ortadoguda-sii-sunni-gerginligi-ve-turkiye
Ortadoğu’da Şii-Sünni Gerginliği ve Türkiye

Ortadoğu’da Şii-Sünni Gerginliği ve Türkiye

432 Tıklama
18 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Suudi Arabistan’da idam edilen Şeyh Ayetullah Nimr Al-Nimr’den dolayı İran, Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkelerinin gerilimi tırmandıran türden tarafgirlikleri bir hayli dikkat çekti. Olayı uluslararası ilişkiler boyutunda görenler de var, Ortadoğu’daki mezhep savaşı bağlamında görenler de. Peki, kimler kazanıyor, kimler kaybediyor? Buna cevabımız var mı? Türkiye ne yapmalı, Ortadoğu’daki bu tür konulara nasıl bakmalı? Yazının sonunda bunlara değineceğim. Sonucu belli ama geniş bir analiz olacak…

Ortadoğu demokrasinin lüks kabul edildiği bir coğrafyadır. Arabistan’da kral, İran’da imamlar hakim konumdadır. Örneğin bir başka önemli ülke Mısır, belki de demokrasi kültürünü geliştirmeye bir fırsat bulacakken askeri darbe ile başka bir politik potaya ayrılmıştır. Ülkeleri tek tek saymaya gerek yok, bir çoğu kendi dertleriyle meşguller. Çoğunun sebebi aynı; yönetenlerinin halklarına karşı olan baskılı tavrı ve zulmü araç olarak görmeleri; bir de bilimsellikten bihaber olmaları, geri kalmaları ve dolayısıyla cehaletin etkisinde olmalarıdır.

Haliyle mezhepçilik başka bir şeydir, mezheplerin olması başka. Özellikle Türkiye’de ilahiyatçılar arasında mezhepleri bir realite olarak gösterenler vardır. Örneğin, “Ben mezheplerin dışındayım,” diyenin de yeni bir mezhep ilan ettiğini, bu işi bilim diye yapanların ağzından kolaylıkla duyabilirsiniz. Kökeni Dört Halife dönemine kadar uzanan bu konu esasen politik ve kültürel bir zemine oturmuştur. Dinin özü değil, bireylerce inancın uygulanması ile alakalıdır. Ancak uygulamada ibadet içindeki ritüellerden tutunuz, devlet idaresi tarzına kadar farklılıkları kökleştirme ve bunu bir dava meselesi etme hali günümüze kadar taşınmıştır. Sorun da budur. Tarihte mezhepler arası savaşlar olmuştur. Halklar bölünmüş, zulüm görmüştür.

Radikal terör örgütlerinin kökeninde bu tür inanç bağlamlı şartlandırmalar dahi yer alır. Bugün için en bilinenlerden sıralayalım; Hizbullah, El Kaide, El Nusra, IŞİD…

Yakın döneme gelelim. Arabistan’da idam edilen 47 tutuklu içinde Şii Ayetullah’ın olması Şii-Sünni gerginliğini tekrar canlandırmıştır. Suudiler Nimr Al-Nimr’in arkasında İran’ın olduğunu iddia etmişlerdir. Nimr Al-Nimr’ın idamı şimdiden ileriki tarihlerde bölgede çatışmanın büyümesine bir referans oldu bile.

Taraflar politik manada fiilen bölündüler. Hatırlayalım, belirgin biçimde politik bölünme Saddam’a karşı sürdürülen savaş sonrası Irak’ta gerçekleşti. Irak üçe bölündü; kuzeyde Kürtler, ortada Sünniler ve güneyde, daha çok İran’ın etkisi altındaki bölgede, Şiiler diplomatik manada tanındılar. Kültürel bir bölünme idari bölünme haline geldi. Yönetimleri bu ayrıma göre belirginleştirildi. Arap Baharı denilen süreç daha çok Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Sünni ülkelerde gerçekleşti. Filistin ve Suriye gibi coğrafyalarda diplomatlar Sünni ve Şiilerin görüşlerine ayrı ayrı başvurdu. Ortadoğu’da İran’ın faaliyetlerine çeşitli kesimler “Şii yayılmacılığı” yorumunu yaptılar.

Petrol krizi tekrar alevlendi. Yaklaşık bir yıldır küresel petrol arzı sürekli artıyor ve fiyatlar sürekli düşüyor. Bugünlerde varili 35 dolar civarında olan bu fiyat, 18 dolarlara kadar ineceği söyleniyor. Hadi diyelim 28 olsun, bu bile bir savaş sebebi! 2015 sonu itibarıyla Suudi Arabistan’ın 98 milyar dolarlık bütçe açığını açıklandı. En büyük girdisi petrol olan Suudiler arzı sürekli artırarak gelirini dengelemeyi hedefledi. Bu petrolün daha fazla ucuzlaması demek oluyordu. Diğer aktörler de aynısını yapmak durumunda kalıyorlardı. Başta Suudilerin bağlı olduğu OPEC ülkeleri, İran ve Rusya fiyatları indirdikçe fiyatlar düşmeye devam etti. Bütçeler altüst oldu.

