Neoelitizmi Tartışmak

Okuyucu

Demokratik ve liberal kavramları kullanılarak iç ve dış politikada neler yapılabilir? ABD’de Joe Biden’ın politikaları neler? Trump nasıl bir liderdi, neden bu denli yoğun bir tepki aldı? Varılmak istenen nokta neresi, neoelitizm (yeni elitizm) mi? Öyle düşünüyorum ki; özgür (liberal), klasik liberal, illiberal, neoliberal, demokrasi, otokrasi, muhafazakarlık (konservatizm), yeni muhafazakarlık (neokonservatizm), küreselcilik (globalizm), ulusalcılık (nasyonalizm), yetersiz (deficient) demokrasi, melez (hibrit) demokrasi, ileri/tam (virtual) demokrasi, gibi kavramlara bakıp, nedir bütün bunlar diyoruzdur. Acaba bir kavram kargaşası mı var? Ancak bu kavramlar gerektiğinde birer politika konusu oluyor. Nasıl mı?

Mevcut 

Demokrasiyi az veya çok, geri veya ileri, hakiki veya eksik, saf veya melez, diye ayırdığımız oldu. Dahası da var. Kitabi olarak örneğin temsili ve doğrudan demokrasi karışımına melez demokrasi derler. Böyledir. Ama burada melezlemekten bahsediliyor, bugün ABD’de Cumhuriyetçi, popülist Trump’ın uygulamasına ne diyeceğiz? Bu demokrasi de melez değil mi? Bu durumda anayasal demokrasi kötü işletiliyor ve illiberal yöntemler devreye konuyorsa, buna yetersiz demokrasi denebileceği gibi, melez demokrasi de denebilir.

Fiili durum için yetersiz demokrasi fikri çok önemlidir, çünkü bu tam/ileri demokrasi olduğunu savunan ülkelerin (ABD ve Avrupa başta) diğerlerine karşı kullandığı politik bir argümandır. Batı bloku (Batı -Western- demokrasisi denir,) kendi küreselleşme perspektifine yaradığı nedenle, bu politik argümanı bilinçli bir şekilde diğerlerine karşı kullanmaktadır. Örneğin (2018 Ulusal Savunma Stratejisi’ne göre) düşmanım dediği Çin’de ve Rusya’da demokrasi ve özgürlük olmadığı nedenle ABD’nin hedefidir. Veya hasımlara bu yöntemle yönelmek gerektiğini düşünmektedirler. Vaktiyle ABD komünizmi (ve sosyalizmi) hedef ideoloji olarak belirlemişti ve düşmanları bunlardı; ama bunlar yine Batı Bloku dışındakilerden oluşmaktaydı. 

Dolayısıyla liberal demokrasi için savunulan demokrasi ve özgürlük bağlamındaki kavramlar, kendi anlamlarının yanı sıra, Batı bloku için diğerlerine (büyük oranda rakiplerine) bakış tarzını tanımlayan bir dış politika konusudur. Bırakın merkezi rejime sahip otokratik İran veya Kuzey Kore gibi ülkeleri, demokrasisi kendi standartlarına uymayan ülkeleri, tam tabiriyle hibrit demokrasiler dahi, ABD ve başat Avrupa ülkeleri için birer rakiptir. İfade ettikleri değerler insanlık için bir ideal şeklinde anlatılmaktadır. Hatta ABD ve Avrupa, demokrasi ve özgürlükler kapsamındaki tespitleri işaret ederek, diğerlerine yaptırımlar dahi uygulamaktadır. Yani konu sadece bir tartışma veya benimki seninkinden daha iyi demenin ötesinde, bir ofansif (taarruzî) politik argümandır. Açıklayacağım, hassas ayrımlar yoluyla bu önemli kavramlar aslında bir düşmanlık ve ötekileştirme konusu haline de getirilmektedir.

