politik-rahmet
Politik-Rahmet

Politik-Rahmet

314 Tıklama
14 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yapılan iş politikadır. Allah’ın (CC) rahmeti ise kavranamaz bir şeydir. İnsan bir peygamber olsa da bu sonuç değişmez, akıbeti asla bilemez. İman sahibi için bu Ademoğlu’nun bir paradoksudur!.. Ademoğlu’nun hakkında bir fikri ve katlanacağı somut bedeli olsa dahi akıbetini anlaması beklenemez, hatta bilgisi azdır, bazı gelişmeler kavramasının ötesindedir ve zamanı sınırlıdır, çünkü ölümlüdür. Hem insanın ortak özelliği; sabırsızdır. İnsan özelliklerini geliştirebilir, bu da rahmete tabidir. Olup biteni böyle okumalıdır. Eğer yanlış okursa önderlik edenlerin çıkmazları halkına yapışır. İyi oldu zanneder ama akıbette olan başkadır.

Rahmeti sonsuz olan Allah (CC) insana (mealen), “Sen ne istersen vereceğim; iyi iste iyiye, kötü iste kötüye ulaşacaksın,” diyor. Bu cümlede iki önemli konu var: Rahmetin ortamda sonsuz şekilde var olması ve alınabilmesi, aklı olan insan için iyi ve kötünün aynı anda bir seçenek olarak görülebilmesi, ama sonucun bilinemeyecek kadar ilerilerde yankılanması.

Rahmet madde ve mana alemi sağanağı şeklindedir. Bunu anlamak için örneğin yine yaratılmış olan güneşi düşünün, görünen ve görünmeyen cinsten dünyaya verdikleriyle istesek de istemesek de rahmeti almaktayız. Bir de bunu kainata bağlı bilinç atmosferinde düşünün, neler almaktayız! Onun için bilinç sahibi insanın isteğine dayalı alabileceklerini hesap etmek dahi güçtür.

O halde irade sahibi insan atacağı adım için bir şey seçebilecek, ben bunu istiyorum diyebilecek, istediğine odaklanacak ve ona ait bilinç insana akacak, insan onu somut yaşamda algılayacak ve kendine göre kullanılır kılacak.

İnsanları istekleri vardır, bazıları iyi gibi gelir kötü çıkar, kötü gibidir, sonuç Allah (CC) katında hayra ulaşır. İnsan bunu nereden bilecek ki? İnsan bilgisi sınırlıdır, sabırsızdır, kendi dünyasındadır, akıbeti bilemez, bildiğini zannetse bile kavrayamaz…

(Kehf Suresi 65-82) Derken, kullarımızdan birini buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik. Mûsâ ona, “Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgiden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi. O kul, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?” dedi. Mûsâ, “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam” dedi. O da, “Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” diye tembih etti. Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Mûsâ, “İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!” dedi. Kul, “Ben sana, sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” dedi. Mûsâ, “Unuttuğum şeyden dolayı beni paylama ve işimi çıkmaza sokma!” dedi. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında, o kul hemen onu öldürdü. Mûsâ dedi ki: “Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!” O kul, “Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim? dedi. Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde hakikaten benden yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun” dedi. Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar, o hemen onu doğrulttu. Mûsâ, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi. O cevap verdi: “İşte bu, beraberliğimizin sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim” dedi. “Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gasp etmekte olan bir kral vardı. Erkek çocuğa gelince, onun anne babası, mümin kimselerdi; çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk. Böylece istedik ki, rableri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin. Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir define vardı; babaları ise iyi bir adamdı. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.”

Okuduk, anlayabildik mi? Sen başka, ben başka anladı, değil mi? Zaten konu da bu: Müteşabih… Hem de bu bir sınav; herkes için, ülkeye önder de olsa, balıkçı da… Yoksa çok kolay olurdu kainatın kurgusu.

Herkes için, Ali, Veli, Hasan, Hüseyin, dünyalık aldanma şu: “Soru sordum, bildim, ben kazandım…” Bu mu? Ancak gülünür buna!

Şimdi başka bir soru ile konuyu örnekleyelim. Biri, adı Ali olsun, Ali sürekli, “Rabbim beni bu insanlara imam eyle…” diye dua etsin. Ali’nin amacı önderlik, liderlik isteğidir, yani “Bunları ben yönetmek istiyorum,” desin. Ali bu duasına öğrenciliğinde başlasın ve atmış yaşına gelince liderlik koltuğuna otursun.

Kur’an’da, “Rabbim beni yüzünü Sana dönmüşlere, sorumluluk sahibi kullarına önder kıl…” şeklinde bir dua var. Ama bu dua, süreki Yaratan’ından af dileyen Hz. İbrahim (AS) gibi bir peygambere aittir. Yaptıklarından dolayı alabileceği vebali kaldırabilecek değerde bir merci için geçerli bir dua olsa gerek. İnsan yönetmek, sorumluluk almak kolay bir iş mi? Kaldı ki Hz. İbrahim (AS) bile kendi sorumluluğuna dair önemli bir istekte bulunurken sorumluluklarının bilincinde olan, takva sahiplerini tercih ediyor, “… muttakilere imam eyle…” diyor. “Sorumsuz insanları bana layık görme, ben onların vebalini almakta sıkıntı çekerim,” demek istiyor.

Peki, Ali isimli biri Allah’ın (CC) sevgili kulu mudur, ki dileği yerine gelmiştir, bu sebeple cennetin anahtarını almış sayılabilir mi, bu işin gerçekleşmesi ile toplumun dirlik düzeni tesis edilmiş midir, yani bu iş toplum için bir kurtuluş müjdesi midir?

Ali, Veli, Hasan, Hüseyin… Sizler ilahi nizamın seyrini lider bile olsanız bilemezsiniz. İşte çok açık bir cevap: En sonunda akıbetin ne olduğunu sadece Allah (CC) bilir. Dualar kabul görür, dilekler yerine gelir, şükranlar sunulur, böyle bu yaşam… İnsan yaşamında kurgu bu netliktedir. Hayır ve şer geçiştirilecek bir şey değildir. Her kim olursa olsun, kendi sınavını verir. Elde ettiklerini nihayette bir başarı görmemelidir. Üstünden çok rüzgarlar geçer, gün gelir güneş bile söner…

Ertuğrul Gazi oğlu Osman Gazi de dua etti, Osmanlı İmparatorluğu kuruldu, cihana adalet geldi dendi, sonra çok şey değişti, Sevr Anlaşması gibi bir sonuçla bu topraklara başka bir adalet mi geldi? Örneğin İngiliz Kralı da dua edip, “Yüce İsa, hizmetkarın ben, Şark diyarına adaleti, kapitalizmi, insani değerleri götürebilmek için senden yardım diliyorum…” dedi ve duası kabul mü gördü? Belki de öyle!..

Ya akıbetini bilmeyene kendi akıbetini bağlayan zavallıların durumu ne olur? Allah (CC) demiyor mu, kulumla arama hiçbir şey giremez diye?

Tekrar örneğe dönelim, Ali lider oldu diye, onun sayesinde yedi düvel alt edilmiş sayılabilir mi? Çünkü işin içinde Allah’ın (CC) adı var, değil mi? Çünkü Allah (CC) Ali’yi seçti, değil mi? Peki, böyle bir şey olabilir mi, böyle düşünmek sağlıklı mı, günah, Allah’ın (CC) işine karışmak değil mi? Bu Allah’ın hikmetinden bilgi sahibi olunması değil mi?

Ya iddianın diğer yüzü? İngilizler İstanbul’u işgal etti diye (haşa) Allah (CC) yenik mi düştü, yanlış liderler atayıp sonunda aldandı mı? İslam’ı, dini yenik ve başarısız hale düşürmek bir insana mı bağlı? Bu nasıl bir akıl? Bir Müslüman elinde Kur’an olduğu halde nasıl böyle düşünebilir?

Mitomani: Kendi yalanına inanma hastalığı. Bazıları kendi aklından geçenlerin gerçek olduğuna öyle inanır ki, dünya örgüsünü bile buna göre inşa eder. Ya ahiretini de bu işe dahil edenler?

İnsanın rüyasını gerçek sanması da söz konusudur. Hatta Hz. İbrahim’in (AS) Hz. İsmail’i (AS) kurban etmesi gerektiğini rüyasında gördükten sonra olanları hatırlayın. Allah (CC) “İbrahim sen rüyanı gerçek zannettin, buna inandın…” demedi mi? İnsanın kendi duasına inanması da bir tür soru işaretidir. İnan; ama neticede akıbetine katlanmaktan kaçamazsın!

Eğer böyle ise “politik-rahmet” konusunu bir daha mı tarif etmek gerekecek? Nasıl çıkarız biz bu işten? İşte size herkes için bir sınav!..

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İslamcılık ve Münafıklık

DİĞER YAZI

Kültürel Fark

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi