siyasal-islam-ve-24-haziran-secimleri
Siyasal İslam ve 24 Haziran Seçimleri

Siyasal İslam ve 24 Haziran Seçimleri

440 Tıklama
33 Dakikalık Okuma
3
Okuyucu

Türkiye bir merhaleden daha geçti. Bu ülkenin aydını toplumu iyi değerlendirmeli ve ileriye bakacak doğru işaretler vermelidir. Fikren bile olsa çukur kazan olmak doğru değildir, her daim yapıcılık öne çıkmalıdır. Zannediliyor ki bütün bilgi kişiye söylendiği kadar. Hiç öyle olur mu? Dolayısıyla bir fikrin savunucusu olurken bile insan olduğumuzu unutmamalıyız. Bu anlayışla ülkemiz için hassasiyet taşıdığını düşünerek önce laiklik ve Siyasal İslam bahsine değineceğim. Aslında bu konuyu doğru bir düzlemden tartışmak isteyenlere başka bir kapı aralamış olacağım. Konuyu tarihsel süreci özetleyecek biçimde 24 Haziran seçimlerine kadar getireceğim. Elbette konu gereği; projeleri, stratejileri, politikaları, terörü, bekayı, küresel siyasi etkileşimleri kapsamış olacağım.

Osmanlı’dan başlayarak inceleyelim, aydınlarımızın çok aktif olarak siyasetle ilgilendiğini tespit etmek durumundayız. Bu tespitin esasını görmek istiyorsanız TBMM arşivine giderek resmi belgelere bakabilirsiniz. Örneğin sadece siyasi oluşumlar bağlamında bakarsanız, 1890’dan günümüze var olan kayıtlara göre Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde 400 civarı parti, teşkilat, cemiyet vs. görürsünüz ve tabii binlerce kurucu. Ortak konu şu: Dünyada hangi konu öne çıktı ise onunla ilgili hemen onlarca parti kuruluveriyor. Hassasiyetlere duyarlı bir aydın kitlemiz var. Sürece bakılırsa siyasetle ilgilenenlerin çoğu çok aktif, tepkili ve ısrarcı. Üstelik klasik fikir akımlarına bakarsanız, bu alanda kefen giyerek mücadele etme eğilimini rahatlıkla görürsünüz ki bu tür siyaset yapanlar karşı tarafa amansızca saldırıda bulunurlar. Bu tabiidir. Siyaset bizde böyle! Bu işin öne çıkanları ve aydınlar böyleyse elbette taraftarlar ve halk da benzer tavır göstereceklerdir.

Aydınların çok uzun süredir tartıştığı bir konu var; laiklik. Ama başka konular da tartışılıyor: Klasik çaptakiler; Devlet, Demokrasi… Ana akım olarak; Küreselleşme, Post-modernizm, Neo-liberal sistem, Popülizm, Plütokrasi… Sunulanlar; Terörizm, Radikalizm, İslamofobi… Refleksle ortaya çıkan ve hatırlananlar; Yeni muhafazakarlık, Aşırı milliyetçilik, İslamcılık… Bütün bu tartışmaları tüm yönleriyle tartışmakta yarar vardır. Yine de gerçek yaşam içinde olanlar bir yana konamaz. Yöneticilere düşen görev herşeyi bilerek ve hesaba katarak hareket etmektir. Omzunda yük taşımayanlara göre bu tartışmalar birer entelektüel bahistir; şimdi benim yaptığım gibi…

Üzerinde durduğumuz konu bu kadarla da kalmadı ve laiklik Siyasal İslam ile birlikte tartışıldı. Ortaya çıkan ne? Ülkede yaklaşık 20 yıldır yapılan seçimlerin sonuçlarına bakılırsa millet “Bizim için laiklik de, Siyasal İslam da sorun değil, bu tartışmayı bırakın,” diyor. Son seçimlere (yaklaşık) 56 milyon seçmen katıldı ve yüzde 90 civarında bir katılımla seçim yaptı. Millet, “Bizim yaşam tarzlarımızla ilgili bir sorunumuz yok, daha önemli konular var,” diyor. Demek ki seçmenler bu kavramların tartışılmasını bir tarafa koyuyor ve başka konuları önemseyerek oy veriyor. Kabaca bu öne çıkan konular; beka ve terör, yönetim sisteminde istikrarsızlık olmaması, ekonomik şartların ve kalkınmanın yeniden düzenlenmesi.

Elbette Siyasal İslam sadece Türkiye için değil, bünüyle bütu coğrafya için önemlidir. Çünkü çok köklü bir tartışma konusudur. Bir anlamda bu coğrafyada olan ve küresel çapta yankılanan Yahudiler ile Müslümanların temel tartışması bile bu bahisle ele alınabilir. Zira Yahudilerin dini de siyasaldır. Entelektüel seviyede halledilememiş böyle köklü bir sorunu millete yaptırmaya kalkanlar oldu, ama geri tepti. Çünkü konu oldukça ağırdı ve günlük işlere karşılık gelmemişti.

Pratikte bir savaş var mı? Var. Nerede? Örneğin Filistin’de mi? Esas olarak Filistin ve Kudüs meselesi ortadadır. Ama eğer Yahudiler (diyelim ki MOSSAD) başka şeyleri de planlamışlar ve gereğini yapıyorlarsa, örneğin Irak ve Suriye’de meydana getirdikleri parçalı sistemi, PKK’ya verilen desteği veya IŞİD gibi küresel terör odaklarını göz önüne alırsanız, durum bizim içimize kadar geliyor, öyle değil mi? Eğer İsrail bir din devleti ise karşısındaki hangi motivasyonla olacak? Bu soru gündemden düşmemiştir ve halen milletin verdiği oya yansıyan biçimde belirginleşmiştir. Öyleyse pratikte bu konu laiklik değil, beka ile açıklanmaktadır. Bunu kim görmüştür?

Konuyu hatırlatmak adına kısaca laikliği inceleyelim. Fransız İhtilali (1789) ile günümüzdeki şekilde bilinir olan laiklik (Laicus, Yunanca “halk” demektir,) aslen kilise baskısına karşı bir tepki olarak gelişmiştir. Ruhbanlığı reddeden bir Müslümanlık için laikliğin anlamı sürekli tartışmalı görülmüştür. Laiklik için toplumlara özel geçerli bir rehber yoktur, anayasalara detaylı biçimde yazılamaz. Çok genel bir anlamda “din ile devlet işlerinin ayrılması” olarak açıklanır.

İfade edildiği üzere, Müslümanlık ve Yahudilik benzer özellikler taşır. Bu iki dinden olanlar için “devlet, ancak din ile veya tam tersi biçimde” açıklanır. Bu iki benzer dinin mensupları için laiklik sadece uygulamalarda kendini gösterir. Nasıl radikal Yahudiler Tevrat’a bakıp konuşuyorlarsa, benzer biçimde Milli Görüşçüler de İslam’ın siyasi olduğunu Kur’an’dan ayetlerle ortaya koymakta ve bunu açıkça savunmaktadırlar. Ayrıca bu görüştekilerden bir kısmı “demokrasinin bir din olduğu” tezini de savunmaktadırlar. (Milli Görüş hakkındaki ayrıntılar kendi Portallarından incelenebilir.)

Osmanlı şeriatla yönetilen bir devletti. Dini esasla ayrılan içindeki farklı milletler kendilerine tanınan hukuk ile idare edilirlerdi. Buna karşılık Osmanlı’nın günlük yaşamda dini toleransları vardı, özel hayatlarda din dışı hukuku kullanırdı. Osmanlı 19. Asırda topraklarını kaybettikçe Hilafet makamına önem vermişti. Bu dönemde Panislamizm resmi ideoloji halindedir. Hilafeti yönetmek başlı başına bir siyaset işidir. Öte yandan Osmanlı’ya modernleşme aynı asırda girmiştir. Batılı reformlar geliştikçe Osmanlı’da laik düşünceler de normal hayata kendiliğinden yerleşmiştir. Hilafetin ilgası 1924’tedir. Çokça sorulur, “Hilafet bugün olsaydı işler miydi?” diye. İşlemez. Ama halen bu tür hayaller içinde olanlar yok değildir.

Atatürk dine karşı değildir, Müslümandır, kendi düşüncesine göre inancı ve itikadı vardır. Felsefesi hiçbir zaman pozitivist olmamıştır. Atatürk Ortadoğu cephelerinde kaldığı sürece Arapları iyi tanımıştır, Arap siyasetini çok iyi özümsemiştir. Atatürk çok ülkeyi gezmiştir, çok sosyaldir, çok okumuş biridir. Askeri dehadır. Ayrıca cephedeki duruşu örnektir; hücumda en öndedir, geri çekilirken en geride. Atatürk adeta “İslam zırhı” giyerek kendini bir yerlerde üstün konuma getirmeye çalışanlara karşıdır.

Atatürk Tevhid-i Tedrisat ve Hukuk İnkılaplarını yapınca laik kurumlar da ihdas edilmiş oldu. 1924 Anayasası’nda yazan “dini İslam” ifadesi 1928 Anayasası’nda “laiklik” olarak değişti. Türkiye’de resmen laiklik bu yıl itibarı ile işlerlik kazandı. Diyanet İşleri Reisliği 1924’te kuruldu.

Konu Atatürk’ten açılmışken ifade etmeliyim, O’nun İttihat ve Terakki’ye girip çıkması zaten bir vakıadır, orada aradığını bulamamış ve hatta oradakilerle karşı karşıya gelmiş biridir. Bundan sonra girdiği teşkilat Erzurum Kongresi ile ortaya çıkan ve kurucusunun kendisi olduğu Şarkı-ı Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’dir (Erzurum, 1919). Yine Müdafa-i Hukuk Birinci Grubu’nu kurmuştur (Ankara, 1921). CHP sonra, 1923 yılında kuruldu. Mustafa Kemal’in bu siyasi mücadeleye başlaması memleketin işgali üzerine olmuştur. Öyle “siyaset yapayım ve millet bana tabi olsun” demiş değildir. Erzurum Kongresi’nden önce 1859-1919 yıllarında Osmanlı’da TBMM’de kayıtlı 80 kadar fırka ve cemiyet vardır, her türden fikir akımına sahip. Atatürk elinde silah ama askeri elbisesini çıkarıp vatan-millet derken, İstanbul’da faaliyeti olan ve dışarıyla irtibatlı ve aktif 10 civarı siyasi oluşum vardı.

Siyasi tarihimizde öne sürebileceğim bazı kuruluşlara değineyim: Türk Ocağı (1911), Sosyal Demokrat Parti (1918, Dr. Hasan Rıza, Osmanlı zamanında demokrasi sözcüğünün kullanıldığı partidir), Kürdistan Teali Cemiyeti (1919, İstanbul, Seyyit Abdülkadir, Osmanlı zamanında Kürtleri savunan bir partidir), Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi (1919, İstanbul, Ahmed Arif, Osmanlı zamanında sosyalizmi savunan bir partidir), Milli Türk Fırkası (1919, İstanbul, Ahmet Ferit tek, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura ve diğer arkadaşları, Osmanlı’da başkaları başka iddialarda bulmuşlar ki bu kesim Türk adını verdikleri bir parti kurmuşlar), Gizli Komünist Fırkası (1920, Ankara, Arif Oruç), Türkiye Komünist Partisi (1920, Ankara, Tevfik Rüştü Aras, Komünizmi açıkça savunmaktadır)… Daha yakın zamana gelelim (İkinci Dünya Savaşı zamanı, 1946-1951): Liberal Demokrat Parti (1946, İstanbul, Kazım Demirarslan, liberalizm kavramı siyaseten sahnede), İslam Koruma Partisi (1946, İstanbul, Selçuk Köroğlu), İslam Demokrat Partisi (1951, İstanbul, Cevat Rıfat Atilhan, sanırım islam ile demokrasi kavramları burada ilk defa yan yana gelmiş durumda).

Bu noktadan sonra sunacağım süreçleri biliyoruz, ancak ülkede yaşanan asıl tartışma çerçevesine konuyu doğru bir okuma ile getirmemiz gerekiyor. Nasıl? Bakın şöyle:

Osmanlı’dan kalma bir tartışma sürmektedir. Nedir bunlar? Osmanlıcılık, ki içinde Hilafet de vardır, İslamcılık, Türkçülük, Mandacılık, vs. Fikirle kalmamışlar resmen parti olarak da ilerlemişler. Ama Atatürk’ün kurduğu Yeni Türkiye Cumhuriyeti modeli aslen şartların meydana getirdiği, mevcut fikirleri kapsayan ve özgün bir modeldir ve örneği başka yerde yoktur. Cumhuriyetle birlikte bu din-devlet konusu hukuki ve sosyal alışkanlıkları da beraberinde getirerek tartışılmaktadır.

Cumhuriyet tarihinde İkinci Dünya Savaşı sürecinde daha da alevlenen ideolojilerin tartışıldığı bir dönem oldu. Komünizm tehlikesi tüm dünyada tartışıldı. Hatta Ruslar Türkiye’den Doğu vilayetlerini ve Boğazları istediler (Stalin, 1945). Türkiye NATO’ya girdi (1952). Bu dönemde MTTB (3. evresi 1946-1965), Milli Görüş (1965) ve benzeri hareketler bu ideolojik tartışmada kendilerini öne çıkardılar. Bu kesimin köklerini besleyecek damar sağlamdı. Hatta meşru partiler de siyaset sahnesine çıktı. Aynı dönemde ABD ve NATO, SSCB yayılmacılığından korumak için sadece Türkiye’deki dini bütün kesimleri değil Milliyetçi kesimleri de destekledi. Benzer biçimde Ülkücü hareket de damarı köklü bir fikir alanıydı.

