ortadogu-meselesine-nukleer-pencereden-bakinca
Ortadoğu Meselesine Nükleer Pencereden Bakınca

Ortadoğu Meselesine Nükleer Pencereden Bakınca

Okuyucu

Ortadoğu coğrafyasına son sıcak gelişmeleri de dikkate alarak tekrar bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bunun için öncelikle bir soruyla yola çıktım: Ortadoğu’nun asıl meselesi nedir? Terör mü? Kitle İmha Silahları (KİS) mı? Totaliter rejimler mi? Yabancı ülke askerlerinin bölgedeki etkileri mi? Bilinen pek çok yapay ve doğal kaynaklı sorun var, değil mi? Bu süreçteki meseleler terör, rejimler, savaşlar, mülteciler ve başka içeriklerle ortaya çıktı; nükleer silah meselesi üzerinden pek olmadı. Acaba neden? Bu konu unutuldu mu? Her bir konunun üzerine asıl başlık olarak “Ortadoğu’daki nükleer tehdit” meselesini koyarsak, size göre ortaya nasıl bir sonuç çıkar dersiniz? Bu sorunun cevabını arayacağız. Ama, “Olan gelişmelerin tek sebebi budur,” şeklinde bir iddiayı ispatla ilgilenmediğimi başta ifade etmek isterim. Yapılmak istenen, Ortadoğu’ya ve dolayısıyla Türkiye’nin ilişkilerini, “Bir de bu pencereden bakarsak ne göreceğiz?” sorusuyla ilgilenmek olacaktır.

The National Interest’te 20 Eylül 2015 tarihinde Daniel R. Depetris imzalı “İsrail’in Nükleer Silahları”[1] başlıklı bir yazı yayımlandı. Daniel bu yazısında İsrail’in nükleer cephaneliğine dikkat çekiyor ve bu konuda bilinmesi gereken farklı düşünceleri ortaya sürüyor. Tarafsız bir gözle bakanlar için Daniel’in soru işaretlerini yabana atmamak gerekiyor. Bana Daniel’in tartışmaya açtığı konu ilginç geldi. Sanki İsrail’in nükleer gücü neden kontrol edilemiyor diyor?

Hatırlanacağı gibi yakın zaman içinde İran ile Amerika, aslında İsrail dahil Batı dünyası, İran’ın nükleer kabiliyetleri üzerine bir anlaşmaya vardı. Eylül 2015 ayında Washington İran Nükleer Anlaşması İnceleme Kanunu üzerine bir tartışma içindeydi. Bu tartışmada başta Ortadoğu olmak üzere, dünyanın nükleer silahlardan arındırılması hususu görüşülüyordu. Ancak basit bir çelişki akılların arkasında hep yer aldı. Ortadoğu İsrail’den dolayı zaten bir nükleer cephaneliğe sahipti. ABD-İsrail koalisyonuna göre bu nükleer cephanelik Ortadoğu ve dünya için bir “caydırıcılık” amacı taşıyordu. Suriye ile ilgili son olaylara göre bakacak olursak, İsrail’in nükleer kabiliyeti İran’a mı, Rusya’ya mı, asıl kime karşı caydırıcı olduğu kabul edilecekti? Eğer bu nükleer kabiliyetin gücü tüm dünyaya ABD-İsrail ittifakıyla “Bölgede haritayı biz çizeriz, siz karışamazsınız, siz IŞİD ile ilgilenin,” türünden konular için işe yarıyorsa, evet, işe yaradı!..

Gelelim İsrail’e… İsrail devleti 1948’de kuruldu. İlk Başkan David Ben-Gurion İsrail’in en büyük düşmanının Arap devletleri olduğunu açıkladı. Ardından ülkede nükleer çalışmalar başlatıldı ve bir nükleer cephanelik inşası için çok uzun süre geçmedi. 1960’larda İsrail, “tekstil fabrikası yapıyorum,” dedi, ABD bu yapılana “metalürji araştırma kurumu” adını taktı ve dünya konuyu çok geçmeden öğrendi. Bu nükleer silah tesisiydi. 1963 yılına gelindiğinde o zaman İsrail DİB olan Shimon Peres ile ABD Başkanı John F. Kennedy birbirlerine nükleer konuda güvence vermişlerdi bile.

Kennedy’nin bahanesi belliydi. SSCB’nin başındaki Nikita Khrushchev onu çok zorluyordu. Küba Krizi ile SSCB, Amerika’nın dibine füzelerini yerleştirmişti. O halde Amerika İsrail nükleer kabiliyeti ile bir anlamda SSCB’ye karşı önlem almalıydı. Buna kimse karşı koyamayacak bir noktadaydı. Zira Khrushchev’in müttefiki Ortadoğu’daki Irak ve Suriye istendiğinde SSCB tarafından nükleer silahlarla donatılabilirdi. Nitekim benzeri oldu. SSCB bölgeye nükleer silah deposu değil, bunun yerine kimyasal silah deposu inşa etti. Bilindiği gibi üzücü de olsa bu ülkelerdeki diktatörler rejimlerini korumak adına kendi halklarına bu silahları kullanmaktan geri kalmadılar, asıl amaçları ise başkalarını caydırmak idi. Diktatörlük rejimleri kendileri için her şeyi göze alıyorlardı. Terör estirmek, hukuku kendi lehlerine kullanmak veya halka sarin gazı atmak vb kolay işler sınıfından kabul edildi. Bugün IŞİD bile depolardan bazı kimyasal silahları ele geçirip kullanıyor. Korkulan şey neydi? Kimyasal gaz gibi KİS’lerin Halepçe’de veya Halep’te değil de; korkulanın KİS’i olan ülkelerin kentlerinde kullanılma ihtimalinin var olmasıydı. Bu tür silahlar hiçbir yerde kullanılmasın istiyoruz, değil mi? En azından benim düşüncem böyle.

O vakitler NATO, İsrail’in bu nükleer kabiliyetini hiç yadırgamadı, “Belki bir gün bizim için de gerekli olabilir,” düşüncesiyle baktı. Durum böyleydi. Bugün NATO bölgedeki dengeler içinde İsrail’i nasıl değerlendiriyor, iyi bilmek gerekli.

İsrail 1950’den sonra Araplarla çok sayıda savaş yaptı. Peki, hiç nükleer silah kullanmasına gerek oldu mu? Hayır. Çünkü tüm savaşlarını konvansiyonel kabiliyetlerle kazandı. Ayrıca karşısında duranların elinde atabileceği bir nükleer silah da yoktu; ta ki İran’ın nükleer programına kadar. Tam bu noktada ABD ile İran anlaştı ve şimdi İsrail yine rahat görünüyor.

İsrail’in ne kadar nükleer silahı olduğunu kim biliyor? Tamamen tevatür: 45-400 adet nükleer silahın varlığı söyleniyor. Söylenenlerin birbirinden bu denli farklı olmasına bakılırsa, kimse asıl cevabı bilmiyor. Dünya neredeyse henüz nükleer silahı olmayan İran’a savaş açacaktı. Hatırlayalım, BM’in denetçileri bir gidip bir geliyordu. Denetlensin elbette, hem herkes; hatta İran’ın da başkasının da her tür silahı olmasın isteriz. İnsanlık böyle ister.

Peki, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) İsrail nükleer bombasının sayısını, tipini, özelliklerini, kullanılma ölçütlerini biliyor mu ve bu konuda İsrail’e yeterli denetimlerini yapıyor mu? UAEK’in 2010 yılındaki 189 ülkenin imzasıyla başlattığı Ortadoğu’nun Nükleer Silahlardan Arındırılması girişimi için 2012’de İsrail’e bir davet yapıldı. İsrail bu daveti basit gerekçelerle ret etti. Daha geçen hafta ABD, İngiltere, Fransa, Kanada ve diğer 60 UAEK üyesi ülke nükleer program için İsrail’e bir çağrı daha yaptı; ama yine ret cevabı alındı. Ancak İran ile bir anlaşma yapan Barack H. Obama bu konuda İsrail’e nasıl bir yaptırım getirecek, merak konusu oldu.

Şimdi Ortadoğu’da ne tür meseleler var listeleyelim: 1) Küresel terör tehdidi, 2) KİS gurubundan kimyasal silahların kullanılması, 3) Suriye’deki askeri üslerinden nükleer silah kullanılabilecek bir Rusya’nın mevcudiyeti, 4) BM ve uluslararası aktörleri nükleer yönden umursamayan bir İsrail, 5) Olup biteni umursamaz görülen ve ancak kendi insanına zulmetmeyi becerebilen totaliter rejimler.

Bugün Ortadoğu’da insanlar konvansiyonel silahlarla öldürülüyor. Ya da zulümden kaçmak isteyenler denizlerde boğuluyor. Suriye meselesinden dolayı önemli bir mülteci sorunu ortaya çıktı. Dünya bu tür ölümlere karşı daha müsamahakârmış gibi duruyor. Ancak terörün ve KİS’lerin gözardı edilmesi mümkün değil. Bu konuda Batı dünyası İsrail’i bölgede bir sigorta poliçesi gibi görüyorsa, bu konu sorgulanmalıdır. Uluslararası güçler hem terörün hem de KİS’lerin kontrolünün kendisinde bulunmasını istiyorsa, bunu da tartışmaya açmak gerekir.

Sizce Ortadoğu’da işler nasıl normalleşir? Örneğin, İsrail nükleer denetime girer mi? Terör durdurulabilir mi? Rusya, Suriye’deki askeri üslerini boşaltır mı? Diktatörlükler biter mi? Ortadoğu kimyasal silahlardan temizlenir mi? “İsrail-Filistin meselesi çözülse diğer işler de çözülecek,” denir; o vakit bu meseleyi çözmeyenler kimler?

Türkiye’nin durumu ne? Türkiye konuları nasıl değerlendiriyor? 1) “One minute” ve “Mavi Marmara” olaylarından sonra Türkiye, İsrail ile küs durumdadır. İsrail özür dilerse ilişkiler normalleşme yoluna girecek. 2) Ve şimdi, “Sınırda düşürülen uçak” olayından sonra Türkiye, Rusya ile küsüştü. Vladimir Putin, Türkiye özür dilerse ilişkiler normalleşecek dedi.

Türkiye 2000’lerin başlarında farklı bir yerdeydi, bugün daha başka bir konumdadır. Daha fazla Ortadoğu ile ilgilenmektedir. “Sıfır Sorun” dediği halde sorunlar kendi inisiyatifinde veya değil, giderek artmış görünüyor. Yetkililer, “Türk tarafı böyle olsun istedi ama karşı taraf istemedi,” diyebilirler. Peki, bu meselelerden Türkiye’nin en istemediği konu nedir? Buna kötü senaryo diyelim: “PKK üzerinden tartışılan bölünme ve Irak-Suriye-Türkiye Kürtlerinin denize açılımı olan Büyük Kürdistan Devleti’ni kurmaları.” Bu mu? O vakit şu soru akla gelir: Türkiye’nin güneyindeki bu oluşumlar en çok kimin işine yarar?

Gidişata bakılırsa dış politikada dikkate alınan güçler dengesi ve yürütülen politikalar pek uzun soluklu değil. Her bir olaydaki haklılıklara bakılmamalıdır, elbette haklılıklar var; buralardaki doğruları tartışılmamalıdır, elbette doğrular var. Daha köklü meselelere bakılmalıdır, bu meseleler iyi anlaşılmalıdır. Bölgede köklü meseleleri ustalıkla yönetenler ve çok uzun vadeli kazanımlar peşinde koşanlar var. Türkiye de isabetli bir vizyon peşinde koşmalıdır.

Örneğin Türkiye’nin nükleer gücü var mı? Yok. Olsun mu? Kişisel fikrimi sorarsanız, “Değil Türkiye’de, kimsede olmasın,” derim. Peki, devlet politikasının arka planında bu tür bir amaç var olsa, ki yok, acaba gerçekleştirmek mümkün olur mu? Olamaz.

Uluslararası gözle bakalım, halen nükleer kabiliyeti olan ABD, Fransa, İngiltere veya diğerleri gibi bakalım; İsrail bölgede nükleer kabiliyeti olan tek ülke olarak kabul görmüş halde değil midir? Bunun dışında bir yatırıma girecek olanlar mutlaka bir planla karşı karşıya kalırlar. İran çok direndi, Rusya gibi başka ülkelerden de destek aldı, ama daha bir silah edinemeden kontrollü ülkeler sınıfına girdi. Rusya, Akkuyu’da bir nükleer santral yapılması için Türkiye ile anlaştı. Yaşanan olaylardan sonra proje askıya mı alınacak acaba? “Önce geciktirelim, sonra icabına bakarız” mı denecek?

Peki, Suriye’deki üslerinde dahi olsa, bölgede Rusya’nın nükleer gücünün bulunması bir denge unsuru kabul edilebilir mi? Eğer bu bir denge ise Türkiye Rusların bölgeden uzaklaşması yönündeki politikalarda nasıl pozisyon almalıdır? Biliyoruz ki İsrail, Batı ve Atlantik İttifakı, Rusya’nın Suriye’deki varlığını sorguluyorlar. Acaba Türk tarafı da Rusya’nın pozisyonu için İsrail veya Amerika gibi mi düşünüyor?

Sonuç olarak şunu söylemeliyim: 1) İsrail’e ayrıcalıklı yaptırımlar uygulanmamalıdır. Ortadoğu’da özellikle nükleer silahlanma alanında İsrail tek güç olarak bırakılmamalıdır. Bir şekilde güç dengelenmeli veya İsrail’in bu kabiliyeti söndürülmelidir. Bu konu çözülmeden diğer konularda ilerlemek de güçleşmektedir. 2) Türkiye kendi çıkarlarını tekrar gözden geçirmeli ve özellikle Ortadoğu’da uzun vadeli bir güvenlik planlaması içinde olmalıdır. Çünkü her hâlükârda (Türkiye ile iki küs başat ülkeden biri olan) İsrail “nükleer caydırıcılık” dahil her türlü gücünü kullanan taraf halindedir. Şimdiki duruma bakarak ifade ediyorum, hadi İsrail ile küslük ne ise, öteden beri İsrail’in gücüyle ters düşen politikaları olan ülkelerden İran, Rusya ve hatta Mısır ile Türkiye neden küs? Yoksa Türkiye bazı ustalıklarla birilerine küstürülüyor mu? Türkiye ve Rusya, Suriye sınırı üzerin birbirine ateş ederken bakın İsrail’e, ne görüyorsunuz? İsrail’in Suriye hakkında tasalanabileceği bir konusu var mı? İsrail’in hiç kaybettiği oluyor mu?

[1] http://nationalinterest.org/feature/welcome-israeli-nuclear-weapons-101-13882

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Sıcak Doğu Akdeniz

DİĞER YAZI

Analiz: Türk-Rus Krizi ve Yeni Ortadoğu

Politika 'ın son yazıları