ABD’de Donald Trump dönemi ilginç bir nitelemeyle tanımlandı, popülizm ve otoriterlik kavramları işletildi. Bu durumda Demokrat Joe Biden’ın seçim kampanyalarında da kullanıldığı üzere, Cumhuriyetçi Trump’ın uygulamaları, ABD demokrasisi için yetersiz (popülist uygulamalarla hibrit) demokrasi oluverdi. Bu kez yetersiz/farklı (liberal demokratikten farklı) demokrasi mevzusu ABD’nin iç politika tartışmalarına kadar girmiş oldu. Örnekle açıklarsak, Soğuk Savaş döneminde ABD’de bir politikacı komünist diyerek nasıl düşman muamelesi gördüyse, bu kez de Trump’a bakış tarzı böyle oldu. 

Konu, bu yetersiz demokrasi ve illiberal politikalar noktasından bir başka tartışmaya daha evrildi. ABD’de Donald Trump döneminde sürdürülen ekonomik politikalar için illiberal mi yoksa neoliberal mi, diye de soruldu. Genel fikir Trump döneminin giderek illiberal demokrasiye doğru kaydığıdır. Ama konu ekonomi ise Trump neoliberal diyenler de var. Örneğin ekonomist Joseph Stiglitz, Trump dönemin ekonomik konularını işlerken neoliberalizm kavramını kullanmaktadır ve doğrusu budur. Aynı Stiglitz’e Trump’ı sorun, popülist diyecektir, bu da doğru bir kullanımdır. Ama uluslararası ilişkilerde kavramları karıştıranlar çoktur. 

Neoliberalizm ekonomik alanda kullanılan bir terimdir. XIX. asrın serbest piyasa ekonomisi (laissez-faire) 1929 Büyük Buhranı ile XX. asırda yeniden canlandırılmıştır ki buna neoliberalizm denmiştir. Bu dönemde Keynesyenlerin ekonomiye müdahaleci eden devlet anlayışı ortaya çıkmıştır. John Maynard Keynes’in ekonomi politikaları kapitalist ekonomilerce dünya çapında 1970’li yılların sonlarına dek uygulanmıştır. Devlet öznesinin büyümesinin ortaya çıkardığı kronik bütçe açıkları, yüksek vergi yükü, enflasyon, gibi sorunlar karşısında ekonomiyi yönetenler bazı yeni çözüm arayışlarına yönelmişlerdir. 1970’li yılların başlarından itibaren klasik liberalizmin temel ilkelerini savunan çağdaş liberal düşünce okulları, akademik ve politik çevrelerde seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Genellikle demokrasiyi liberal ve muhafazakâr olarak ayırmaktaydık, öyle değil mi? ABD’de Cumhuriyetçi Parti muhafazakâr olarak tanımlanmaktadır; ancak bugüne dek hiç liberalizm karşıtı olarak işaret edilmemiştir. Cumhuriyetçi muhafazakârlar net bir biçimde; XX. Asır başından bu yana öyle veya böyle ama sürekli geliştirerek liberal/neoliberal ekonomiyi savunurlar, ileri demokrasiden yanadırlar ve uluslararası sistemi yöneterek ABD hegemonyasını sürdürmekten yanadırlar. Trump da sürekli bu ideoloji içinde bir söylemi kullanarak, “Önce Amerika,” demiştir. 

Yeni muhafazakarlık (neokonservatif) nedir? Bir sinema aktörü olan ama Soğuk Savaşı neticelendiren efsanevi ABD başkanlarından Ronald Reagan muhafazakâr Cumhuriyetçi bir liderdir. Ama ona popülist denmedi. Acaba onun başkanlık döneminde (1981-89) popülizm hakkında yeterince teori üretilmemiş miydi? Ya ne dendi? Liberal Şahin. Yeni muhafazakârlar uluslararası sorunları askeri gücü kullanarak çözmeye çalışanlardır, demokrasinin ve müdahaleciliğin desteklenmesini savunurlar, komünizm ve siyasi radikalizmi dışlarlar. Yeni muhafazakârlar için askeri kullanım öne geçtiğinden (örneğin George Bush dönemi) vatanseverlik ve anayasaya tamamen bağlılık esastır. 

