demokrasinin-koklesmesi
Demokrasinin Kökleşmesi

Demokrasinin Kökleşmesi

561 Tıklama
40 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Demokrasilerin kökleşmesini tarihsel bakış açısı ile ele alırsak çok belirgin sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bugün Türkiye’de yeni partilerin kurulmaya başlandığı bir periyotta hatırlamamız gereken bazı detaylar olacak. Bu tarihsel tecrübeye istinaden politikadan ne tür bir anlayış beklenmeli? Vatandaş gözüyle bu önemli konuyu birlikte irdeleyelim.

İnceleme

Türk demokrasisinde sürekli yeni parti kurulması ne anlama geliyor? Tarihsel bir okuma ile konjontrürel partililik hali demokrasinin kökleşmesi bakımından yararlı mı zararlı mı? Demokrasilerde çok partinin mevcudiyeti ileri (virtual) demokrasiyle mi, yoksa eksik (deficient) veya kusurlu (flawed) demokraside mi açıklanır? Türkiye özelinde meydana gelen sadece bu döneme ilişkin açıklanabilecek taktiksel tutumla ilgili değil, dünya ölçeğindeki duruma ve uzun zaman dilimine bakarak bir inceleme yapalım.

Önermem şöyle; ileri demokratik anlayışa göre, bir ileri demokrasinin kendini ispat etmesi ve bir politik güç olması demek, politik sistemin en az sayıda parti üzerinden kökleşmesi demektir. 

Diğer noktaya bakalım. Eğer bazı kişi ve kurumlar tarafından, iç politika denilen alanı daraltmak isteyen görüşler ileri sürülüyorsa, oradan bir ilerleme yolu çıkmayacaktır. Eğer nefes alınan atmosferi bilmeksizin veya hesap dışı tutmak suretiyle, dünyayı ve gidişatı okumadan, belli ve köklü kavramların yerleşme biçimlerini değerlendirmeden, palyatif görüşlerle meydanlar doldurulmaya çalışılıyorsa, daha sonra bunlar demokrasilerde vatandaşa sorun yaratan sonuçlar doğuracaktır. Dolayısıyla her ne kadar iç siyasetin iştigal alanı belli çerçevede işliyorsa da temel siyasetin yükümlülük ve sorumluluk alanı yerel ve kısa süreli etkiler dahilindeki değerlendirmelerden çok daha ilerilerdedir. Dış siyasi dengelere, süregelen gelişmelere, geçmişe ve geleceğe bakmadan iç siyaseti yürütmek akıllıca değildir, dahası yararlı da değildir. Siyasette vizyon şarttır.

Gelişmeler

Köklü demokrasi tarihiyle bilinen İngiltere bunun en bariz örneğidir. Başka ileri demokrasi uygulamasına sahip ülkeler örnek gösterilebilir ama biz İngiltere’ye (Birleşik Krallık’a) kısaca bakalım. 

İngiltere’de birkaç temel parti vardır, ideolojiler de sosyo-ekonomik ve sosyo-politik dengeler de bu birkaç parti ekseninde yerleşmiştir. Bu ülkede azınlık sorunu, terör, vs. konular da yaşanmıştır. Örneğin İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (IRA) deneyimi uzun yıllar sorun olarak ülke gündeminde yer almıştır. Bilindiği gibi sonunda IRA da kendini lağvetmiştir. Bu ülkede de değişik etnik yapılar vardır, hatta (Protestan, Katolik gibi) dini mezhepler de. 

Ancak İngiltere’deki temel mesele, I. Elizabeth’in zamanında (1533-1603) yerleştiği şekliyle, sermayenin yönetim erkleri içinde söz sahibi olmasının önünün açılması ve fikri mülkiyet ile bilimsel araştırma ve geliştirmeye yönelik yasal altyapıların daha o tarihten itibaren sisteme yerleştirilmesidir.

