Yeni Siyasal Yapı ve Hoşgörünün Beklentisi

376 Tıklama
34 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Türkiye’de siyaset yapanlar için çok açık bir ayrım noktasına gelindiğini görmekteyiz. Nedir bu? Muhafazakârlar ve diğerleri. Peki, bu bilmedik bir ayrım mı? Biliyoruz elbette, ama içi başkalaştı. Bu konuyu bir bakanın açıklaması üzerinde yansıtacağım. Çünkü konu bütünüyle ve tüm çıplaklığıyla böyle bir içerikle açıklandığında iş kolaylaşıyor. Yazının bir bölümünü, eski Milli Eğitim Bakanı (MEB) yeni Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı ne demek istedi?” konusuna ayıracağız, buradan yola çıkarak asıl konumuz olan “yeni siyasal yapı” konusunu masaya yatıracağız. Sonuçta bir hoşgörülü sade vatandaş olarak beklentimiz ne olur, onu ortaya koyacağız. Böylece Türkiye gerçeğini ele alan bir özet yapmış olacağız. Tam da bu kritik günler için işte bu bakış açısı karıştırılmış akılların netleşmesine yardımcı olacak niteliktedir.

Bakan Nabi Avcı Ne Demek İstedi?

Neydi bu konuşma?

Bildiğiniz gibi İmam Hatip Okulları çok ciddi bir toplumsal ihtiyacın gereği olarak ortaya çıktı. Geçmiş dönemlerde birçok engellemelere rağmen Celalettin Ökten Hoca gibi alim ve fazıl şahsiyetlerin gayretleriyle varlığını koruyan İmam Hatip Okulları, Türkiye’nin ihtiyacı olan münevver bir neslin yetişmesinde büyük rol oynadı. Türkiye’nin dini, ilmi, kültürel ve sosyal hayatında çok mühim yeri olan İmam Hatip Okullarımız bugün de diğer okullarımız gibi güzide bir neslin yetişmesine vesile oluyorlar. Celal Hoca, İmam Hatip Okullarının bugüne gelmesinde çok büyük önemi olan o öncü hocalardan birincisi belki de. Ama İmam Hatip Okulları özünde milletin bir fiil ve bizzat eğitime müdahalesidir. İmam Hatip Okulları bir halk hareketidir. Halkın eğitime kendi adına sahip çıkma gayretidir. Dolayısıyla pek çok isimsiz kahramanın da bugünlere gelmiş bir müesseseden söz ediyoruz.

Bu konuşma Türkiye’nin ilk İmam Hatip Lisesi Müdürü unvanını alan Mahmut Celalettin Ökten adına ÖNDER İmam Hatipliler Derneğin tarafından düzenlenen törende yapıldı. (İHA, 27 Aralık 2016)

Yeni Siyasal Yapı

Yukarıda adı geçti, önce Mahmut Celalettin Ökten (1882-1961) kimdir, kısaca hatırlatayım. 1911 yılında Darülfünun Edebiyat Şubesi’nden mezun oldu ve öğretmen olarak İstanbul’da göreve başladı. İstanbul’un çeşitli okullarında edebiyat, felsefe ve mantık dersleri okuttu. 1949 yılında Maarif Vekâletince İstanbul’da açılan İmam Hatip Kursuna müdür ve öğretmen olarak atandı. Demokrat Partili Maarif Bakanı Tevfik İleri’nin desteği ile Ortaokul seviyesindeki İmam Hatipler için ders müfredatı üzerinde çalıştı. Bu okulların müfredatına o zamanın tarifiyle “hem dinî hem de aklî ilimleri” koydurmak için mücadele etti. Hem bu okulların müfredatına yabancı dil, sosyoloji, felsefe, fizik, kimya gibi derslerin konulmasına karşı çıkan hem de Arapçanın ders olarak yer almamasını savunan, Kur’an’ın Türkçe tercümesinden ve Latin harfleriyle yazılan kitaplardan okutulmasını isteyen kesimlerle mücadele etti. İlk kez açılan İstanbul İmam Hatip Okulu’na kurucu müdür olarak atandı. Celalettin Ökten, Arapça, Farsça ve Fransızcayı iyi derecede bilirdi. Ben de merhuma Allah’tan rahmet diliyorum.

Türkiye’de niyet malum ama daha sonra işler karmakarışık oluveriyor. O dönemden bazı detayları hatırlayalım, Soğuk Savaş’ta ve ülkede kutuplaşmaları artıracak çok şey oluyor. Celalettin Ökten ile yaklaşık aynı dönemlerde Said-i Nursi’nin (1878-1960) de Demokrat Parti’yi desteklediği bilinmektedir. Bu da gösteriyor ki o günkü şartlarda memlekette, “Din elden gidiyor!..” endişesiyle din ve siyaset iç içe geçirilmiş haldedir. Siyasetin teorisi İslam dünyasında ve özellikle Osmanlı’da İbn-i Haldun’dan (1332-1406) gelmedir ve bu felsefe belli dönemlerde artan bir biçimde Cumhuriyet döneminde de belirginleşmiştir. Siyasal İslam fikrinin kaynağı buna dayanır. Hatta Mısır’da Seyyid Kutub (1906-1966) aktif olduktan sonra dünya literatüründe “Siyasal İslam” kavramı karşılık bulur olmuştur. Türkiye’de de Millî Görüş ve MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) bağlamlı çalışmalar Siyasal İslam ile ilgilidir.

“Anadolu geleneği” diye bir söylem vardır. Bu gelenek derin bir “hoşgörü” ile değişik inanıştakilerin ve değişik halkların birlikte yaşamalarını esas alır. Millet, ümmet, tasavvuf, tarikat, tekke, dede, sema, cami, cemevi, toprak, vatan, sancak, şehit, gibi pek çok kavram ve kurumsal yapı bu geleneğin ürünü olarak anılır. Burada yozlaşmış olanlar bir yana, esasen Anadolu geleneğinde çok basit bir felsefe vardır. Baba çocuğuna çiftçiliği, toprağı ekmesini, toprağına sahip çıkmasını, bunu “vatan” olarak bilmesini, uğruna mücadele etmesini öğretir, dedesi veya ninesi ise namazı, Kur’an’ı, şükretmeyi, bunu “din” olarak bilmesini öğretir. Yan komşu Alevi inancından bir ailedir ve kendi geleneğini benzer biçimde yaşar, öğretir. Veya Süryani kökenlidir, durum hiç değişmez. Her komşu da birbirlerine “Sen şusun, ben buyum…” demez, kimlik mevzu edilmez, işlerine bakarlar ve dahası bir dayanışma içindedirler. Çanakkale Savaşı’na birlikte katılmaları ve şehit olmaları buradan kaynaklanır. Bu basittir ve güçlü bir ilişkidir. Cumhuriyet’te de böyledir, ta ki Soğuk Savaş’ın etkileriyle siyasal kurumların kafalarının karışmasına veya karıştırılmasına kadar.

Örneğin 1960 yılına yaklaşan dönemde, “Alevileri solcu-ilerici, Sünnileri sağcı-muhafazakâr” ilan eden düşünceler esasen bu toprakların ürünü değildir, birileri tarafından sürekli yapılan propaganda ve siyasi girişim sonucunda bir aşılamadır. 1960 yılından sonra ise durum bilinen ayrışmalara dönüşmüş, zaman zaman siyasette hoşgörü ortadan kalksa da bunun etkisi örneğin üniversite gençliğine taşındıysa da Anadolu yerelinde halkın birbiriyle ilişkisi pek değişmemiştir. Belki kentlere göç edip buradaki sıkıntılarla sosyal düzen biraz bozulduysa da durum genelde aynıdır. Kent varoşlarındaki sosyal bozulma nedir? Gecekondu inşalarının gerisine bakın, örneğin belediyecilerin siyasal hırsları nedeniyle kamyonlarla insanların köylerinde taşınması ve semt semt ayrıştırılması, oy deposuna dönüştürülmesi, yeni rant düzeninin imarıdır. Büyük şehirlerde kale olmuş bazı semtlerdeki siyasal kutuplaşmayı böyle okumak mümkündür. Siyasetin çıkar ile bu denli iç içe geldiği yerlerde halk birbirine karşı durmayı öğrenmiştir. Özdeki hoşgörü ile gerçek şartların zorlamaları arasındaki çelişki bu bakımda anlaşılmalıdır. Bilinen güzel gelenek daha sonra “başka konjonktürel etkilerin artmasıyla siyasallaşmıştır,” denebilir.

Bu bakımdan yukarıdaki gelişmelere bakıp, “Hayırlı olmuştur!” diyebilirsiniz, bunda da hakkınız olabilir. Çünkü zemindeki kaymayı dahi hesap eden o zamanın “üst aklı” şüphesiz bunları öngörmüştür. Durumu bütünüyle hesap edemeyen bizlerdik, sırtımızı güçlülere dayamıştık, bu biraz kolaycılık olmuştu, ama hemen her kesim için, ama az ama çok. Yine dışarıdaki ülke temsilcilerini “dost ve müttefik” olarak gördük. Bu da hoşgörülü olmaktan ileri gelmekteydi. Soğuk Savaş döneminde Mısır’da, Türkiye’de ve başka Müslüman ülkelerde hemen hemen aynı tarihlerde bazı dini yapıların canlandırılması boşuna değildir.

Bugün de durumda benzerlikler görenler çıkabilir, özellikle FETÖ etkisi bunun bariz örneğidir. Her neyse, o dönemlerde daha çok değişik kesimler kendilerince temel ve değişmez bir konu olan “Milli Eğitim” konusuna kendi siyasi eğilimi ve yine memleketin istikbali düşüncesiyle inisiyatif alıp “iyi-hayırlı” bir şey yaptığını düşünerek çeşitli katkılar veya girdiler yapma mücadelesinde bulunmuştur.

Bugün ülkeyi yönetme ve muhalefet etme görevini alan nesil bu darbelere (ve başka ifadeyle Askeri Müdahalelere) tanık oldular. Dolayısıyla bu nesil bilinçaltında bir taraf olursa bunda yadırganacak bir şey yoktur. Nedir bunlar? Temelde sağcılar, solcular, ayrıntıda Demokratlar, Cumhuriyetçiler, laikler, sosyalistler, komünistler, Maocular, Leninciler, Enver Hocacılar, İşçi Partililer, Kürtçüler, Millî Görüşçüler, Fethullahçılar, Ülkücüler, Aleviler, Kürtçüler, daha pek çok. Bu arada değişik kesimler dolaylı yollarla başka ülkelerin bu yöndeki propagandasının da etkisinde kalabileceğini, ülke içindeki uzantıları tarafından yönlendirilebileceğini düşünemezlerdi. Bugün bile etki altında kaldıklarını bilemeyenler olabilir!..

Ancak, “Ben bu insanlardan sorumlu olacağım,” diyen biri aynı zamanda yükümlülük altına da girmiş olmaz mı?

Okullar siyasetin merkezi olmuştu. “12 Eylül” öncesi ülke bir yerlere savrulmuştu, örneğin üniversiteler açıldığı sabah içinde olay çıkıyor, okusunlar ve ülkeye değer katsınlar diye kendilerinden istikbal beklenen gençlerin kanı kolayca akıyordu. Sonra bu iş lise ve ortaokul öğretmenleri aracılığıyla aşağılara doğru indi. Yüksek öğretim öncesi ortaöğretim seviyesi bu fraksiyonlara taraftar toplama yerleri olmuştu. İyileri de var, kötüleri de; iyi başlayıp sonra değiştirilenler de var, kötü zannedildiği halde içinden fayda fışkıran yerler de…

Bir örnek vereyim, çok yeni bir görüşmeden örnek. Tesadüfen tanıştığım biri (kimliği bende saklıdır) bana şunları anlatmıştı: “Ben ve kardeşim Edremit İmam Hatip’ten mezunuz. Hocalarımız MTTB’li idi veya bize öyle söylüyorlardı. Bize her fırsatta, ders esnasında, teneffüslerde, akşam etütlerinde konuşmalar yaparlardı. Ben uzun yıllar ‘Cemaat’ içinde oldum. Sonra bıraktım o işleri, Ülkücülüğe kaydım. Kardeşim Türkçe öğretmeni olmuştu. O hep ‘Cemaat’ ile çalıştı. Yurt dışında FETÖ’nün okullarında öğretmenlik yaptı. Sonrası malum… Meğer İmam Hatip’te bize anlatılanlar FETÖ’ye hizmet ediyormuş. Bunu orada anlayamazdık biz devlete, millete, İslam’a, Türkçülüğe hizmet ettiğimizi düşündük hep…

Belli ki bir idealle Celalettin Ökten tarafından kurulan okullara da bazı akımlar sızmışlardı. Elbette onun bu gibi bir sapmadan haberi olmadı. Nasıl en belirgin örnekle gördüğümüz gibi Demokrat Parti (1946-1960) birtakım badireler atlattı ise diğer siyasi kesimler de değişik badirelerden geçiyordu. İşin ilginci ülkede siyaset temposunu artırdıkça hem meşru partiler çoğalıyordu hem de başka isimlerle yeni siyasi kamplar ortaya çıkıyordu. Örneğin şu karışıklığa bakın: Yakasına Atatürk rozeti takan, kendini “Kemalist” diye tanıtan, ama aşırı solcu, daha ayrıntıya girersek Maocu olduğunu iddia eden, Türkçeyi doğru düzgün konuşamayan ama bir eğitim enstitüsünden üç ayda Türkçeci olarak mezun olup bir liseye ataması yapılmış öğretmen, aslında alenen Kürtçülük yapıyordu, karşınıza dikilip “Benden yana ol, bir gün hakkımızı alacağız…” diyebiliyordu. Akşamları ders veriyorum deyip öğrencilerin beynini yıkıyor, notlar tutuyor, insanları fişliyordu ve fişlediği bilgileri de birilerine gönderiyordu. “Din elden gidiyor!” diyenlerin ötesinde bu kez “Memleket elden gidiyor!” diye düşünenler çoğaldı, dahası kendilerinin “bölücü” veya “ayrılıkçı” siyasetleriyle bütün kamplardan derme çatma düzenler oluşuyordu.

Herkes bir kutup oldu. Başka türlüsü düşünülebilir mi? Aranan buydu herhalde! Herkes çıksın bir yeri kurtaran olmaya soyunsun, kimin ne olduğu bilinmesin, biri diğerine şüphe duysun, yan baksın, toplum için için çürüsün!.. Eğer siyaset okullara bir biçimde sokulursa başka ne olması beklenebilir ki?

Bu arada bir ilave bilgi vereyim, henüz Ergenekon veya Balyoz gibi uydurma davalar açılmamışken ülkede iki kutup birbirini fişliyordu. Fişlemelerin sayfa düzenleri aynıydı, bir kesim “dincileri” (içinde Fethullahçılar, Millî Görüşçüler, Tarikatçılar, vs. vardı), diğer kesim ise “laikleri” (içinde Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler, Aleviler, vs. vardı). Bu fişleme işi ilginçti ama milletin birbirine düşürülmesinin kanıtıydı. Diyeceksiniz ki format aynıysa kim öğretti bu işi diye, cevabı belli değil mi?

NATO Soğuk Savaş döneminde dünya çapında kendi alanında yönetimlere destek verdi, Varşova Paktı içindekilere de belli faaliyetler düzenledi. Bunları biliyoruz? Örneğin El Kaide böyle bir amaçla desteklenmiş bir radikal yapıdır. Jimmy Carter’in (Başkanlığı: 1977-1981) “Yeşil Kuşak Teorisi” bilinen bir konudur. Belki Türkiye’de bu yöndeki milli ve dini çabalar olmasa idi Türkiye’de komünist devrim olacaktı ya da hiçbir şey olmayacaktı ama biz Amerika’ya daha çok yaklaşmış olduk. Bunun cevabını o günün politikacıları bile veremez. İkilemler böylesi büyük denklemleri içeriyordu. O dönem öyle idi, bugün böyle!..

Bakan Nabi Avcı yukarıdaki sözleri söyleyince kendi kendime dedim ki, ya o konuştuğum eski İmam Hatipli yalan atmış ya da bugün devir çok değişmiş, okullar bakanlardan takdir alacak noktaya gelmişler. “Bir zamanlar belli İmam Hatip okullarında bu tür Türk-İslam Sentezi ve Siyasal İslam içerikli konuşmalar altında aslen FETÖ’cülük aşılanıyormuş ama bugün bu olmuyormuş…” Bunu anlamış oldum. Acaba Millî Görüş iktidarı ile bu değişimin başarılması mı söz konusu olmuştu?

Yeni siyasal yapı nedir? Şu an “iç ve dış dinamikleri” birlikte okumak bir yöntem, diğer yöntem de “geleneksel” okuma olacaktır.

“İç ve dış dinamikleri” birlikte okursak, iktidar partisi bünyesinde konsolide olan kesim muhafazakâr bir yapıyı korumaktadır. Bu muhafazakârlar içinde Millî Görüşü esas alan Soğuk Savaş’ın motivasyonu ile gelişmiş taban vardır. İnsan kaynağını İmam Hatip okulları meydana getirmektedir. Muhafazakarlara monte olmuş, “Benim şunla bunla ilgim yok, ben Anadolu geleneğini bilirim,” diyen kesim çoğunluktadır. Her ne kadar Ülkücü olarak bildiğimiz kesim iktidardakilerden parti olarak ayrıysa da yetişme kültürü bakımından aynı temelden güç alırlar. “Türk-İslam sentezi” bağlamı burada esastır. Bu yapı da muhafazakâr kanatta yer alır. Bunun karşısında diğer hepsi var: Liberaller, Kürtçüler, Solcular, Cumhuriyet Halk Partililer, diğer Atatürkçüler, Laikler, Aleviler… Ayrı ayrı yazıyorum, buradan farklı anlamlar çıkmasın, söyleme biçimleri bakımından farklar var, siz tam karşılığı oluşumun adını verebilirsiniz, diğer hepsi dememdeki sebep de bundandır.

“Geleneksel” okumaya göre bir tasnif yaparsak durum “hoşgörülü” ve “çatışmacı” olanlar şeklinde açıklanabilir. Hoşgörülü sözcüğünün içinde bu kez Aleviler, bütün mezhepler ve tarikatlar, Atatürkçüler, vs. var. Çatışmacılar ise terörü bir çözüm olarak görenlerdir. FETÖ’cüler, Kürtçüler, DHKP’liler, IŞİD’ciler, diğer radikaller…

Bu durumu bugün pratikte nasıl görmüş ve teyit etmiş olduk? “15 Temmuz” tarihinde millet içindeki “hoşgörülü” kesim el ele verdi ve darbeyi savuşturdu ve “Yenikapı Ruhu”nda yan yana durdu. Sonra “Anayasa ve Başkanlık” konulu siyasi tasarı gündeme geldi ve “hoşgörü” temelli okuma tekrar “iç-dış dinamiklerle” ilgili olana döndü.

Sonuç  

Neden bu konuyu yazmak istedim? Burada Bakan Nabi Avcı’nın dile getirdiği ama aslen iktidarın düşüncesi diyebileceğimiz çok büyük bir “iddia” var. Bu iddianın gerekçelerini herkesin anlaması gerekiyor; ama öyle ama böyle. Çıkardığınız sonuç size ait olacaktır. Siyaset böyle bir şey! Türkiye’de bugün açıklanabilecek siyasi ayrımın merkezinde bu tür bir bakış açısı var.

Ben yine de “ileri demokrasi” bağlamında Bakan Avcı için aşağıda yazdığım soruların açıkça cevaplanmasını isterim. Neden? Eğer bunlar açıklanır ise toplum nerede duracağını belirginleştirmiş olur, diye düşünmekteyim. Eksik ve yanlı bilinenler ile evrensel doğruları bu sorumlu olanların ağzından işitmek siyasetin de dışında bize “durum tespiti” açısından ışık tutacaktır. Siyasal tarafların etkileşimleri bir yana, temiz bir durum tespiti yapılması benim gibi “sade vatandaşlar”, yani “hoşgörülüler” açısından bundan sonra nerelere götürülmek istendiğimizi daha net açıklamak adına önemlidir.

Yukarıdaki ifadeler çerçevesinde kalarak, Sn. Bakana veya değilse bu konuya müdahil olan kesime soralım:

  • Sn. Nabi Avcı’nın kastettiği eski dönem İmam Hatipler mi, Celalettin Ökten dönemi mi, değilse (mesela) yirmi yıl öncesi mi, yoksa “yeni” dönem mi, net olarak hangi zaman dilimi?
  • İmam Hatip projesi kendi çerçevesi içindekiler tarafından riske girip bir şeyleri başardı ise bütün bu süreçte MEB neden başaramadı?
  • Köy Enstitüleri açık kalsaydı bugün Türkiye ne durumda olurdu?
  • Kimler eğitim-öğretim gibi bu çok önemli konuda ülkeyi yılda iki kez tedrisat değişikliği yapan ülke durumuna çevirdi?
  • Şu an için bu sürekli tabi olunan tedrisat değişimleri bitti mi? Aileler rahat olsunlar mı?
  • MEB hangi toplumsal ihtiyaçlara göre eğitim programı yapıyor?
  • MEB üstüne düşen bazı sorumlulukları yerine getiremiyorsa politika olarak İmam Hatip okullarına mı güveniyor?
  • Millet olarak bizler de gönül rahatlığıyla bu eğitim sistemine ve politikalarına güvenelim mi?
  • İmam Hatip okullarındaki öğretmenlere Bakan Bey kefil mi?
  • İmam Hatip okulları Anadolu hoşgörüsü diye bilinen erdemli bir kültürün tam karşılığı oluyor mu, başka ilaveler gerekli mi?
  • Türkiye’nin aradığı münevver (aydın) nesil için MEB ne yapıyor, politikası ve programı nedir?
  • Asırlardır ve çok geniş bir coğrafyada çokça tartışılan “ilim ve bilim” arasındaki ikilemi MEB çözebildi mi, çözdü ise kendi programlarında detaya yansıması nasıl oldu? Bakan Bey şahsen bu konuda nasıl bir düşünce içindedir?
  • Edebiyatçı olmak ne demek?
  • Orta seviyeli okullar için öğretmen ve eğitmen olmak ne anlama gelir? Başka ülkedekilere göre bizde durum nasıldır?
  • Edebiyat bilim yapmak mıdır?
  • Ortaokullardaki öğretmenlerimiz bilim insanı mıdır? Değilse olmalı mıdır?
  • Örneğin Mendel bir papazdı ama yıllarca bilimsel deneyler, gözlemler yaptı, kayıtlar tuttu, genetik biliminin temellerini attı. Herhangi birinin böyle bilimsel bir çalışması yoksa ve sadece edebiyatla ilgili ders veriyorsa bilim insanı olduğu kabul edilebilir mi?
  • Ülkede, “Edebiyatçı bilim insanı olamaz ama biz onu ilim insanı yaparız…” diyen bir kesim mi var?
  • Geçmişin “güzide” kesiminden bahsediliyor, fakat bunların bir bölümü FETÖ’nün “altın” nesli oldu ise bugün bu tehdit kesin bir şekilde ortadan kalktı denebilir mi? Bugün güzide kavramının tam karşılığı olanlar kimlerdir.
  • MEB denetimleri neleri garanti edebiliyor?
  • İmam Hatip okulları hangi yöntemlerle ve ne zamandan beri MEB’e fiili müdahalede bulundu? Bu müdahale ile eğitim sistemimiz güven verir bir hale geldi mi?
  • MEB, çocuklarımızın hangi okullara kaydolmasını önerirler? Özellikle seçilen bir okul var mı?
  • İşe birini alırken İmam Hatip mezununu mu tercih edelim? İş ilanlarında ve mülakatlarda bu durumu öne alalım mı? Eğer işgücünü İmam Hatipli kişiler yaparsak verimliliğimiz hangi yönlerden artacaktır?
  • Osmanlı’dan bu yana açık olan ve kesintisiz eğitim yapan yabancı isimli okullar hakkında MEB ne düşünüyor? Bunların yetiştirdikleri içinden başbakan, bakan, genelkurmay başkanı, büyükelçi olanlar var, bunlar hakkında bir değerlendirme yapmak mümkün müdür? Ülkenin varsa bir yanlışa sürüklenmesinde acaba bunlar etkili mi oldular, böyle düşünenler var mı?
  • Sn. Nabi Avcı halk ve halk hareketi sözcüğünden bizim ne anlamamızı istiyor?
  • Orta dereceli okullar siyasetten arınsın mı, bir biçimde siyaset yapsın mı?
  • Sn. Nabi Avcı geçmiştekini değil, bugün için İbn-i Haldun’un siyasetinin devamcıları ile evrensel politikayı yapanlar arasındaki farkı nasıl açıklıyor, bizler ne anlamalıyız?

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Dışişleri Bakanlıkları Savaşı

DİĞER YAZI

Savaş Geldi Çattı

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,