaryo mümkündür, hatta olagelmektedir. Eğer konumuz din ise sadece yazılı kaynaklara bakarak bile, ben bu senaryoyu İsa Mesih’in yeryüzüne inme gerekçesine kadar anlatabilirim, öyle değil mi? Bu da demektir ki kıyamet senaryosu… Oldu mu şimdi?

Èmile Durkheim bunu işaret eder. Dinselin kuralı budur! Karşılık veririz; karşılık vermeye zorlanırız. Birinin yerine karar veren öteki oluverir ve grup birey adına karar verir… Dolayısıyla Durkheim’a göre, modern olan bireyi savunur. Modern dünyada eğitimli olmak bir gerekliliktir. Ama ne tür bir eğitim? İyi de bütün bu yaklaşıma göre söyleyin, bugün post-modern olan neyi savunmaktadır? Demek ki dünyada olanları zamana ve zemine göre sürekli irdelemek gerekir. Şimdi bir daha bakın İsrail-Filistin meselesine, bir gün biteceğini düşünüyorsunuz değil mi?

Suç, ceza; geri, ileri; modern, post-modern; zehir, panzehir; düzensizlik, düzen; salgın, aşı; savaş, barış; tüketim, üretim… Her biri bir öncekinin tekrarı halindedir. Şiddet vardır, ama zamanın icaplarını iyi okuyup kendini, çevreni, sorumluysan mahiyetindekileri gücün elverdiğince, dönemin içinde koruyacaksın. Terörizmi bu post-modern dönemde okumak daha başka bir kurguyu gerektirir, ezbere ilkelerle bakılamaz. Savaş bitmez. Uzak kalmak mümkündür. Meşru müdafaa zaten gerekenin yapılması demektir. Savaşa eğer kazanılacaksa girilir. Bunun kararını vermek liderlik konusudur. Son olarak; hak ve vebal de birbirinin tekrarıdır!

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Mimetik Yaklaşım ve Savaş

DİĞER YAZI

ABD’nin Afganistan Planı Ne?

Güvenlik 'ın son yazıları

Elektromanyetik Savaş

Bu dönemde stratejik savunma ve caydırıcılık bakımından başat güçler tarafından önemli adımlar atılıyor. Konuyu sadece nükleer

Jeopolitik Zorunluluk

Jeopolitik önde, kapsayıcı ve jeoekonomi ile desteklenen biçimde olmalı. Bölgesel dinamikler gözetilerek bu temel anlayışa dayalı