Birinci Sanayi Devrimi olan buharlı makinelerle ilgili icadın telif hakkının James Watt’a 1763 yılında kraliyet evrakı ile tescil edilmiş olması ve buna dair bir kanun çıkarılması demokrasi adına önemli bir göstergedir. 

Sanayinin gelişimi ve buna ilişkin hak ve özgürlüklerin politikaya dahil edilmesi süreci hiç de kolay olmamıştır. Ama bütün bunlar neticede dünyaya, elbette ilk olarak Batı Avrupa’ya daha kolay aktarılmıştır.

Feodal dönemde köylülerin hakları hakkında bir tecrübe oluşmuştu. Gelişmelere paralel olarak işçilerin hakları ile ortaya çıkan yeni durumda sendikal faaliyetler de sistemleşmiştir. Daha sonra İşçi Partisi ile kurumsallaşan bir kanat haline dönüşmüştür. 

Diğer yandan sosyo-politik eksende ideolojik ve felsefi tartışmalar ileri boyutlara taşınmıştır. Dünyada üretim ve tüketim arttıkça, bununla ilgili ticaret arttıkça, sömürgecilik geliştikçe, sermaye arttıkça, bankerlik, sigorta ve finans geliştikçe beraberinde sosyalizm fikri de tartışılmaya başlanmıştır. Demokrasinin tersine bir bakış açısı, burjuva ve proletarya kavramlarıyla başka bir alanda bir politik sistem tartışması geliştirmiştir. Marksist-Leninist Partiler kurulmuştur, buna bağlı çeşitli diktatöryal ve otoriter yönetimler iktidara gelmiştir ve karşıt fikir akımları oluşturulmuştur. Parti, politika ve sistem deyince bu noktalara değinmekte yarar vardır. 

Neticede bir süre sosyalizmle ve komünizmle yönetilmiş ülkelerde bile bugün liberal ve neo-liberal ekonomiye döndükleri açık. Dolayısıyla dünyada başka bir partileşme ve idari sistem önermesi doğmuş oldu. Unutmayalım ki liberal ve neo-liberal sistem aslında kapitalizmin içinde gelişir. Bugün Çin’de bir Komünist Parti var ve neo-liberal ekonomiyi benimsemiş durumda, küresel kapitalizmin (büyük sermaye sisteminin) çıkarıyla ortak olmayı talep ediyor. Rusya Federasyonu’nda partiler var (Tek Rusya, Sivil Platform, Komünist Parti, Liberal Demokratik Parti, Rodina, Birleşik Rusya), seçimler yapılıyor, ama bu eski komünist ülkede bugün demokrasiden söz etmek pek mümkün değildir, otoriter yönetim var. Hatta sonuçta Çin gibi küresel sermayenin çıkarına ortaktır. Bu gelişmeleri de göz önünde tutalım.

Tarihsel bir okumayla çıkarım yapacak olursak, gelinen noktada yerel, bölgesel ve küresel çapta sermayenin sürekli gelişme imkânı aradığı ve yine kendi imkanlarına uygun ortaklıklar peşinde koştuğu açıktır. Bir coğrafyada parti, sistem, ideoloji başka bir konu, sermayeye dayalı ortaklıkların gelişmesi başka görülmüştür. Bu politik gerçeklikte somut bir dünya olarak algılanır (realizm). Politik soyut dünyada neler var? Daha çok ideallere ve arayışlara dayalı tanımları bu kapsamda ele almak mümkündür (idealizm).

Bugün demokrasiyle idare edilen Batı kültürüne ait bazı ülkelerdeki liderlik seçimine etki eden temel partilerin isimlerine bakıldığında; demokrat, demokrasi, cumhuriyetçi, ulusal, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, işçi, halk, kullanılıyor ve çevrecilerinin yeşiller isimli partileri yelpazeye ilave oluyor. Her ülkedeki anayasal sistemin ve seçimlerin yapılış biçimlerine göre (başkanlık, parlamento, yerel, plebisit, vs.) partiler başka isimlerde çeşitlense de ana eksenler pek değişmiyor.