İran ve Suudiler petrol konusunda bir hayli etkilenmişlerdi. Küresel petrolün %30’luk diliminin Basra Körfezi çıkışlı olduğu düşünülürse, bölgedeki tansiyon çok daha önemli görülmeye başlandı. Her bir konu birbirlerini suçlamak için büyütüldü. Nimr Al-Nimr’in idamı gerilimi bir hayli artırdı.

Yakın zamanda 34 ülke katılımıyla İslam Ordusu denilen, belirgin ölçülerde Sünni ittifakla olduğu iddia edilen ve Riyad’da kurulan bir yapıdan söz edildi. Türkiye de bu oluşuma dahil oldu. Açıklama yapma ihtiyacı duyanlar, bunun askeri hüviyetinden çok politik bir birliktelik, askeri yönü ise IŞİD gibi terör örgütleriyle savaşmak olduğunu belirttiler.

Ardından 47 kişinin idamı gerçekleşti. Bunların içinde 46 cihatçı militan olduğu açıklandı (43’ünün Sünni olduğu da belirtiliyor). Bu olayı Arabistan’ın “içişleri” olarak yorumlayanlar çıktı. Bir konu devletin öz meselesi ise diğerleri karışmamalıdır değil mi? Devlet meseleleri uluslararası hukukun konusu ise mezhebini savunma ihtiyacı da aynı bağlamda görülmeli mi? Yoksa bu bir çelişki mi? En doğrusu nedir? “Benim dinim bana, seninki sana!” Ama öyle görülmüyor, değil mi? Bunu bilenler de yüne uluslararası meselelerle ve diplomasiyle konuyu politik malzeme haline dönüştürüyorlar. Neden? Zemin ve liderler buna müsaitler de ondan!

Ortadoğu’da olaylar hiç dinmedi. Körfezdeki savaşlardan sonra da çatışmalar sürdü, barış gelmedi. Filistin-İsrail sorunu çözülemedi. Suriye çok büyük gerginliklere gebe durumda. İran ile nükleer anlaşma imzalandı ama hesaplar bir türlü tutmadı. Eğer İran’ın dövülmesi gerekiyorsa, bunu neden İsrail veya Amerika yapsın ki? Suudiler eskiden gelen bir kavga ile İran’ı zayıflatamazlar mı acaba?

Öteden beri İranlılar Şeyh Nimr Al-Nimr’in serbest kalması için gösteriler yapmaktaydı. Al-Nimr ise sürekli Suudi ailesinin ve krallığının aleyhine konuşuyordu. İdamı üzerine zaten ayakta olan Şii fanatikler bu kez de Suudilere saldırmaya başladı ve İran devleti bir tavır aldı. Çeşitli ülkelerde Suudi Arabistan diplomatik misyonlarına saldırılar oldu ve bazı ülkelerden diplomatlar geri çekildi. Irak da bu iş için uygun zemin oldu. Dünya bunu “Sünni-Şii gerginliği” şeklinde lanse etti. Suudilerin tarafını tuttuğunu resmen ilan eden ülkeler Kuveyt, Sudan ve BAE oldu. Ayrıca öteden beri Suriye gibi sorun sahası hüviyetini almış Yemen’deki gelişmeler bir manipülasyona zemin hazırlayabilecek potansiyelde gösteriliyor.

Bölünme bu noktada da kalmadı, Müslümanlık dışına taştı. Küresel ölçekte iki kanat oluştu. Suudilerin grubunun arkasında Amerika ve Avrupa var; İran’ın arkasında ise Rusya ve Çin. Bu gruplaşma hem Irak ve Suriye hem de küresel terörün önemli ayağını oluşturan IŞİD için geçerlidir. Biraz daha geri planda Ukrayna, Doğu Akdeniz ve Ermenistan’daki Rus varlığı, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın durumu, bu iki ülke tarafında yer alan Çin kendini göstermekte.

Türkiye Cumhurbaşkanı bu idam olayından birkaç gün öncesinde Kral’a ziyaret ve Umre yapmak için Arabistan’daydı. Rus uçağının düşürülmesi olayından kısa bir süre sonra da Katar’da bulunmuştu. Bu ziyaretlerde petrol ve gaz konuşmanın dışında bölge sorunlarının ele alınmış olduğu iddiaları yapıldı. Tabi elbette konunun özünde Suriye ve IŞİD olacaktı. Ama bu konuların hemen çevresindeki ülkelere bakıldığında, üzerinde konuşulan ülkelerin başında İsrail, İran, Rusya, Irak, Mısır gibi ülkeler ve Kürdistan mevzuu vardı. Hatta Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi süreci mi var acaba, diye düşünenler de bulunmaktadır.