Bugünkü durumda, DAEŞ (sözde) lideri Bağdadi ve İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülme emrini veren, DAEŞ’le savaşı yüzde 100 bitirdim, diyen, çok ülkeye CAATSA yaptırımı uygulayan, Ticaret Savaşı ile Çin’e baskı kuran Cumhuriyetçi muhafazakâr Trump, 2020 seçimlerimde Demokratlar hile yaptı, oyları çaldı, ABD Anayasası’nı hiçe saydı, dedi, ama ikna edici olamadı! Bu nedenle de Trump’a yeni muhafazakâr denmedi, illiberal dendi. Bunlar siyaset sahnesinde cımbızla çekilmiş konulardır.

Hal böyleyken itiraz neye? Popülist denen, seçilmiş olduğu halde sürekli eleştirilerek ötekileştirilen Trump’ın dönemi için, ABD tarihi içinde kayıp dört yıl, deme yolu da seçilebilecekken fazlasıyla önemsenmiştir, sürekli yangına körükle gidilmiştir, hatta tarihe mal olacak 6 Ocak Senato Baskını olayına kadar gidilmiştir. Tarihsel açıdan Amerikan hegemonyası gibi büyük bir misyon dikkate alınırsa, bu tür bir seçim ve seçildikten sonra kendi liderini ötekileştirme konusu çok gerekli miydi? Peki, Biden’ın iç politika malzemesi olarak kullandığı kötü ve yetersiz Trump uygulamaları, ifade edildiği gibi, gerçekten illiberal miydi, yoksa başka gelişmeler için bu konu abartılarak kullanılmak mı isteniyordu? Biden’ın bu argümanı ABD’nin dış politikasına ve küreselleşme perspektifine nasıl yansıyacaktı?

Tabi konu ABD gibi başat bir güç olunca en geniş biçimde tartışılıyor! Nedir bu illiberal demokrasi? İlliberal demokrasi, bir ülkede seçimlerin yapılmasına rağmen, vatandaşların sivil özgürlüklerden yoksun bırakıldığı, yönetim erkinin halkın özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalar içinde olduğu ve birtakım mahrumiyetlerin yaşandığı yönetim sistemidir. Liberal olmayan bir demokrasinin, temelde demokratik rejim olmadığı da ileri sürülür. Bu durumda otoriter demokrasi diye bir tanımdan söz edilir. Otoriter demokrasilerde her ne kadar seçimler yapılsa da bu seçimlere müdahale edildiği, başka güçlerle girişilen rekabet için halkın özgürlüklerinin kısıtlandığı, demokrasinin esasen zayıf özellikler taşıdığı iddia edilir. 

Çoğunluk fikre göre Trump, eleştirmenleri için siyaset kitabına girecek türden örnekleri tatbik etmiş bir liderdir. Şöyle: 2016 seçimlerine müdahale ederek seçilmiş bir Trump! Başta Çin olmak üzere Avrupa ve diğer güçlerle rekabet eden bir Trump! Tam değilse bile yumuşak otoriter, ama demokrasiye müdahale eden bir Trump! Demokrasiyi tartışmalı gösteren bir Trump!.. Çünkü Trump popülist!

Teorisyenlere göre illiberalizmi popülizm besler. Bu durumda Trump’ta görülen popülist uygulamalar tanımı bütünlemektedir. Trump’ın yabancı düşmanlığı, Meksika sınırına duvar örmesi, göçmen politikaları, vs. tanım gereği popülist yaklaşımlar olarak işaret edilir. Bu durumda siyaset arenasında, “ABD bile olsa, popülist Trump demek, illiberal demokrasi demektir,” gibi kestirmeden bir tarif yapılır.

O zaman şu soruyu sorma hakkımız var: Trump’ın 2016’da henüz Cumhuriyetçilerin adayı seçilmeden önce, onun popülist bir kişiliğe sahip olduğu açık değil miydi? 

2016 seçimlerine girilirken yazdığım yazılarda Trump’ı, Açlık Oyunları Alaycı Kuş filmindeki Başkan Snow’a benzetmiştim. Trump’ın popülist olduğu belliydi! Trump; yetişmesi, iş hayatı, duruşu, konuşması, hatta seçim kampanyasında Meksika sınırına duvar örme vaatleri, popülist olduğunun net kanıtlarıydı. Kendini bir özgürlük ve demokrasi abidesi biçiminde tanıtan, derin devlet yapısı sahibi süper bir güç olan ABD, buna neden önlem almadı? Sonra çıktı dediler ki, Trump şöyle kötü böyle kötü… O halde şimdi Joe Biden kim oluyor? Demokrasiyi ve liberalizmi kurtaran lider mi? Yani Alaycı Kuş’ta Başkan Snow’u deviren ama foyası sonradan ortaya çıkacak olan yeni Başkan Alma Coin mi?

Hem demokrasiyi ve özgürlüğü dünyada sadece ABD mi sahiplenebilir? ABD’de yaşın da görün, ne tür bir ülke!

İlliberalizm kavramı politika sahnesine yeni girdi. İlliberal demokrasi kavramı, 1997’de bir yazar tarafından ortaya sürülmüştü. Bu yazar şöyle dedi: Liberal olmayan demokrasiler dünya çapında artıyor ve temsil ettikleri insanların özgürlüklerini giderek daha fazla sınırlıyor. Dikkat çektiği husus şuydu: Batı’da seçim demokrasisinin ve sivil özgürlüklerin (konuşma, din, seyahat, vb.) birlikte ve kuvvetle uygulanması gerekir. Sanki ileride olacaklar için sipariş veriyor.

Bugün dünyada iki tür rejim var. Bunlar, anayasal özgürlüğe sahip rejimler ve merkezi rejimler. Merkezi rejimler halkın özgürlüklerini elinden alır, etnik rekabeti körükler, çatışma ve savaş üretir. Kuzey Kore’de merkezi bir rejim bulunmaktadır. Çin’i yöneten Komünist Parti’dir, orada da merkezi bir rejim vardır. Daha pek çok örnek sayabiliriz. Hatta monarşileri bile buna ekleyebiliriz. 

İngiltere, Almanya, Japonya, Güney Kore, gibi ülkeler ise özgür ülkelerdir. Fakat bugün Trump döneminde ABD’nin illiberal politikalarını gördük. Bu durumda, uygulama illiberal ama anayasal açıdan liberal mi diyeceğiz? Kavramları bu kadar sınırlarda mı kabul edeceğiz? Bu zor değil mi? Kavramların karşısında olan bakış tarzına, zamana, partiye göre, her seçim döneminde farklı değerlendirmeler mi yapmak gerekecek? Bugün ABD’de görülen durum budur. Bırakın Trump ve Biden’ı, bize anlatılan konu budur. 

İşte tam da bu noktada bize yetersiz demokrasiden bahsetmektedirler. Uzmanlara göre, tıpkı Trump dönemindeki gibi, anayasal açıdan özgür demokrasi var ama uygulamada popülizm ve otokrasi söz konusu ise o demokrasi melez bir hal alıyor. Bu tipteki hibrit rejimler, devlet öznesine erişimi belirleyen mekanizmanın hem demokratik hem de otokratik uygulamaları birleştirdiği politik sistemler olarak tarif edilir. Belirtilen şekildeki hibrit rejimlerde özgürlükler vardır ve muhalefetin seçimlerde rekabet etmesine izin verilir, ancak denetim ve denge sistemi işlemeyecek haldedir. Başka tabirle demokratik ve özgür bir anayasa vardır ama anayasanın uygulanmasında iktidardan kaynaklanan sorunlar bulunur.

Gelecek

Batı dünyası iki kavramı, demokrasiyi ve liberalizmi öne çıkararak küreselleşmelerini tamamlamak ister. Bakın bugün bu bile bir politik argümandır.

Eğer ülkelerin tümü demokrasiyi savunurlar ve bunun içinde özgür (liberal) olurlar ise bu durumda “tek dünya kurgusu” perspektifinden bahsedilmiş olur. İşte size nasyonalistlerin ifadesiyle enternasyonalizm, liberallerin ifadesiyle küreselleşme (globalizm) perspektifi! 

Batı dünyası dışındaki güçler veya ülkeler politik anlayışlarını kendileri belirlemek istiyorlar. Büyümenin ve güçlenmenin ne olduğunu bilenler veya en azından bunun nimetlerini tadanlar ekonomide liberal olmaya itiraz etmiyorlar.

Liberal, politik manada özgür demektir. Bunun karşıtı otoriter rejimlerdir. Liderler, otoriter, totoliter, diktatör, tiran, gibi isimlendirilir. Komünizm, faşizm gibi ideolojiler, merkezi veya kapalı rejimler, örneğin İran, liberal değildir. Aşırı sağcı veya solcu yönetimlerde liberallik kısmen uygulanabilir ama bu özgürlüklerin belli süre, şart ve konu bakımından kısıtlanması başlığı altında incelenir. 

Örnek olsun diye veriyorum, Freedom House, siyasi haklara, sivil özgürlüklere, insan haklarına ve demokrasiye odaklanmış biçimde çalışır. Freedom House ülkelerin internet imkanlarındaki kısıtlamaları bile değer ölçütü olarak değerlendirir. Buna göre örneğin Kuzey Kore, Irak, İran, Libya, Myanmar, Suriye veya Yemen gibi ülkeler özgür değildir. Ama ilginçtir, Türkiye’yi de bu ülkelerin yanına koyan bir değerlendirme anlayışı varsa, bu durumda konu tartışmalı hal alır. Örneğin Suriye’de şartlar belli, bu durumda özgür olmayan ülke ne demek, anlayabiliyoruz. Bir ülkede demokrasi yok demekle, yetersiz, parlamenter, liberal, vs. demokrasi var demek başka şeyledir. Örneğin Libya’da devlet yok ki demokrasi olsun. Bu tür sivil kurumlar neyi tasnif ediyorlar acaba?

Liberal ekonomi, serbest piyasa ekonomisi (laissez faire) olarak da açıklanır. Burada esas olan ekonomik aktörlerin piyasa şartlarında belirlenmiş haklar çerçevesinde serbestçe rol almalarıdır. Örneğin ülke olarak Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üye iseniz uygulayacağınız kurallar bu örgüt içinde belirlenmiştir.

Neoliberal daha ziyade küreselleşme ile birlikte tartışılan bir konudur. Neoliberal, klasik liberal uygulamalar içinde yenilikçi, farklı ve belli kesimleri kayırıcı olandır. Komünist Parti ile yönetilen, yani politik açıdan liberal olmayan Çin ve lideri Xi Jinping ise ekonomik sistemde küreselcidir, kısmen neoliberaldir. 2016 Dünya Ekonomik Forumu’nda Xi Jinping Çin’in ekonomik görüşlerini anlattı, küreselci politikaları savundu. Xi Jinping 2016 Davos zirvesinde konuşmasında dijital ekonomi, endüstriyel devrim, küresel ekonomi konularını işledi. Jinping, “Küresel serbest ticareti ve yatırımı geliştirmeye kararlı olmalıyız, açılım yoluyla ticaret ve yatırım serbestisini (özgürlüğünü) ve kolaylaştırmayı teşvik etmeliyiz ve korumacılığa hayır demeliyiz,” dedi ve Ticaret Savaşı’nın yapılmaması gerektiğini savundu. Trump bu zirveye katılmadı, ancak ertesi yıl Davos’a gitti ve Ticaret Savaş’ından bahsetti.

Her ne kadar ekonomi politikaları neoliberal uygulamaları kapsasa da popülist Trump iç politik rakiplerince illiberal diye dışlandı. Liberal Demokratik Biden ise destek aldığı ileri güçlerle (Fed, küresel yatırımcılar, uluslararası aktörler, uluslararası kurumlar) işbirliği yaparak cari politikalarını düzenleyecektir. En azından beklentiler bunlardır. Biden’ın politikaları; içeride illiberalleri hedef alırken, dış politikada ABD’nin rakibi olan merkezi rejimlere, otokrasilere, illiberallere yönelecektir. Burada amacın insanlığın tek bir politik sistemle yönetilmesini sağlamak olduğudur. Peki küreselleşme (globalizm) her yönüyle tamamlanırsa, demokrasi ve özgürlükler tüm toplumlarda standart bir biçimde aynılaşırsa, dünyada ideolojiler ve partiler ortadan kalkarsa, bu durumda küresel yönetim kimlerin elinde olacak? Elitistlerin. 

Trump’ın en büyük hatası Fed ile bir türlü barışamamasıdır. Akıbeti, başka şekilde olsa da Amerikan siyasi tarifi içinde ender yer bulması açısından, John F. Kennedy’e benzemişti. Kennedy de benzer bir düşüncedeydi, Fed’i sınırlayacak türden bir proje yapmıştı.

Güncel politikalara bakalım. Biden’dan beklenen özel konulardan birisi ABD’nin yeniden SDR ihracıdır. Trump kendine göre bir engelleme yapmıştı. Konu tekrar gündeme getirilecek ve güçlendirilecek görülüyor. Ticari anlaşmazlıkları yargılama yöntemine, sebep her ne olursa olsun, yanlı olarak müdahale edilmemesi gerektiği bilinene bir ilkedir. Ancak Trump, dünyada herkes için eşitlikçi hak durumunda olan bu konuyu “ben yaptım oldu” şekline bozmuştur. Biden ile birlikte bir beklenti ileri sürülüyor, hem Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) güç politikaları ve neoliberal yöntemlerle baskılanmasının önüne geçilecek hem de küresel eşitlikçi (aynılaştırıcı veya ortak) ticaret yöntemi uygulanacak deniyor. Bu cümleden hareketle diyebiliriz ki, önümüzdeki dönemde tam küreselleşmenin ve Dijital Çağ’ın ticaret modeli inşa edilecektir.

Bu durumda dünyayı ortak değerlerle yönetme fikrinde, emperyalist veya hegemon da diyebiliriz, sonuç bizi yeni elitizm (neoelitizm) tanımına götürmektedir. 

Elitizm, elit bireylerin, burada küresel sermaye gücü ile seçkinleşenlerin, diğerlerinden daha fazla nüfuzu veya yetkiyi hak ediyor olmasıdır. Bu kavram, gücün sınırlı sayıda insanın elinde olmasını kabul eder. Elitlerin muhalifleri ise eşitlikçiler, popülistler ve çoğulculardır (plüralistler). Elitlerin idealleri vardır, buradaki küreselleşmeyi tamamlamak ve dünyayı tek elden yönetmek gibi. Elitler toplum içinden en yeteneklileri, zekileri, vs. toplarlar ve kendi amaçları için kullanırlar. Yeni elitizm, bu akımın küresel dünya şartlarında yeniden güçlenmesidir.

Mevcut uluslararası sistemin öznesi ulus devlettir. Ulusçuluk (nasyonalizm) 1789’dan bu yana temel bir düşüncedir, sistemleşmiştir, uygulanmıştır. Ancak elitistlerin tam küreselleşme idealine göre ulus temelli bir sistemle dünyanın bütünleştirilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Batı kaynaklı küreselci yapı bundan böyle uluslararası sistemi kendi içinde revizyona tabi tutmakla ilgilenmekte ve ulusları ortadan kaldırmasa da işlevlerini değiştirmekle ilgilenmektedir. Bu akıma göre, mevcut uluslardan daha kolay yönetilebilir rejimler çıkarmak, mevcut güçlü ulusçuluk akımlarını ise dışlayıcı politikalarla törpülemek gerekmektedir. Bu durumda dünyada hedef gösterilecek bir hayli ülke ve lider vardır!

Karl Popper, diktatörlük veya tiranlığın karşısına demokrasiyi koyar. Ama şimdi yeni bir soru var, neoelitist yönetimleri kim, nasıl devirecek? Örneğin 2100 yılında ana rejim ne olacak? Yeni tiranlar yeni elitler mi? Bu tür son soruları cevaplamak için önce öğrenmek, düşünmek ve tartışmak gerekir. Ezber asla yeterli olmaz!

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

AB-Çin CAI Anlaşması

DİĞER YAZI

Trumpizm’den Kurtuluş

Politika 'ın son yazıları

Uygurlar

Doğu Türkistan/Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygur ve diğer etnik Müslüman/Türk nüfus ile Çin arasında yaşanan insan

Biden ve Bu Bölge

20 Ocak'ta Beyaz Saray'a geçecek olan Joe Biden ile Orta Doğu nasıl bir hal alacak? Bu