Demokrasilerde parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık, tek veya çift meclisli gibi değişik sistemleri vardır.

Türkiye

Osmanlı İmparatorluğu’nu hatırlayalım. Fransız İhtilali (1789) ile Osmanlı topraklarına da sıçrayan uluslaşma akımları gelişiyor. Görünürde politika bu uluslaşma ile birlikte coğrafyalara yayılıyor. Emperyalist (sömürgeci, hegemonik ve kapitalist) girişimler Osmanlı topraklarına vuruyor ve parçalıyor. Diğer imparatorluklardan örneğin Rusya, toprak kaybına uğramıyor, Bolşevik Devrimi ile sistemini değiştiriyor.

Napolyon dönemini biliyoruz, 1798’den itibaren Fransızlar Mısır’da Osmanlı topraklarında savaşıyor. Mehmet Ali Paşa İsyanı sonrasında Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840) ile İngilizler Mısır üzerinde ve genişleyerek Osmanlı topraklarında jeopolitik amaç peşinde koşuyor. Birinci Meşrutiyet (1876) Mebuslar Meclisi (Meclis-i Mebusan) kuruluyor ve partileşme fikirleri doğuyor, 1889’dan itibaren ilk parti oluşumu var. Birinci Dünya Savaşı (1914-18) ile perdeyi kapatacak olan imparatorluklar döneminde olduğu gibi Osmanlı’da da partileşme ve yeni fikir akımları gelişiyor. Bunların bir kısmı ayrılıkçı, bir kısmı çözüm arayan anlayışlarla gelişse de politika temelinde liberal (özgürlükçü) ve özü-muhafaza (muhafazakâr) eksenlerde ayrılmaktadır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Atatürk, soyutlukların politik taban bulmasının önlenmesine ve buna karşılık ülkenin güçlenmesine dönük temel kavramları netleştirmiştir. Örnekleyelim: Millet kavramı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar şeklinde ifade edilmiştir. Henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan bütün sürecin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile sürdürülmesi temin ve tesis edilmiştir. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Üniter devlet yapısı esas alınmıştır. Bilinen devrimleri gerçekleştirmiştir. Gelişmek adına yüzümüzü Batı’ya döndük denmiştir. Buna karşılık kültürel temeli kökleştiren kurumlar kurulmuştur. Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile Atatürk, henüz tek partili dönemdeyken, Karma Ekonomik Sistem (devlet ve özel sektörün birlikte planlı gelişmesi) adıyla bir sermaye hareketini ve ülke olarak bu sistemle gelişmeyi öngörmüştür. Atatürk 1938’de vefat etti.

İkinci Dünya Savaşı (1939-45) ve sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ı (1947-91) hatırlayalım. Ayrıca ABD hem devlet hem de sermaye olarak Ortadoğu coğrafyasına geldi (1957), gücü ve nüfuzu büyük ölçüde eline geçirdi.

Atatürk’ün vefatından sonra neler oldu? Çok partili dönem, ekonomik liberalleşme, muhafazakâr partiler, kapitalist uygulamalar var. Demokrasi geldi dediğimiz dönemi çok partili düzenle birlikte belirginleştirebiliriz (1946). Ancak yaklaşık her on yılda bir askeri darbelerin ve müdahalelerin gerçekleşmesi de (1960, 1971, 1980…) demokrasinin kesintili süreçleri olarak isimlendirilmiştir. 

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Türkiye’den (Ardahan, Kars, Boğazlar üzerine) toprak ve serbesti talepleri var. Türkiye’de 1948-56 yılları arasında aşamalı olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri ve beraberinde değişik yapılar kuruluyor. NATO’ya dahil olunuyor (1951-52).