Bütün bu “politik” bölünme nedir? İşin içinde ilk çemberde Sünni-Şii gruplar gösterilmekte, ikinci çemberde bir tür yeni küresel kutuplaşmalar işaret edilmekte. Hatta işi ileriye götürüp “III. Dünya Savaşı mı?” diye soranlar da var.

Bu vaziyetteyken acaba kim kazanır, kim kaybeder?

Ne Müslümanların tamamı, ne de Şii-Sünni gruplardan biri diğerine karşı kazançlı çıkar ve bölünmenin savunuculuğunu yapan Müslümanlar kaybeden taraf olurlar. Tam tersine eğer bölgede Türkiye, İran, Mısır ve Arabistan gibi ülkeler el ele verebilmiş olsalar Müslümanlar kazanan taraf, kaybedenler bu birliktelikten sıkıntı çekenler diyebilirdim.

Şimdi bakalım; mezhep çatışması üzerinden bir kazanç kapısı aranıyorsa, buna Müslümanlar izin vermeli midirler? Herkes aklını başına toplamalıdır, değil mi? Zaten bölünme başlı başına istenmeyen bir konudur, bir de birilerinin ekmeğine yağ sürülmesin.

Bölgede İsrail yine kazanan taraf olur. Diğer taraftan Rusya amaçlarını elde etmek için dikkatleri çok başka yerlere çekerek zaman ve imkan kazanabilir. Amerika bölgeyi yönetmek için yeni ve önemli bir sebep bulmuş olur. Çin bölgeye girmenin imkanını bulur. Avrupa zaten tecrübelidir…

Belki diktatörler, krallar ve diğer despot yönetimler sonlanırlar. Demokratik yönetimler devreye girmeye başlar. Bilim ve teknolojide ilerlemeler olur. Çalışarak üretmek ne demek anlaşılmış olur. Bu ise serbest piyasa ekonomisi için biraz daha hareketlenme demek olur. Petrol fiyatları düşünce pek çok ülke ekonomik sıkıntı yaşar, ekonomik dalgalanmalar Türkiye gibi petrol üretmeyen ülkeleri etkiler. Başka bir konu, gerginlikten dolayı silahlanma ihtiyacı artar ve bu yöndeki ekonomi kendine yeni bir kaynak yaratmış olur.

Türkiye açısından ne sonuçlar çıkarılabilir?

  • Türkiye bu tür işlerde tarafsız kalmayı bilmelidir. İnsan insandır! Özgürdür, eşittir, temel hakları vardır… Ama elbette kültürel farkları vardır. Birey ölçüsünde saygıya muhtaç inançları vardır.
  • Türkiye’de bazı çevreler din üzerinde politika yapmanın da bir bedeli olduğunu yeterince anlamış olmalıdırlar.
  • Bir tarafı suçlamak ve diğer tarafı haklı göstermek taraf olmanın başka bir şeklidir.
  • Konuşan ve yazan dil dahi çok önemlidir.
  • Halbuki Türkiye demokratik, serbest piyasa ekonomisine sahip, bilim ve teknolojiyi geliştiren, çağdaş bir hukuk devletidir. Bu sıfatlarıyla diğer Müslüman ülkelere önderlik etme rahatlığını duyabilir.
  • Dolayısıyla Türkiye politikasını asla daraltmamalıdır.
  • Devletin ve partilerin değil, kişilerin dini olur.
  • Türkiye, Suriye’deki meseleye Şii-Sünni bağlamında bakmamalıdır.
  • Irak’taki meşru çıkarları için Şii yanlısı tutum takınan Irak yöneticilerine Sünni kimlikle karşılık vermemelidir.
  • Filistin sorununda çözümü salt Sünni gücün mücadelesi olarak değerlendirmemelidir.
  • İran ile elbette iyi geçinmelidir. Esasında Farisilerin zor bir millet olmaları Şii olmalarından değil, kendi karakterlerindendir.
  • Asla Azerilerin bir kısmı için “Sen Şii’sin, bırak bu yolu,” dememelidir; demek isteyen yabancılara da karşı tavır almalıdır.
  • Devamı da var, ülke içinde Aleviliğin mesele olmasına sebep olacak politika peşinde koşanlara meydan vermeyecek bir anlayışı savunmalıdır.
  • Türkiye dünyaya örnek olacak şekilde bakmaya devam etmeli, politikası bu olmalıdır.

(Görsel globalnews‘den alınmıştır.)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Politik Bölünme: Şii-Sünni Gerginliği

DİĞER YAZI

Reformizmi Anlamak

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi