turkiyede-gelenek-donusum-ve-politika
Türkiye’de Gelenek

Türkiye’de Gelenek, Dönüşüm ve Politika

423 Tıklama
75 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bütün mesele ülkemizi daha ilerilere taşımanın çabası içinde olabilmek, eksikleri kendi gözlemlerimizle görebilmek, betimleyebilmek, yararlı olmak… Millet  (ulus, nation) “biz” demektir, yani ben, sen, o. Çok şey yazdım: Seçimler, partiler, dış politika, savaş, terör, beka, ekonomi… Sanırım bir önemli konu daha var, bize özgü olanı ölçülü bir biçimde ele almak. Konu ne? Gelenek.

Ana başlıklar:

  • Doğal geleneğin anlaşılması
  • Önemli kesitler ve partiler

“DOĞAL GELENEĞİN ANLAŞILMASI”

Üç tip gelenek vardır: 1) Olması gereken köklü ve klasik gelenek; 2) dönüşüme dayalı ve olması gereken inşa ile kazanılan gelenek; 3) tartışmalı icat edilmiş gelenek. İlk ikisi üzerinde çok şey söylemeye gerek yok gibi ama eksiğimiz var, bu nedenle açıklamak isterim. Üçüncüsü ise zaten tartışmalı, dolayısıyla belirginleştirmek isterim. Yoksa bu tür bize ait olmayan bir elbise giydirilir ise bununla ilerilere yürümek mümkün olmayacaktır. Temel olarak işte bu dikkat çeken üçüncüsüne dönük eleştirilerimi göreceksiniz.

Doğal gelenek demek, köklü-klasik ve dönüşümle inşa edilen-kazanılan geleneğin doğru olması demektir. Eğer gelenekler bir zaman sonra hatırlanıyor (veya hatırlatılıyor) ise yine doğru şekilde ortaya konmalıdır. Dolayısıyla zaman, şartlar, dönüşenler, etkileşimler dil ve tarih çok önem arz eden konulardır.

Bir kere, “gelenek-görenek…” diyerek bir mecburiyet atfedilmesi konusunu değerlendirmek gerekiyor. Gelenek (tradition) ile görenek (örf, adet, custom) bahsi bile kendi bağlamında değerlendirilecek teknik hususları kapsayabilir. Hatta pratikte gördüğümüz bazı konuların bize kabullenmemiz için verildiğini en başta anlamadan olmaz. Diğer yandan görenek, gelenek ile hemen karıştırılmasın. Başka şeyler de var, temayül, alışkanlık, ritüel, vs. Gelenek zannetmeyin, yakın ama bunlar farklıdır.

Bu konuyu kavramsal boyutta Muttakilik isimli sitemde yazmıştım. Şimdi daha özel bir şekilde ele alıp bazı ödevler çıkarmak amacı gütmekteyim. Bahsettiğim gibi özellikle üçüncü tip gelenek tartışmaya açıktır. Gelenek bir yana, yazılarımda başka konuları da tartışmaya açmıştım. Örneğin Siyasal İslam. Bu tür konuları ele almamın nedeni, ülkenin son durumunu netleştirmek ve geleceğine dönük bakış açılarını “birleştirecek” yolu açmaktır. Neye göre? Mevcut şartlara ve gerçeklere göre; niyetlere ve yanlı okumalara göre değil. O halde siz de konuya bütüncül yaklaşıp benzer biçimlerde okursanız memnun kalırım, eleştiriniz varsa bütüne dair olsun isterim. Çünkü dünya dönüyor!..

Her köklü kültürün bir veya birkaç efsanesi, geleneksel değerleri ve ülküsü vardır. Atatürk de “milli harsı (kültürü)” tarif ederken bunu işaret etti. Görmeyenler için sunmak isterim, Atatürk Türk’ü nasıl açıklıyor, bir bakın (kendi el yazısıyladır).

Biz millet olarak değişik devletler ve imparatorluklar kurduk. Bunlar boşuna değildir. Dünya tarihinde bizim bir yerimiz var. Ama bu sözde değil, gerçekte de kendini gösterebilmeli. Kötü günler olabilir, iyiye gidildiğini veya yollarını bilmek, omuz vermek gerekir. Örneğin Osmanlı’nın son dönemi (özellikle 17-20. Asır arası) genel olarak kötü geçmişti. Hatta 19. Asırdan itibaren Osmanlı toprak kaybetmemek için Hilafet politikalarına sarılmayı esas kabul etmişti. Bunun yan etkisi olarak dikkatleri Ortadoğu kültürüyle yoğrulmaya döndü, içine kapandı. Bu dönem ortaya atılan fikirler sonradan hatırlandı, bazıları halen tartışılmaktadır.

Benim işaret edebileceğim fikirler şunlar olacak: Küreselleşmecilik, post-modernizm, neo-liberalizm. Dikkat ettiyseniz “ulus, modernizm ve liberalizm” kavramlarına, hatta “kapitalizme” söz etmedim. Çünkü bence bunlar artık bu dünyada doğru bir yere konumlanmak isteyen milletler için birer değişmez konu başlığıdır. Çünkü bunlar tüm insanlığın genleriyle iç içe geçmiş temel kavramlar olmuştur. Tartışılabilenler ve biraz da sapkınlıklar ise bana göre diğerleridir. Durum değişmez mi? Değişebilir. Ama en azından üç-beş asır sonra veya örneğin dünya dışı bir gezegende koloniler kurulduğunda meydana gelen yeni açılımlara göre değişebilir, anlatabildim mi? Sebepler önemlidir. Bu gözle bakılırsa, önceki dönüşüme de uzayda koloni kurmakla özdeş bir ilerleme olarak bakmak şarttır, görmezden gelmek ise tamamen körlüktür, geride kalmak için ısrar etmektir.

Buna karşın, küreselleşmecilik, post-modernizm ve neo-liberalizm kendi geleneğini icat etmek için yoğun bir çaba göstermektedir. Felsefe ve sanatla, bunların etkisiyle, ama aslen bilimle meydana getirilen teknolojinin sunduğu yaşam standartlarına dayalı ortaya koyduğu “dönüşüm” sanki “kaçınılmaz” gibi gösterilebilir, bu tam olarak böyle değil! Aslen bu bir zorlamayı da beraberinde getirdiğinden dolayı tehlikelidir ve ben buna işaret etmekteyim. Bu zorlama yine bir gelenekten, hem de klasik bir gelenekten ileri gelir; Yahudilikten. (Dünyayı ve tüm insanlığı biz yönetiriz, tüm dünya Tanrı tarafından bizim yönetimimize bahşedilmiştir, gibisinden düşünceleri vardır.) Yahudilerin kendilerine göre güdeceği bir ideoloji, gösterebilecekleri bir ideal, yaygınlaştırabilecekleri bir geleneği vardır; klasik ve modern dönemde tıpkı İngiltere’nin veya Japonya’nın yaptıkları gibi.

Din toplumlar için geleneklere etki ediyor. Özellikle Ortadoğu’da bu var, görmezden gelmek eksiklik olur. Bu nedenle az da olsa hatırlayalım. İlginçtir, Yahudiliğe en çok benzeyen ama rakibi olan din Müslümanlıktır. Bunun da içinde farklı yönelimler söz konusu olmaktadır. Hz. İbrahim’in iki karısından iki oğlu var, asıl karısından olan Hz. İshak soyu ile Yahudiler, köle olan karısından Hz. İsmail soyu ile Müslümanlar tarih boyunca bir aile halinde ve iç içe yaşıyorlar. Gelenekler bile benziyor. Başlangıçta Hıristiyanlık neydi, pek açık değil; ama önce Tarsus’a, sonra Roma’ya ve nihayetinde bugünkü coğrafyaya yayılan bir dinin gelenekleri bir bakıma Kutsal Kitap içerikleriyle, diğer yandan ise politik çıkarlarla Yahudilikle iç içe geçmiş durumdadır. Amerika’daki durum bugünkü örnektir. Fakat karakter olarak Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler arasında olduğu kadar birbirlerine yakın değildir. Çıkarlar dendi ya, bu bağlamda da işaret edelim, Müslümanlar içindeki bazı ülkeler (örneğin Suudi Arabistan) ve fikir akımları, Hıristiyanlar ve Yahudiler ile işbirliğine Müslümanlardan daha yakın durmaktadır. Durumun karışıklığını görüyor musunuz? Şimdi teknik bir iddiaya bile doğal olarak ortaya konabilecek pek çok karşı fikir olabilir. Dolayısıyla “dini gelenek” derken, bunları çok ciddi düşünmek ve süreçleri içinde değerlendirmek şarttır.

Günümüze gelelim ve başka bir açıdan pratik biçimde bakalım: Şu an iki parti “yerli ve milli” duruşlarıyla bir iddianın savunucusudur. AK Parti, “Milli Görüş Gömleği” giymenin köklerini Hz. Yusuf’a, MHP ise “Kızıl Elma” ülküsünü Ergenekon’a dayandırır. Aslında bunlar bir bakıma “inanç” kavramıyla açıklanabilir, diğer yandan ise bir soyutlamadır. Bu fikir akımlarından veya partilerden olanlar geleneklerini bu soyutlama ve inanca göre inşa ederler. Örneğin seçilen semboller, törenler, renkler, müzikler, eserler, vs. her konu bu bağlamla yorumlanır.

Aslen var olan “klasik geleneksel” ögeler ile bu görüştekilerin hafızasındakilere dayalı yorum farkları üst üste çakıştırılarak tekrar edilir. Sonra güncellenmiş biçimde bir tür hatırlatma gibi sunulur. Ama az da olsa nüansları vardır.

Şimdi söyler misiniz, bu “geleneklere dayalı fikir hareketi oluşturma ve politika yapma” kimi rahatsız ediyor? Başka türlü mü olmalı? Evet! Eğer bu tip “iddialı gelenek kuşamı” salt bir parti veya fraksiyonun kendisine aitmiş gibi düşünülürse, bu kez karşısındakiler tartışmaya başlarlar. Amaç ne idi? Birlik olmak, değil mi? İşte bu açıdan bakılırsa sosyolojik olarak bu tür hadiselere, “ötekileştirme” veya “ötekileşme” denmektedir.

Halbuki bir “kurucu” olan Atatürk bu tip “ülkü” ifadelerini ve harsları önde tutmuş ve tüm ülke için kabul edilmesi gereken değerler olarak işaret etmiştir. Kurumsallığa ve bu şekilde gelenek inşasına dikkat çekerim. Atatürk Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi kurumları bunun için kurmuş, bazı sahne sanatları ile bundan dolayı ilgilenmiş, kültürü tekrar gün yüzüne çıkarmaya özen göstermiş. Görüldüğü üzere bir parti olarak değil, devletçe ve devletin kurumlarıyla beraber bir gelenek inşası söz konusu edilmektedir. Fark buradadır, bütün bunlar “milli” (yani “biz”e ait) konulardır. Ben demiyorum ki, herkes şu görüşten veya bu idealde olsun! Demek istediğim köklü ülkülerin ve geleneklerin sadece kültürel değerde değil, aslı işaret eden kurumsal hedefler olarak tarif edilip yerleştirilmesi ve korunmasıdır. Ancak bunların genel kabul görmüş ve tarihi açıdan köklü olmaları esastır.

Bizim de olsun! Japon’da, İngiliz’de, daha dünkü Amerikalıda ve tarihsel bakımdan eskiye atıfta bulunduğu nedenle Yahudi’de var da; eskiden bu yana övgüyle taşınacak ülkü, hars, ideal ve gelenek bizde mi olmayacak? Şuna bakın, dünkü HDP bile ortalıkta “Mezopotamya’nın hamisi” iddiasıyla geziyor, sanki klasik dönemin Ur kentini dedeleri inşa etmiş, Hammurabi Kanunları’nı kendi soyu taşa kazımış, gibi! Böylesi “komik” denebilcek ama yapılmak istendiği biçimde söylersek, “motivasyon yükleyici” konuları insanların kulaklarına özellikle okurlar ki, hedeflenen kültür inşası hızlansın. Hatırlayın, Fransa bu tür işlerde mahirdir, nasıl da önayak olmuştur. Bu örnekte de görüleceği gibi, ileri kültürdekiler yapmak istediğine dayalı hedef topluluklara bazı elbiseleri dikip giydirir, tutarsa!..

Klasik-geleneklere söylenecek bir şey yok! Dönüşümleri netleştirmeden bunların gereklerini anlatırsak, ortaya yanlış anlayacaklar çıkabilir. Zira değişik yerlerde işaret ettiğim gibi, “modern olmadan post-modern olduysak,” bunun devamından çarpık görüşlü küreselleşmeciliğin ile neo-liberalizmin etkisine girdiysek, durup düşünmemiz gerekir. Benim iddiam; dönüşümlerin olması gereken zamanda ve doğal biçimde yaşanması, toplumun buna özgü geleneklerini inşa etmeleri, basamak basamak ilerlenmesidir. Eğer ülkenin tıpkı organizmanın bağışıklık sistemi gibi, günümüz sapkınlıklarına göğüs gerebilecek bazı refleksleri oluşacaksa, bunlar yerleşmiş geleneklerle olmalı ve hatta kurumsallaşmalıdır. Bir dönemi daha az kalıcı uygulamalarla geçirdiğimizden, bu dönem atlanınca, meydana gelen “doğal ama istenmeyen” geleneklerin tartışılmasında yarar vardır, diye düşünüyorum.

Türkiye’de marjinal kesimlerden bazıları demokrasi, kapitalizm, burjuva, modernizm gibi sözcükleri “düşmanca” niteliyor. Fikir sahipleri ve devamcıları bu yaratılan ve beslenen düşmanlıkla kendi geleneklerini tahkim ediyorlar. Bu kesimlere mensup olanların günlük yaşamlarına bakıldığında aslında pek de farklı alanlarda değiller. Eğer bu marjinal düşünceleri politika sahnesine taşırsanız, kurulu partilerinin veya örgütlerinin meşru alanda belli ölçülerde çelişkili değerlendirmelerine şahit olursunuz. Örneğin Milli Görüş’ün portalına girin okuyun, “Demokrasi bir dindir,” diyor. Buna benzer günümüz değerlerine karşı tutumlar vardır. Bunlar tartışmalıdır!

Politikacıların istediği, oy potansiyelini yaratmak, oranını yükseltmek, iktidara gelmek ve bunu sürekli kılmaktır. “Asıl amaç dünyayı bütünüyle değiştirmek,” diyenler de olabilir. Politika böyle bir şeydir, isteyene söyletir! Bunlara karşı sorular da ortaya çıkar. Söylemlerin ve karşılıkların sonu gelmez, ama sonuçta istenen iktidardır. İşte bu nedenle bazı partiler marjinal görüşleri bile yedeklerinde taşımak isterler, gerektiğinde bunların gelişmesinden yana olabilirler. Öyleyse bu kesimlerin söylemlerini kökleştirecek ve tartışmalı bir geleneğe dayandıracak sübjektif konuları kabulle ilgilenirler. Doğru olan ise doğal şartlarda gelişim göstermek üzeredir. Doğal şekilde toplum düzeninin ve statülerin oluşması ve meşru bir sözleşme ile bağların güçlendirilmesidir.

Avrupa’da Osmanlı, Rus ve Habsburg, Uzak Asya’da Japon hanedanlıkları birlikte dağıldılar. Ardından diğer modern çoğunlukta olduğu gibi ulus devlet sistemleri kuruldu. İmparatorluk gelenekleri olan bu toplumlara kısaca bakarsak, Osmanlı için sonraki tartışmaların da nedenlerini görmek mümkün olabilecektir. Çünkü Osmanlı diğerlerinden net bir biçimde ayrışır. Rus, Habsburg ve Japon İmparatorlukları dağılırken bile modernizmi yakalamışlardı ve toplumlarına buna dönük kazanımları yerleştirmişlerdi. Unutmayın, 1917’de Lenin devrim yaptığında Rusların ağır sanayi tesisleri ve ürünleri bir hayli ileriydi. Osmanlı ise feodal düzendeydi, ağır sanayi bir yana doğru düzgün üretim yapan ve ihracat yapan fabrika bile yoktu, moderniteyi taklitle veya ithal ederek alıyordu, belli bir kesim bu değişimden ve nimetlerinden istifade ediyordu ve dönüşümü tüm topraklarında gelenekleriyle bütünleştiremiyordu.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, devrimler yapıldı, fabrikalar kurulmaya başladı, toplumsal sınıflar ve yeni yaşam kalıpları ortaya çıkıyordu, modernizmin gereklilikleri yerleşiyordu, politik buhranlar ve müdahaleler meydana gelmeye başladı, gidip-gelen bir akıl ile politika kendine gerekli sistemini yerleştiremedi. Başka bir hikaye; bu yolda ilerlerken Türkiye baskı altındaydı, rahat değildi, Doğu-Batı Savaşı’nın tam da göbeğindeydi. Bazı şeyler oturmadı ise bu doğal hadiselerle açıklanmalıdır. 1980’lere gelindiğinde dünya küreselleşme dalgasına tutuldu, büyük küçük tüm uluslar, uluslararası kurumlar küreselleşme ile kendilerini yenilemeye başladılar. İşte bu noktada Türkiye de küreselleşmeden ve liberalizmden nasibini aldı. Ama önceki ödevlerini yerleştiremeden bu bilmediği denizlerde yüzme zorunluluğu meydana geldi. Dolayısıyla gerekli, doğal ve somut dönüşümle meydana gelecek gelenekler bulunamadı, yerleştirilemedi. Bu yüzdendir ki halen politika çok temel tartışmalarla toplumu germektedir. Derken eskiden görülen emperyalizmin bir benzeri şekilde “küreselleşmecilik” saldırılarına başladı ve doğal refleks kendisini gösterir oldu. Ben bu “yeni emperyalizm” saldırısının “küreselleşmecilik” olduğunu işaret etmek isterim.

Modernizmi yaşamadan post-modern olduk! Soralım: Esasında feodal akılla modern hayatın dönüşümüne bağlı zengin kapsama sırt çevirmek ve dahası modernizmin içinde sivrilen çarpıklıkların anlatımı olabilecek post-modern tarzları savunmak bir garabet değil de nedir? Güçlü bir ritüel komplekse bile sahip olabilirsiniz. Her anınız bir dolu ritüelle geçiyor olabilir. Kime yararı var? Bu durumda siz “başka bir dünyada” yaşamaktasınız! Bütün bu zahiri zenginlik aslında bir türlü doğal biçimlerde dönüştüremediğiniz geleneğin ortaya çıkardığı kayıplarla açıklanabilir ve dönüşenlere olan körlüğünüze karşılık gelir. Kültür kültürdür, kimse bir şey diyecek değil elbette, karanlık değilse saygı da duyulur. Ama bir iddianız var ve toplumunuzu diğerlerinin önünde tutmak istiyorsanız ilk yapacağınız; dönüşümleri, dönüşümle beraber hatırlanacak gelenekler için gerekli çıpaları ve topluma yaymaya çaba gösterilen imal edilmiş ritüelleri gözden geçirmek olsun.

Bu süreçleri anlayabiliyor muyuz? Eğer gelenek tartışmasını klasik dönemin tekrarına dönüştürürseniz ve bugün yapıldığı üzere, eskiyi hatırlatırken, arada olanları atlarsanız, eksik olur, çelişki doğar, nesiller arası sorunları gideremezsiniz, verdiğinizi zannettiğiniz eğitim bir türlü meyve vermez… Olması gereken ne? Zamanın icaplarına göre kazanılan gelenekleri toplumun hazmetmesi!

Sanayi Devrimi bu dünyada temel bir dönüşümü simgeler. Ardında Bilgi Devrimi’ni de söylemelisiniz. Bazı yazarlar Sanayi Devrimi’ni ardışık dalgalar olarak niteler. Şöyle ki; su gücü, buhar gücü, elektrik gücü, kitlesel üretim gücü, bilgi ve iletişim gücü gibi. Bakıldığında bunlar toplumu bütünüyle dönüştüren gelişmeleri içerir. Alışkanlıklar, büyüklükler, yaşam şartları, standartlar vs. her şey değişim gösterir, sosyo-ekonomik etkileşim kültürleri, teknik ve idari yapıları, kent yaşamını, hatta hukuku modernize eder, günceller. Evler, yollar, trenler, gemiler, otomobiller, uçaklar, telefonlar, eğlence biçimleri ve kullanılan gereçler, her şey ama her şey günlük yaşamı kalıplar içine sokar. Düşünsenize, bir ürünü ambalajlama bile bir tür kalıptır ama ilerlemedir. Üretenler ve tüketenler arasında çeşitli köprüler kurulur, aralarında başka iş kolları meydana gelir.

Başlarda üç tip gelenek olduğundan söz etmiştim. Bunlardan ikincisi, “dönüşüme dayalı ve olması gereken inşa ile kazanılan gelenek” idi. Sanayi Devrimi periyotlarındaki dönüşümleri aklımızda tutalım. Şimdi bunun alt başlıklarına bakalım: 2.a) Toplumsal birlik-beraberliği ya da gerçek veya yapay cemaatlere grup aidiyetini oluşturan veya sembolize eden gelenekler; 2.b) kurumları, statü ya da otorite ilişkilerini oluşturan ve meşrulaştıran gelenekler; 2.c) ana amacı toplumsallaşma, inançların, değer yargılarının ve davranış teamüllerinin aşılanıp aktarılması olan gelenekler.[1]

Bu çerçeve gereği güçlü gelenekler politik çerçevede (sosyo-ekonomik, sosyo-politik, vs.) bir ulusun kendini tanımlama biçimine bile etki eder. Ulus bilincini başka geleneklere, hatta klasik dönemin geleneklerine, referans vererek yaşatma çelişkisine düşen başka politik bakış açılarının belirtilen bu farkı anlamaları gerekir kanaatindeyim.

Atatürk bu süreci ve anlayışı yakalamış idi. Eğer bugüne dek bu yakalanan kazanımı değiştirmeselerdi (ki değişikliği yapanlar sadece karşısındakiler değil, kendi kurduğu partiden bile oldu,) bugün Türkiye Japonya gibi bir seviyede olurdu. Nasıl? Japonya: Köklü geleneğini koruyan ve tanıtan bir millet, ama modern yaşamın en ilerisine ürün veren bir kültür. İşte aradaki “boşluk” bu pratiği gerçekleştirmemize engel oldu. Bazılarına göre bu, Doğu-Batı kamplarının bize olumsuz etkisi, şeklinde açıklandı. Hani örneklenir ya, uçak fabrikamızı gören Amerika, “Bırak uçak yapmayı, ben sana bedava veririm,” demesi gibi. Bu olmayınca Türkiye bir süre havacılık dünyasına katkı sağlayamadı, öyle değil mi? Havacılık olmayınca örneğin sivil hava ulaşımı gelişmedi, yaş meyve-sebze ulaştırması gelişmedi, turizm gelişmedi, vs. Doğal zamanında olması gerekenler bugünlere gelindiğinde yapılır oldu.

Batı kültürüne bakın, Sanayi Devrimi’ni yaptı, işçi sınıfını tekrar tanımladı, kent yaşamı ve bürokrasiyi geliştirdi, kapitalizmi tanımladı, sosyalizmi ve ardından nasyonal sosyalizmi buldu, komünizme geçti, bunların geleneklerini inşa etti, denedi, savaştı, dersler çıkardı, bu muhafazakarlık içeriklerine liberal yaklaşımlar türetti, liberalizmden sonra neo-liberaler ortaya çıktı ve saydığım bütün bunlar ve hatta fazlası ile toplum katmanlarını kültürel bakımdan uyumlu hale getirdi, idare edilir kıldı, üzerinde oynanabilecek toplumsal kalıpları öğrendi, kütüphanelerine bilim, sanat, felsefe ile ilgili ciltler dolusu külliyatı dizdi, dilleri ve sözlükleri daha fazla meram anlatır hale geldi… Şimdi onlar söylüyor ve icat ediyor, diğerleri dinliyor ve kullanıyor… Kendi aralarında ticaretini yapıyor, verginin mubah olduğunu tekrarlıyor, maliyelerini ticaret üzerinden aldığı vergilerle idare ediyor, devletine ve bürokrasisine güvendiğini işaret ediyor, topluma dönük de popülist sinyaller veriyor ve böyle geçinmeye çalışılıyor… Politik şablon bu hale geldi.

Dünya Savaşları (her ikisi de) neden oldu? Biz işin neresindeydik? Doğru tanımlayın lütfen! Sanayi Devrimi, gelişmişlik, dönüşümdeki gelenek farkları ve yarışı, bir yerde kendi “zaman ve mekan sıkışmasını”[2]yarattı ve insanlık medeniyeti (topluca görmek gerekir) büyük dönüşümünü ancak savaşla gerçekleştirebildi. Biz ise kuralları başkalarınca konan bir savaşın yan etkisi olduk ve parçalandık. Rusya, Avusturya, Japonya dönüştü, biz de dönüşüm için şartları elde ettik, ama içimizde bir kesim bunu tam anlayamadı, anlayamamanın tartışmasını gelenekler üzerinden yapmaya başladı. Bugüne kadar gelen tartışmanın özünde bu vardır, ben işte tam da bu noktada diyorum ki; artık anlayalım!

Özellikle bugün Ortadoğu’da klasik-gelenek ögelerine inanç bağlamında yaklaşım sergilenmesi başka bir sorun sahasıdır. İnanç, iman, din birbirinden çok başka kavramlardır, bunlara dönük korunan değerler eğer “asıl olanın dışında” meydana geldi ise ciddi kayıplar söz konusu olacaktır. Örneğin kendi inanç kalıpları gereğince IŞİD veya FETÖ militanları kutsalları dile getiriyorlar ve sapkınlıkla kendi önderlerini mehdileştiriyorlar. İnanç, iman ve din karmakarışık olunca içine bakıyorsunuz, bir gelenekten söz ediliyor ve acımasızca savunuluyor. Peki bütün bunları kim icat ediyor? Deneyimli ve modern politikacılar! Nasıl? Bilinenler, bilinmeyenler, az bilinenler… Bunların üzerinde çalışıyorlar ve toplumu istismar edecek unsurları belli değerler üzerinden kolaylıkla kullanıyorlar. Bir-iki nesil üzerine çalışarak bu asırda bile böylesi icat edilen gelenekle insanlığa karşı örgütleri kurup bunları kendi politikalarınız gereği ortaya sürebiliyorsanız o halde önce her şeyin arka planına bakmanız gerekecektir. Buradan hareketle moderne duyulan nefreti bile böyle işaret etmek mümkün olabilir.

Mesele nedir? Her şeyde mahir olan elit toplumlar ile birkaç şeye bağlı klasik ritüelleri köklü kültür savunusuyla muhafazayı kazançlı bir yaşam şekli zanneden batıllar arasındaki farkı anlayabilmektir. Gelenek ile gelenekçilik arasındaki farkı bilebilmektir. Dönüşüme dayalı gelenek inşası ile icat edilmiş geleneklere dayalı popülist politikalarla liderlik edenlerin arkasında gitmenin ne demek olduğunu ayırt edebilmektir.

Varlıklarını yaşam tarzlarında kesintisiz sürdüren gelenekler güçlüdür. Gerçek gelenek güçlüdür ve gereklidir. Ancak uyarlanabilirler ve imal edilmişler aynı güçte değildir. Hatta bazı gelenekler toplumda kırılganlıklar yarabilecek düzeydedir. Özellikle militan yaşam tarzlarındaki düşmanlıkların insanlığa ne verdiği tartışılır. Batı adını “Aydınlanma” olarak koyduğu dönemde aslında akılla ve düşünceyle gelenekleri masaya yatırıp bir karar verdi. Güçlü olanları ayırdı ve onların toplumlardaki yerini belirledi. Dönüşüme dayalı güçlü olanları yeniden tanımladı ve yaşamdaki önemini yazdı çizdi. Aydınlanmanın bu noktada önemi oldu. Toplum katmanlarındaki karanlık ilişkileri ve düşmanlıkları, insanlara gerekliymiş gibi sunulan ve köklü şekillerde savunulan batıl olanları yaşamdan ayıkladı. Bugün hemen herkes ve her toplum birbiriyle her konuda takıntısız tartışabilmektedir ve üstelik düşmanlık olmadığı sürece tartışma da gerekli görülmektedir. Verimlilik ve dönüşüm ile buna bağlı geleneğin ortaya çıkması önündeki engeller “insana özgü” bir yaklaşımla çözüme kavuşturulmuştur. Aydınlanmanın felsefesi budur.

Müslümanların en fazla okuduğu, yazdığı, tercüme yaptığı, felsefeyi, bilimi ve sanatı olması gereke gibi ele aldığı dönem belirgindir, bu döneme Altın Çağ denir. İyi de, bugün ne yapılmalı?

Bu arada bir kritiği dikkate sunmak isterim. Batı, Aydınlanma sürecinde, köklü Antik Yunan dönemine dayalı birikimle, “ahlak” kavramının üzerine “rasyonaliteyi” ekleyerek “etik” kavramının tarifini geliştirmiştir. Bu etik öncelikle, sanat, bilim ve felsefede kendini göstermiş, teknik branşların yerleşmesini sağlamış, kurumsal dokuyu belirginleştirmiş ve kendi geleneğini meydana getirmiştir. Ayrıca gelişmiş etik kavramı devleti, uluslar sistemini ve moderniteyi desteklemiştir. Bizde bir yanlış bakış vardır: Ahlaka rağmen bir etik kavramı yok! Etik, bir ileri ve teknik aşamadır, bunun gereğini bilmek ve kurumsallaştırmak gerekir. Etiği yeterince değerlendiremezsek kentlerin ve kurumların geleneğini doğru inşa edemeyiz. Birey-devlet-kurum özneleri yerli yerine oturmaz. Özneler yerli yerinde değilse başka adımlar da doğru oluşmaz.

Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiren Avrupalı toplumlar kullandıkları tekniğe bağlı olarak bazı temayüllere ve rutinlere bağlı kültürel değişimleri içselleştirmişler, bununla da kalmamışlar, imal ettikleri bu rutinleri her defasında yeni bir teknik ilerleme gereği güncellemişlerdir. Sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan bürokrasiyi düşünün. Sadece o zamanın gereği uyulması gereken bürokrasidir ve değişime açıktır. Bu yöndeki temayüller ve rutinler topluma köklü alışkanlıklar aşılıyor olabilir ama bu alışkanlıkları gelenek olarak tanımlamak hata olur. Gelenekler ile pragmatik temayüller ve rutinler zaman içinde birbirlerine ters orantılı seyrederler. Nesneler veya çeşitli uygulamalar gündelik yaşamda fazlasıyla ve serbestçe kullanılırlar, alışkanlıklara neden olurlar ve giderek kanıksanırlar. Gelenekler belirgin biçimde hatırlanırlarken, temayüller ve rutinler giderek belirgin olmaktan uzaklaşırlar.

Hemen her tür dönüşüm görmüş olan ana akslar doğru şekilde algılanmalıdır. Feodal devletten modern devlete geçişte meydana gelen her tür konuyu bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Asker, kent, işçi ve pek çoğu gibi, klasik dönemin üniversite geleneği ile şimdikini mukayese ederken gelenekleşmiş modern dönemi kabul edersiniz. Klasik olan ayrı bir konumdadır. Törenlere, gösterilere, müzayedelere, müzelere, kitaplara, akademik çalışmalara konu olur. Örneğin böyle yerlerde Yeniçeriye bakarken akıl çıpanız olan “asker” geleneğinin dönemsel biçimini ele alırsınız. Bir “üniversite veya işçi” çıpası kullanıyorken ise ölçüleriniz bilime ve teknolojiye, ama bunların ileri kurumsal yapılarına göre olur. Birbirine karıştırmazsınız.

Gelenekçi toplumlarda eskiye duyulan özlem o denli hafızalardadır ki yeniyi anlamak bir hayli güçleşir. Yeniyi dışlama bile söz konusudur. Sanırım terminolojiden dolayı farkı anlamışsınızdır. “Gelenek” ile “gelenekçi” sözcükleri farklıdır. Gelenekçi toplum veya topluluk çıpasını bir türlü değiştiremez. Örneğin aklı feodal döneme çakılı kalmış ise bugünün geleneklerini dışlar. (Güneydoğu Anadolu’da evlilikler, kan davaları, ataerkillik, toplumda kadının yeri, vs. örneklerdir.) Bu önemli bir sorundur. Özellikle Ortadoğu’da din temelli tartışmaların bir bölümünü bu çıpa etkisinden dolayı anlamamız kolaylaşır. Örneğin, “Bugünün üniversitesinde bilim şöyle olur,” derseniz, bunu gelenekçi bir akıl asla kabul etmeyecektir, çünkü o, bin yıl öncenin üniversitesine takılı kalmıştır. Siz “bilim” dersiniz, o inatla ve sembolleştirerek “ilim” der ve bir taraf olan bakış üzerinden size mesaj verir.

Semboller, ritüeller, folklor… Bütün bunlar bir toplum için önemlidir. İmparatorluk geleneğinin diplomasisi ile modern dönemin diplomasisini mukayese edin. Bu zamanın da kendi sembolleri, ritüelleri ve dokusu var. Eğer uluslararası alanda buna göre hareket eden bir diplomat ile çalışacaksanız, imparatorluk geleneğinin uygulamasını bekliyor olmanız komik kaçacaktır, bu bir. İkincisi ise daha önemli, masada kaybedersiniz ve asıl alayı beklediğinizi bir türlü elde edemezsiniz. Demek ki her şeyin bir yeri-zamanı var. Dönüşüme uyumlu olmak ve dönüşümlerle meydana gelen geleneği iyi bilmek gerekir.

Dönüşümü kaçınılmaz olan geleneklerin imali doğaldır ve aksini savunmak, gelenekçi olmak, esasında insanın ilerlemesine terstir. Ama insanlar (maalesef) bu tür takıntıları da beraberinde taşıyan canlılardır. Bazıları için “gerici” denmesinin sebebi budur. Eğer birini dinliyorken tespit ettiniz, kişi gerici bir dili kullanmada ısrar ediyor ise bilin ki o aslında gelenek kavramını yeterince algılayamamıştır, var olan geleneği korumaktan da bir hayli ötedir. Dönüşümün gerektirdiği dil ve dönüşümden sonraki dili kullanıyor olmak demek, asla klasik geleneğin inkarı anlamına gelmez. Bu farkı iyi bilmek ve dönüşümün çıpalarına dikkat etmek şarttır.

Günümüzde bir hastalık yaygınlaştı: Popülizm. Popülist politikacılar toplumun geri kalmışlığını oya dönüştürmek ve kendi iktidarlarını baki kılmak için insanları sürekli pohpohlarlar. Liderlik ve mensubu olunan topluma sahip çıkmak bu değildir; sorumluluk ileriyi işaret etmektir.

Bütün bu anlatımla ortaya çıkmıştır ki (beğenin beğenmeyin ama tanımları gereği durum böyle olduğundan,) Büyük Britanya Avrupa’da geleneği en çok yaşatan bir ileri demokrasi olarak ortada durmaktadır. Ha keza 1789 Devrimini yapan Fransa kazandığı gelenekle ama yine ileri demokrasiyle temsil edilen bir kültüre sahiptir. Bu tür ülkelerde örneğin rasyonellik kadar irrasyonelite de tartışılırdır. Sonuçta toplumun asıl sahipleri belli bir anlayışa sahip olarak sistemlerini işletme iradesi göstermektedirler. Halk iradenin kendilerinde olduğunu bilir ve esen rüzgarların getirdiği liderliklere bağlı kalmayacak kadar güçlüdür. Üstelik kendilerine dayatılacak yeni tip bir gelenek olur ise buna kendi değerlerine sahip çıkarak karşı koyarlar veya tam tersine hallerde, gerekli görürlerse yeniliği kabul ederek idarecilerinden gereğinin yapılmasını isterler.

Yeri gelmişken vurgulamakta yarar var, 15 Temmuz hain darbe girişiminde bulunanlara Türk Milleti olarak demokrasi ve devlet geleneğinin devamından yana bir tutum sergilenmesi önemlidir. Halkın iradesi bu bakımdan tecelli etmiştir ve sonraki politikalara bakış açısında bu gösterilen iradenin somut göstergeleri vardır.

Şimdi gelelim başka bir konuya, yapaylıklara. Böylesi çelişkili ve yapay zeminlerde geleneklerin üzerinde çok çalışılsa bile, ispatı güç olan dönemlerdeki bazı temaları gündemde tutup, bunların varlığını belli hikayelerle açıklayıp, inanç öbekleri türetmek çokça görülen şeylerdir. Biraz düşünürseniz bizim içimizde bile bu tür inançları temellendirecek semboller, öyküler, ritüeller bulursunuz. Amaç bunları yadırgamak veya eleştirmek değildir, yapılmak istenen neden-sonuç ilişkisi içinde geleneklerin ayrılan hususlarını işaret etmektir. Bu bakışla çelişkili ve yapay algının beslediği gelenekler ile inşa olan bir devlet düzeni mi; yoksa net, çözümlenmiş, somut bir algının beslediği geleneklere dayalı bir devlet düzeni mi? Hangisini seçersiniz? Sanırım günlük yaşamı kolaylaştıran, hemen herkesin eşit olduğu, fırsat eşitliğinin ve hakların korunduğu, hukuk yönüyle belirginleşmiş alanlarda hareket edildiği, toplum katmanlarının arasındaki ilişkilerin karmaşa yaratmadığı bir devlet düzenini seçersiniz. İşte bu devlet düzeninde ilerlemeler, dönüşümler, yeniyi arayan hareketler, karakterize olan anlayışlar herkesçe kolay anlaşılır ve kabul görür. Örneğin bir parti muhafazakar gelenekleri ön olana çıkaran politikaları savunur, diğer parti liberal politikalarla açıklanan önerileri ortaya sürer; ama hiçbir zaman mezhepçi veya etnik kökene dayalı görüşlerle muhafazakar veya devrimci olma yolunu seçmez. Bunun dışındaki sosyo-kültürel konular, evlilik veya cenaze törenleri, bayramlar veya özel kutlamalar, ortak değerlerle ve belli bir mücadeleyle sabitlenmiş törenler, klasik dönemin ögeleri, öne çıkan kıyafetler, yemekler ve müzikler, hatta dil bile sorun edilmekten ötedir. Dilin yozlaşmasının önüne geçen toplumlara bakın; onlar diğer dilleri daha çok bilirler, daha çok tercüme eserleri vardır ve toplumca daha çok kitap okurlar. Bu mukayese size her şeyi anlatıyor olmalıdır!

Son Rusya dünya kupasında Japonya Milli Futbol takımı ve seyircileri haber kanallarına konu oldu. Seyirci oturduğu türbinde çöpleri topluyordu, futbolcular çıkarken soyunma odalarını temizliyorlardı. Zannedildi ki Japonya dünyaya mesaj vermek istiyor. Değil, her şey doğal ve geleneksel. Gidin Japon mega-kentlerine dahi, cadde ortasına sofra kurun ve yemek yiyin. Temiz. Neden? Gelenekten ileri geliyor, öğreti böyle. Kendi inşa ettikleri gelenek temiz ve tertipli olmayı gerektiriyor. Bunu aile evde öğretiyor, dahası anasınıfı ve ilkokulun birinci yılında bu tür uygulamalar alışkanlık sağlayacak biçimde öğretiliyor. Bakın Japonlara ne denli geleneklerine bağlılar; buna mukabil içinde modernler, kapitalistler, burjuvaları var, demokrasileri ileri, vs. Korunacaklarla dönüştürülecekleri iyi bilmek gerekiyor, bu aklı önde tutmakla başlayan bir aşamadır. Hiçbir güç Japonlardan geleneklerini koparamaz, ama dünyada bulundukları konumdan geriye de götüremez. Çünkü Japon sisteminde toplum hak ve yükümlülükler (vatanseverlik, sadakat, görev, oyunu kuralına göre oynamak, vs.) ile ritleri (nikah, cenaze, vs.) kesin hatlarıyla uygular, bir tereddütleri yoktur.

İcat edilmiş gelenekler toplumda yer bulabilmesi ve meşruiyetini kabul ettirdiğinden emin olabilmesi için tarihsel kökenlerden bazı ipuçları bulmaya ve tarihi sermaye yapmaya ihtiyaç duyar. Sağlam bir tarih anlayışından ziyade duygusal çeşitli anlatımlara tevessül eden toplumlarda tarihin saptırılması, işi tarihle oynamak olanların elinde değişime tabi tutulması ve bu bakımdan popüler tarihin öne çıkarılması alışkanlığı meydana gelebilir. (Fesli vakıası buna örnektir.) Eğer insanlar okumak istediği bir tarihe doğru yönlendiyse bir daha doğruyu bulması güçleşebilir, tevatürü tarih zannederek geleneklerini de buna göre kabullenebilir.

Geleneklerin sağlamlaştırılması için bir toplumda tarihçilerin, sosyal antropologların, dilcilerin, insan bilimlerinde çalışanların güçlü katkısına ihtiyaç vardır.

“ÖNEMLİ KESİTLER VE PARTİLER”

Türkiye politik açıdan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen yeni bir yönetim şekli kabul etti ve fiilen bu sistemle idareye 9 Temmuz 2018 tarihinde geçiyor. Cumhur İttifakı oluşumuyla ortaya çıkan AK Parti ve MHP (ile birlikte küçük müttefik BBP) refaha yönelik ve diğer yandan güvenlik bağlamındaki politikaları birlikte yukarılara taşıyacaklarını ifade ettiler. Hedef ise dünyada ilk on ekonomiye dahil olabilmek.

Ben bunu esas alarak diyorum ki, eğer modernizmin geleneklerini yeterince yerleştiremediysek geç kalmadık, yarın başlayalım ve gerekli kazanımları gözden geçirelim ve arada doğan çarpıklıkları elemine edelim, dış etkilerle aklımızı karıştıran türden ortaya atılan dezenformasyondan etkilenmememiz için tedbir alalım.

Kültürel değerler erime ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olabilirler, buna karşılık gelenekler korunmaya daha yakındırlar. Zamanla hatırlanması güç değildir, bilakis bazıları tepkisel olarak ortaya çıkıp toplumu güdüleyebilir. Bu noktada tarihçiler, politikacılar ve aydınlar önemli işlev görürler. Eğer burada zayıflık veya bir kasıt olur ise güdülemeler birtakım sapkınlıklara kayabilir, hatta var olan doğru gelenekleri de örterek başka arazlar çıkarabilirler. Demek ki sahta aydın ve tarihçiler ayıklanmalıdır, politikacıların popülizmden kaçınması önem arz etmektedir.

Şimdi de önemli kesitleri tanımlayalım ve bugünkü bazı partilerin durumlarını gözden geçirelim.

Atatürk ülkeye Millet, Ulus Devlet, Cumhuriyet Sanayileşme ve Modernleşme geleneğini yerleştirmeye ait dönüşüm için gerekli adımları attı. Atatürk, Demokrasi geleneğinin doğal şartlarda yerleşmesine çok çaba sarf etti ama bu dönüşüm için sağlığında içi rahat olacak bir imkan bulamadı. Atatürk feodal sistemi yok edemedi, ömrü vefa etmedi. Neticede Yeni Türkiye Cumhuriyeti bir “Eşraf Devrimi” gerçekleştirmişti. Var olma Savaşı veren Millet Atatürk liderliğinde emperyalizme karşı gelecek bir mücadeleyi ele ele gerçekleştirmişti. Atatürk’ün yaptıklarını eşraf tam olarak anlamasa ve içine sindiremese bile o şartlarda buna dahil oldu. Çünkü emperyalist saldırı halkın sinir uçlarına değmekteydi. Örneğin Atatürk zamanında Toprak Reformunu gerçekleştiremedi, halen ağalık devam ediyor. Ağalık bugüne dek belli yöreler için sosyo-ekonomik ve sosyo-politik açıdan menfi etkileriyle önemlidir. Atatürk’ten sonra çok partili devre, yani demokrasiye geçildikten sonra bu eşraf, feodal kalıntılar ve toprak ağalığı belli bölgelerin sosyo-politik gelişiminde belirleyici oldu, halen bile böyle.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye jeostratejisi gereği bir güvenlik kuşağı üzerinde “Esnek Mukabele” adı verilen bir stratejinin gereğini yapan bir ülkeydi. Jeopolitiği ise bu gerçeğin etkisinde idi. Milli, dini, ulusal, demokratik, vs. gelenekleri bir anlamda bu jeopolitiğin gerekleri ile şekillenmekteydi. Bu dönemde politika yapan partiler ve kişiler “durumun gereği” ile ilgilenmekteydi.

Gözden kaçırılan nokta şuydu: Her kim önayak olduysa oldu, aslen doğal dönüşümle gelmesi gerekenler başkalarının önayak olmasına bağlı geliştiğinden, halk bunu görüyor ve içten içe rahatsız oluyordu. Hatta geri planda temeli var olan bazı fikir akımlarını kullananlar ortaya çıktı. Bu kesim halka, uzun süre atlanmış olan dönüşüm dönemleri ödevlerinin tersini yapmalarının daha mubah olacağını işliyordu. Bugünün bazı aydınları ve politikacıları o dönemin işlenmiş tavrıyla yetişenlerdir. Bu kesim bizim insanımız, ülkenin asli sahipleri, tartışmaya gerek yok, birlikte savaştık ve bu ülkeyi kurduk. Ancak bu kesimlerin görmeleri gereken ise doğal dönüşümle kazanacakları geleneklerin, yani aradaki boşluğun, bugüne bile kalsa mutlak doldurulması gereğidir. Bu boşluk doldurulsun, büyük ölüde uyum gelecek ve köklü denebilecek konularda tartışma bitecektir, hatta bu konuların politika dışına çıkması sağlanabilecektir.

Özal dönemi Soğuk Savaş şartlarının ortadan kalması, küreselleşme dalgalarının ve liberalizmin ülkeye yerleşmeye başlaması dönemidir. İşte bu dönemde, vaktiyle bazı ev ödevlerimizi yapamadığımızdan, neo-liberal ve post-modern etkilerin de ülkeye yerleşmesine neden oldu. Kaçınılmaz şeyler bunlar! Şimdi yapılması gereken ise bu dönüşümle gelen ama belki “istenmeyen” denebilecek türden gelişmeleri neden-sonuç ilişkisinde tartışmak, gerekirse ayıklamak ve olması gereken modern, liberal, demokratik adımları atmaktır.

Osmanlı’dan 12 Eylül’e kadar görmüştük, mevcut İstanbul Sermayesi yer değiştirdi, Anadolu’ya kaydı. Ne zaman? Turgut Özal’lı ANAP zamanında başlamıştı ve AK Parti döneminde devam etti. Bu tür yeni sermaye (kapitalist) yetiştirme ve eskiyi hareket ettirme durumlarında pek çok yeni ihtiyaç da ortaya çıkar. Eğer bu sermayenin yaygınlaşması başladı ve bir yere kadar ilerledi ise bu önemlidir. Ancak süreç tamamlanmadı. Engel terör. PKK’nın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerden biri de sermayenin Güneydoğu’ya da kaymasına engel olmasıdır. Bu bölgede gerekli dönüşüm tamamlanamamaktadır. Bu Atatürk’ten beri hafızalarda olan Türkiye için başlıca bir dönüşüm ödevidir.

Ben bu birkaç paragrafta anlattığım üzere dönüşümü veya sapmaları, işte, CHP bunları anlayamadığı nedenle politik alanda geriledi. Tarifi doğru yapamadıklarını kendilerine burada hatırlatmak isterim. Teşhisi doğru yapamıyorlar. O halde ne yapmaları gerektiğini de pek bulamıyor gibiler. Önerim şudur; oturup konuyu değerlendirsinler, ama önce Atatürk’ün ne yapmak istediğini hatırlamaya çalışsınlar, dünyadaki dönüşümleri doğru okusunlar ve ülke gerçeğine uygun düşecek politikalar önersinler. Muhalefet olmak demek güncel politikaların muhalefetini yapmakla sınırlı değildir, köklü dönüşümlerin gerektirdiği politikaları yapıcı biçimde öngörü ile birleştirerek sunmak olmalıdır. CHP’nin savunabileceği “gerekli” çok konu var!

AK Parti ve MHP’ye başlarda değinmiştim. AK Parti 2009’dan sonra daha milliyetçi bir eksene kaydı, MHP ise 1980’li yılların sonlarından itibaren ülke genelini kapsayacak politikalara geçti. Bu kesimlerin içinde yer almış radikal düşünceler ve gelenekler marjinal kabulde kaldı. Bu iki (hareket ve) parti ülkenin dünyadaki durumunu ve bugüne ilişkin konularını kendilerine göre, ama özellikle (15 Temmuz sonrası) “Yenikapı Ruhu” dediğimiz süreçle beraber, “beka” bağlamında politik tavra dönüştürdüler. Dolayısıyla bir “dönüşüm” yapmayı öngördüler ve adı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” konan modelin “kurucusu” oldular. Bu sistemin içinde demokrasi, millet, cumhuriyet gelenekleri var, ama şimdi yapılması gerekenler modernleşme ve küreselleşme bağlamında pozitif gelenekleri politikaya ve halka aktaracak projeleri gerçekleştirebilmek olacaktır. Doğal dönüşümle gelecek olan gelenekleri yerleştirmede halkla birlikte gerekli çalışmalar yürütülebilirse bu mümkün olabilecektir. Dolayısıyla kamuoyu örgütlenmeleri ve halkla ilişkiler öne çıkmaktadır.

Ülkede Soğuk Savaş döneminin başlarında kurulan (veya kurdurulan) her ne tür oluşum varsa, bunlar önce kendi içlerinde bir değerlendirme yapsınlar. İşaret ettikleri klasik-gelenek bağları yerinde bile olsa, bu kesimler, şartların gereği olarak kazandıkları yapısal avantajları, bir başka doğal dönüşüm için çaba sarf eden, yine bu ülkenin gerçek değerlerinden olanlara ve (her ne kadar geciktiyse bile) dönüşümle yerleştirilmesi zaruri olan geleneklere karşı gelmesinler. Dönüşümde çıpa sabit olacak, ama sonrasında yenilik millete özgü gerçekleşecek, dahası, topluma yerleşenler doğru gözlemle kabul edilecek, hepsi bu! Mevcut karşı duruş (yanlışta ısrar) belki marjinal radikal kesimler seviyesinde kalabilir ama bunun üstüne çıkarsa çok tartışılır bir hal alır, asıl yapılanlar bile bunun gölgesinde kalır, dışlanır. Tehdit de budur, FETÖ bile böylesi iklimlerde yeşerme imkanı bulmuştur, benzerleri olmamalıdır. Yoksa bu tartışma sürer gider ve kazançlı çıkan asla bu millet olmaz; başkaları, rakipler olur.

Bugünkü adını tam yazalım, Halkların Demokratik Partisi, bu parti başka bir geleneğin temsilcisi olarak, tarihsel okumayı Batı’nın çıkarlarına göre yaparak, beklentisi başka yönde olan bir partidir. İşin kötüsü kendini gizlemektedir. HDP a’dan z’ye açık olmalıdır. Önce şunu sormalıyım: “Kim bu halklar?” Bizim üniter yapımız ve ulus geleneğimiz “Milliyetçilik İlkesi” ile tarif olunur (Atatürk’ün işaret ettiği üzere; “Bu ülkeyi kuranlara Türk Milleti denir.”) ve kuruluş gayesine uygun biçimde “Halkçılık ve Milliyetçilik İlkelerinin birlikte okunmasını” gerekli kılar. Bence bu HDP’nin farklı tanımlamalı yaklaşımı bile anayasal ve hukuken tartışmalıdır. Şimdi de bu kesimlerin işaret ettiklerinden yola çıkarak su yüzüne çıkarılan ve birtakım niyetlerle bezeli çıkarcı politikalara bakalım: Küreselcilerin hedefleri doğrultusunda hareket etmekteler, neo-liberal ve post-modern sapkınlıkların çıkarlarına hizmet etmekteler, bütünüyle feodal düzenden kurtulamamış, “temsil ettiklerini” söyledikleri, fakat aslen bu ülkeyi kuranlardan olan halkı istismar etmekle ilgilenmekteler. Halbuki yöre halkının bu ülkede herkes kadar hakları vardır, onlar da zamanında Eşraf Devrimini yapanlardandır. Beklenti şudur, ülke menfaatlerini düşünsünler ve gerekli doğal dönüşümün gerçekleşmesine katkı sağlasınlar; sanayileşmenin, küresel-uluslararası ticaretin ve Bilgi Çağı gücünün bölgeye yerleşmesine, halkın buna göre konumlanmasına dönük projelerin takipçisi olmaya başlasınlar ve politik açılımlarını bölgesel değil, ülke geneline dönük yapsınlar. Her şeyden önce terörle ilişiklerini kessinler, kendi toplumlarına zulmedenlerde ayrışsınlar. HDP (veya başka isim), eğer terörle iltisakını kesmezse ve Türkiye ile bütünleşerek bir politika üretemezse, Güneydoğu’ya sermaye hareketi olması gerektiği biçimde yerleşmez ve bunula ilgili dönüşüm tamamlanamaz. Politikacılar bu tip köklü adımları atabilmelidir, yoksa sıradan olurlar.

İYİ Parti için de bir şeyler söylenmesi beklentisi içinde olanlar gelsinler, onlara ne yapmaları gerektiğini şifaen anlatayım!

Sonuç: Mühim olan İstiklal Marşımızı birlikte, dimdik, içten ve gür sesle söylemektir!

 

Önerilen diğer benzer yazılar:

 

 

[1]Eric Hobsbawm, Terence Ranger, Geleneğin İcadı, Çev. Mehmet Murat Şahin, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2006, s. 12.

[2]Immanuel Wallerstein’in yakıştırmasıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Cari Dış Politik Konular

DİĞER YAZI

Talepname

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,