12 Eylül süreci içinde seçimle Turgut Özal’ın Ana Vatan Partisi (ANAP) işbaşına gelmiştir ve bu dönemde ülke neo-liberal sisteme geçmiştir. Politika tarihinde 28 Şubat Post-Modern Darbe bir müdahale olarak gösterilir. Nihayetinde 15 Temmuz 2016’da FETÖ darbe girişimi elim hadisesi yaşanmıştır (251 şehit, 2.194 yaralı). Halen bununla ilgili mücadele süreci işlemektedir, henüz bitmemiştir, hemen her gün tespit edilen Fetullah Gülen Terör Örgütü (FETÖ) ile ilgili isimler tutuklanıp yargıya sevk edilmektedir. Örgütün lideri ve karargâhı ABD’dedir.

Politik sistem olarak Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde bir değişim daha yaşamıştır ve Başkanlık Sistemi’ne geçmiştir. Buna Türk Tipi Başkanlık Sistemi diyenler vardır, ancak tam adı Cumhurbaşkanlığı Sistemi’dir.

Hani bugün de belli kesimler tarafından, “Dış güçler diye bir şey yoktur, ülkede demokrasiye dönük sağlam adımlar atılsın, işler kendiliğinde düzelir,” diye. Peki, bütün bu müdahaleleri nasıl açıklayabiliriz? Gerçek sebep cumhuriyeti, demokrasiyi, kapitalizmi, vs. kavramları bu halkın bilmemesi ve özümseyememesi mi, yoksa başka bir şey mi var, bütün etkileşimleri birlikte okumak gerekmiyor mu? 

 O halde bugün küresel, bölgesel ve yerel ortamı tarif edelim:

  • Dijital Devrim yaşandı. Buna paralel 2018’de resmen IV. Sanayi Devrimi başlatılmış oldu.
  • ABD ve Çin arasında Ticaret Savaşı, beraberinde Siber, Uzay ve Teknolojik Savaş yapılıyor.
  • Dünyada küreselciler ile ulusalcılar arasında önemli bir hakimiyet savaşı sürmekte.
  • 2008 Finans Krizi, Ticaret Savaşı ve COVID-19 ile beraber küresel ekonomik sorunlar Dünya Savaşı zamanı ile eşit derinlikte tahribat yarattı.
  • Fed politikaları dünyayı oldukça etkiler oldu. Dünyada önemli bir dolarizasyon tartışması var.
  • ABD’deki Kasım 2020 seçimleri küresel bir gerginlik ortamında gerçekleşme potansiyeline sahip.
  • ABD’nin açıkladığı hedefler: Rusya, Çin, İran ve Güney Kore.
  • Çin’in Bir Kuşak Bir Yol (Yeni İpek Yolu) ve Afrika’nın İmarı Projeleri gerilim yarattı. Bugün Afrika’da en fazla yabancı nüfus ve sermaye Çin’e aittir.
  • NATO’nun Konvansiyonel ve Kitle İmha Silahları (en başta nükleer) savaşına dayalı Atlantik ve Avrasya bölgesine ilave olarak yeni hedef alanları: Çin, Arktik Bölge, Uzay, Siber ve Hibrit Savaş.
  • 2000-09 yılları arasında Doğu Akdeniz’de ülkeler ve şirketler hidrokarbon yatakları olduğunu onayladı. Somut çalışan bölge ülkeleri: GKRY, İsrail, Mısır.
  • Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bölgede agresif politikalar uyguluyorlar ve terör odakları dahil pek çok kesime finans aktarıyorlar.
  • İran ve İsrail iki kutup olarak bölgede başlı başına sorun halinde. Üstelik bu iki ülkeden birisi nükleer kabiliyete sahip, diğeri bu anlamda ilerleme içinde.
  • İsrail, ABD ile Filistin’e karşı kendilerince “Yüzyılın Anlaşması” dedikleri bir ilhak planını tatbike yakın.
  • Avrupa 2004 yılında haksız yere Güney Kıbrıs’ı (GKRY) Avrupa Birliği (AB) bünyesine aldı.
  • 2011 Arap Baharı ile başlayan bölgesel sorunlar ve çatışmalar devam ediyor. 
  • Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da paylaşım savaşları, yeni ittifaklar ve anlaşmalar dönemi devam ediyor.
  • Türkiye terörle mücadelede (özellikle PKK, DAEŞ, vs. örgütlere karşı) savunma hattını sınırları dışına taşıdı, bu tür bir strateji ile mücadelesini Irak ve Suriye’de sürdürüyor.
  • Türkiye Irak, Suriye, Libya, Katar, Somali gibi değişik yerlerde çeşitli şekillerde asker bulunduruyor, bazılarında harekât yapıyor.
  • Türkiye kendine ait sondaj gemileri ile Doğu Akdeniz’de.
  • Türkiye’nin sınırlarındaki operasyonlardan rahatsız olan ülkeler değişkenlik gösteriyor.

Sıralanan ve dahası da olan konular halen etkili, insanlara nefes aldırmıyor! ABD’de bile hiç görülmeyen ölçekte protesto olayları yaşanıyor. Türkiye’de iç politikada bazı aktörler her dış hamlede Türkiye’nin dış politikasının yanış olduğunu işaret ettiler. Bu sayılan hususların bazılarını onayladıkları halde, temel politik meselenin iktidardaki parti olduğu yönünde bakış açıları var. İlginçtir, örneğin Yunanistan, İsrail, Fransa veya Türkiye’nin başka rakiplerince ifade edilen değerlendirmeler ile iç siyasetteki aktörler bahsedilen yönde aynı yaklaşımları sergilemektedirler.

Son durum itibarıyla demokrasi adı kullanılarak Türkiye’de neler oluyor? Mevcut partilerden üremeyle parti sayısı artıyor. Bu Türkiye’nin tarihinde geçmişi olan bir mevzudur. O zaman denebilir ki; demokrasi denen idare şekli bir ülkede ancak sermaye ile birlikte ele alındığında kökleşebiliyor, öyle pek değişik görüşlerle veya toplumsal farklılıkları temsille ilgili değil. 

Şunu da bilelim, Eflatun bile Devlet isimli eserinde (MÖ 376) demokrasiyi kritik bir idare şeklinde işaret etmiştir.

Meclis kayıtlarına bakarsanız Türkiye’deki partileri tasnif etmekte zorlanırsınız. TBMM kayıtlarından var. Yaklaşık 400 parti ve cemiyet kayıtlıdır. Osmanlı döneminden, 1860’lardan bu yana olan kayıtlara bakıldığında,sanki rüzgâr nereden esmişse ona göre parti kurulmuştur. Siyaset bilimi buna “konjonktürel parti” demektedir. 

Bu 400 partiyi ve cemiyeti tasnif ettiğimizde ortaya şu çıkıyor: Osmanlı dönemindekiler; bozguncular ve çare arayanlar. Dünya Savaşları dönemindekiler; uyuma yönelenler ve tepkililer. Atatürk dönemindekiler; kurucular ve arayış içindekiler. Çok partili dönemdekiler; cumhuriyetçiler ve öğrenenler. Soğuk Savaş dönemindekiler;korumacılar ve bağımlılar. Küresel dönemdekiler; küreselciler ve ulusçular. Buna ilave neo-liberal dönemde; dönüşümcüler, eleştiriciler, radikaller ve ılımlılar gibi. 

Bugün yeni parti kurma çabalarını nereye koyarsınız? Küreselci, neo-liberal, ama aynı zamanda muhafazakâr, eleştirici, uyumlaştırıcı. Neye uyum? Küresel, neo-liberal, post-kapitalist düzene uyum. Neye eleştiri? “Demokrasi bu değil. Partiler ve seçim sistemi değiştirilsin. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden geri dönülsün, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem kabul edilsin. Merkez Bankası tam özerk olsun. Piyasa Ekonomisi şartlarına politik müdahale olmasın. Uluslararası sorunlar diyalogla çözülsün. Türk askeri sınır dışında görev yapmasın…”

İlave sorular: Konjonktürel partilerle demokrasi ileriye gidebilir mi, nasıl? Bu partiler yapılan eleştiriler için neleri getirebilirler? Bu yeni partiler politika sahnesinde ne kadar süre kalmayı hedefliyorlar (tarihsel sürece bakıp bunu öngörebilirler)? Türk halkı kökleşmiş partileri ne zaman görebilir? 

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki partilere ve cemiyetlere bakarak demokraside nerede olduğunuzu anlamamız mümkündür. Ancak Türkiye bütün bu etkileşimler içinde bugünlere geldi. Yaşanan gelişmeler böyle olduğu halde, dışarıdaki etkileşimleri de biliyoruz, tümüyle Türkiye’nin geldiği noktada olanı yok veya yanlış saymak doğru olabilir mi? Türkiye’de gerekli temel partiler var olmasına rağmen konjonktürel parti ve hareketler maharetiyle, demokrasinin adamakıllı yerleşmesi teknik olarak mümkün olabilir mi? 

Peki, ne yapılmalı denirse, cevap mantıken, temel partilerin içinde politikanın gerçekleştirilmesi olmalıdır. Ancak geçmişte yaşandı, kurulan partilerin kapatılması söz konusu oluyor. Bunlardan bazılarının haklı yere kapatıldığı hakkında kanaate sahip olanlar varken, bazıları da demokrasiye müdahale olarak değerlendirildi. Bir parti kurmak hak ve özgürlük konusudur. Ancak bu hak ve özgürlüğün kullanılma biçimi üzerinde durulmalıdır. Devlete, vatandaşa ve kökleşmiş değerlere rağmen partilerin var olması eleştirilen bir konudur. Dolayısıyla partiler kanunu, daha işin başındayken bu parti kurma hak ve özgürlüğünün kullanılmasında istismarcı anlayışlara ve oluşumlara engel olması gerekir. 

Bu seviyedeki bir sorunun asıl muhatabı kim? İşte, İngiltere veya başka Avrupa demokrasilerinde net görüldüğü üzere, temel belirleyici konu sermayeye dayalı güçlerin etkili olmaları şeklindedir. Batı demokrasileri örneğinde, bir ülkede sermaye oturdu ise demokrasi de oturmuş haldedir. Teminat altına aldıkları politik düzen sermaye ve buna dayalı değerler sistemi merkezinde tarif edildiğinden dolayı korunmaktadır. Partilerin isimleri veya misyonları da ya muhafazakar ya da liberal biçimde tarif edilir.

O zaman demokrasi bahsinde iki temel konu öne çıkıyor: Birincisi, sermayenin demokrasi ile birlikte gelişmesi; ikincisi, konjonktürel oluşumların politik kökleşmeye engel teşkil etme potansiyeli taşıması.

Burada herhangi bir partinin öne çıkarılması ile ilgili değerlendirme yapılmadığı açıktır. Konu temel demokrasi kavramı üzerine irdelenmektedir.

Yeni kurulan partilerin yöneticileri ile görüştüğümde açıkça ifade ettiler, mevcut partilerle araları iyi olmayan belli isimler içlerinden koparak kendi seslerini duyurabilmek için bir parti kurmayı kendileri için zorunlu görmüşler. Bunu doğrudan sorduğunuzda da demokrasi, adalet, özgürlük, vs. diyorlar, kişisel meseleleri açık etmemek istiyorlar. Esasında konu halkın önünde gerçekleşiyorken ve henüz hafızalardayken, başka neleri söyleyebilirler? “İdeallerim var, yararlı olacak taraflarım var, yeni partide şansımı değerlendireyim…” şeklinde olabilir mi?

Vatandaş adına durum şudur, temel bakışla ifade ediyorum: Bir parti, hükümet, lider ve bir vekil, bakan, belediye başkanı, meclis üyesi demek hiç de yabana atılacak bir konu olamaz. “Siyasette vaziyet bu, bu bizim işimiz,” deyip, bu saydığımız yükümlülük yönleriyle kaçınılmaz hukukları olan kesimlerin, birbirleriyle anlaşma yollarını kapamaları ve tam tersine hareket içine girmeleri, hedefe giden yol için gerekli bir yöntem değildir. Neden böyle söylüyorum? Örneğin muhafazakâr veya liberal eksende siyaset yapılıyorsa ve onunla ilgili bir parti varsa, olagelen sorunların bahanesiyle, anlaşmazlığa düşen siyasetçilerin konuyu değişik mecralara çekmesiyle, o partiyi bölecek seviyeye taşıyorlarsa, bunun ileri demokrasiyle ilgili kolay bir tarifi olamaz. Devlet işlerinde vatandaş bunu makul görmez. Alî menfaatlere dayalı politika yapmanın ve politikacı olmanın göstergesi bu tür kısa zamanı kapsayan iç çekişmelerle ilgili gösterilmesi kabul edilir değildir. Sebep her ne ise, bir siyasi anlaşmazlık sonrası ülkede parti sayısının artırılması vatandaşa döndürülüyor ve fatura ödetiliyorsa bu hiç olacak bir iş değildir. Dahası bu durumda istenen demokrasi adımlarında ileriye değil, geriye yol kat edilmiş olur. Bu yanılsamayı hesaba karmak şarttır. XIX. ve XXI. Asır süresince bu topraklarda politika yapanlar veya yapmak isteyenler bu sorumluluğu hissederek ülkenin ve devletin idari sistemine dahil olmalı ve sadece yararlı olmayı düşünmelidir.

Önümüzde duruyor, görüldüğü üzere, siyasetçiler tarafından demokrasi kavramını bir kritik konusu yapıp, beraberinde demokrasinin kökleşmesini engellemek nasıl bir mantıkla tarif edilebilir ki? Halbuki siyaset yapanlar her ne yapacaklarsa, buna anlaşmazlıkların çözümü de dahildir, siyaset kurumu içinde vatandaşa fatura ödetilmeyecek ve demokrasinin kökleşmesine engel olunmayacak biçimde, konunun halli yoluna gidilmesini temin ve tesis etmelidir. “Anlaşamadık, al yeni bir parti!” Bu olur mu? O zaman politikacılıktan ayrıl, başka işler yap. “Milletim adına ben bunu yapmak zorundayım, bakın kendimi sizin adınıza feda ediyorum,” demeye gerek yoktur. Hem vatandaş yeni birini görmüş olmuyor ki, denenmişlerin yenilerle karışımını görüyor, eski uygulamaların ve siyasetçilerin eleştirisini ve hatta yerden yere vurulmasını görüyor. Bu durumda neyi demokrasi adına kökleştirmiş oluyoruz?

Madem İngiltere örneğini verdik, daha sonra Avrupa’nın geneline yakın kesimde ve nihayetinde ABD’de görüldüğü üzere, sermaye ve demokrasi arasındaki ilişkiyi çok yönlü işlemek, kapitalizmi ve liberalizmi bu kapsam içinde derinlemesine ele almak mümkündür. En temel bakışla birbirini besleyen bu kavramlar örneğin sömürgeleşme dönemiyle dünyanın geneline bir fatura ödetmiştir.

Türkiye ise kökenindeki kültürel değerlerden ötürü vahşi kapitalizme ve sömürgeciliğe, bununla irtibatlı olarak emperyalizme karşı bir anlayışa sahiptir. O zaman bu iş nasıl gelişecek dersiniz? Hem demokrasi-sermaye bağının önemine bakıyoruz hem de kültürel değerlerimizle emperyalizmin kökenine dayalı önemli bir eleştirimiz var. O zaman Türkiye’nin Batı tarzı olan, insanlığa rağmen öne sürülen temel yaklaşımlardaki politikalara karşı eleştiriye yoğunlaşmak gerekmiyor mu? Bu da bir politika işi değil mi? Ancak bakılıyor ki temeldeki ikilemlerden arınmakta güçlük çekenler var. 

Sonuç

Vatandaş biliyor; sosyal, liberal, radikal, cumhuriyetçi, temsili, otoriter, doğrudan, katılımcı, müzakereci, plebisitdemokrasi çeşitleri var ve önemlisi, demokrasi kültürüne sahip olunmalıdır. Vatandaş her meseleyi başından takip ediyor, Eflatuncu anarşizmi de Aristocu yoksulları gözeten idare sistemlerini de en başından itibaren biliyor. Vatandaş, ABD’nin Irak’a Francis Fukuyama’nın Devlet İnşası ile tarif ettiği mantığın işlemeyeceğinden haberdar. Vatandaş yaşanan ekonomik krizden sonra kısa bir dönem ekonomiyi onarmaya gelip giden Kemal Derviş ile kurulan sistemi biliyor. Vatandaş soyutluklarla bezeli Daron Acemoğlu’nun küresel, demokratik ve ekonomik anlatımlarını da biliyor. Hatta dahası Orta Gelir Tuzağı’na bir ülke neden ve nasıl düşer, buna dair gerçekleri açıklayabiliyor. Hal böyleyken, politikada yeni bir açılım başlığıyla duruma müdahil olma iradesi göstermenin arkasındaki düşünce nedir, bilinmesi gereken de budur. O zaman pratikten soralım: Hangi sermaye ile işbirliği halinde olunacak? Vaktiyle ülkede Özal’a kadar İstanbul ve Özal’dan sonra Anadolu sermayesi söylemi vardı, acaba şimdi küresel sermayeye uyum sağlamak mı söz konusu olacak? 

Vatandaş diyor ki, siyaset sahnesine çok gerilerden gelerek bakmasını da küresel etkileşimleri de biliyorum, her şeyin farkındayım, oy verme zamanında dünyada sandığa inanarak giden en güçlü millet benim! Vatandaş partiyi ve mevzuatı da seçim kanunu da biliyor. Vatandaş ferasetiyle hareket ediyorsa boşuna değildir; ülkesini, vatanını, devletini, bayrağını sevdiğinden ve sahip olduğu değerlerine inandığındandır! 

İleri demokrasiden ve demokrasinin kökleşmesinden söz ediyorsak eğer; birincisi, ülkece siyasette bölücü değil bütünleştirici ve dayanışmacı olalım, attığımız adımlarla demokrasiyi eksikli hale düşürmeyelim; ikincisi, sermayemize sahip çıkalım, geliştirelim, serbest piyasa (laissez faire) şartlarının yanı sıra planlı adımları da atalım, kendi gücümüzle, milli olarak sermayemizi küreselleştirelim, küresel markalara sahip olalım, hedeflerimiz büyük olsun, kişi başına milli geliri 18 bin dolarların üstüne çıkarmayı hedefleyelim, belli bir zaman sonra neden 50 binlerin üstünde olmasın, ama hayallerle ve yanlışlarla değil, sahada tam zamanında ve eksiksiz şekilde performans göstererek, elimizi taşın altına koyarak, risk alarak, proje yaparak, ortaklıklar kurarak, diplomatik hamleler yaparak, refahı ve güvenliği birlikte geliştirerek…

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

israil-turkiye-iliskisi
ÖNCEKİ YAZI

İsrail Türkiye İlişkisi

ben-kerkuk-derken
DİĞER YAZI

Ben Kerkük Derken

Politika 'ın son yazıları

Analiz: Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz ısındı ve daha işin başındayız. ABD başkanlık seçimleri yaklaştı. Neler bekleniyor, analitik bakışla konuyu

Yunanistan Sorunu

Yunanistan-Türkiye arasındaki temel anlaşmazlıkları ve Kıbrıs konusunu ana başlık ve tarihleriyle birlikte kronolojik şekilde ifade edelim,