Kökleri milletin hafızasında olan din (Müslümanlık) ve millet (Türk) bahsi önemli bir şekilde tartışılırken Mısırlı Seyyid Kutub (1906-1966) Ortadoğu coğrafyasının direnmesi adına bir fikir akımını tekrar ateşledi. Neydi bu? Tam adıyla, Siyasal İslam. Döneminde siyasi bağlamda bu ne işe yaradı? Üç madde ile açıklayabiliriz: Birincisi, Yahudiler bu İslami oluşumu işaret ederek kendi (İsrail) devletinin kurulmasını (1948) ve meşruiyetini ikna yoluna gitti. İkincisi, ABD ve İngiltere Ortadoğu’daki SSCB yayılmacılığına dirençli bir Müslüman toplumun örgütlenmesine çabaladı. (Bilmeyenler için söyleyeyim, Türkiye’de bu dönemde sayısız sosyalist ve komünist parti, STK ve neşriyat vardı, ABD ve NATO bunları Türk makamlarından daha sıkı takip ediyordu.) Üçüncüsü ise şöyle, Müslüman kültürün kendi siyasi anlatımını günün şartlarına göre bir araya getirip kurumsallaşmasına imkan verdi ve bu kurumsallaşma ile (Türkiye’dekiler de dahil) bölgedeki yapılar halen aktiftir.

1950’lerden itibaren Türkiye’de siyasal ve kültürel pek çok kurum ve kuruluş meydana geldi. Bunlar: Müslümanlık ve Milliyetçilik kökenli partiler, Türk-İslam Sentezi de dahil değişik fikir akımları, hibrit tarikat-örgüt yapıları, din ile genel eğitimi karma verebilecek okullar ve eğitim müfredatları, Yeşilçam’da bunları filme çekecek bir kültür ayağı. (İmam Hatiplerin tarihi yapısını başka kaynaklardan inceleyebilirsiniz. Eskiye dayanıyor. Ben burada konuya ilişkin olarak, İmam Hatip Kursları’nın 1949’da başlatıldığını ve Demokrat Parti iktidarı ile 1950’de okul hüviyetiyle çalışmaya başladığını hatırlatmakla yetineyim. Diğer yandan Said-i Nursi siyasete girmemiş ama bizatihi Demokrat Parti için konuşmalar yapmıştır. Dolayısıyla 1950’lerde Nurculuğun güncel siyasetle ilgisi bir biçimde ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Süleyman Hilmi Tunahan Süleymancılık’ı 1959’da kurdu. Yeşilçam’ın 1966’dan itibaren milli konularda film çektiği görülür. Kurmay bir subay olarak 1955-1957’de ABD’de olan Alparslan Türkeş 1969’da MHP’yi kurmuştur.)

1970’lerde ABD, SSCB’nin içini ve çeperini (özellikle Afganistan için denir,) kapsayacak şekilde Yeşil Kuşak Projesini ortaya attı, yaydı, Jimmy Carter (Başkanlık: 1977-1981) politika olarak bunu deklare etti. Siyasal, Radikal, Ilımlı İslam kavramları bu süreçte politika olarak literatürde eksiksiz yer aldı.

Türkiye’de daha belirgin biçimde 1960’lardan itibaren asker-siyaset kurumları arasında sorun oldu. Bu süreçler hemen her yıla karşılık gelen “yönetime el koyma” şekliyle cereyan etti. Buna karşılık tepkiler de oldu. Diğer yandan etmenlerin içinde komünizm ve sosyalizm (çeşitli fraksiyonları ile; radikal-lümpen, meşru-gayrı meşru, Lenin-Mao yanlısı… Ülkede değişik sebeplerle, etkilerle ve beklentilerle 1960’den sonra yüz civarı parti kurulmuştur,) çerçevesine oturtulabilecek akımlar ve kurumlar da kendini yoğun bir şekilde gösterdi. Neticede 1970’lerde ülkede ideolojik çatışmalar arttı. 12 Eylül 1980’e kadar Türkiye bu bagajla geldi.

1989’de ABD ve NATO kazandı, Soğuk Savaş bitti, küreselleşme ve liberalizm adımlarını Ronald Reagan (Başkanlık: 1981-1989) ve Margaret Thatcher (Liderlik dönemi: 1975-1990) ile somutlaştırdı. 2001’de 11 Eylül saldırısı oldu. ABD Radikal İslam’ı terör ile ilişkilendirecek projeleri öne çıkardı, İslam’ı dünya için yeni tehdit ilan etti. ABD Ortadoğu’ya askerini soktu, savaşlar başlattı. Rus silahı kullanan ve Rus sistemine dayalı örgütlenmiş Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkaslardaki ülkeler birer birer değişimlere sahne oldu. El Kaide (Kuruluş: 1988), Irak-Şam İslam Devleti (Kuruluş: 1999), İslam Devleti isimleriyle İslami Terör örgütleri küresel bağlamda konu oldu. Bu coğrafyalarda Radikalliğin karşısına Ilımlı olanlar kondu.

2000’lere gelindi. 2003 yılında Condoleezza Rice tarafından Büyük Ortadoğu Projesi duyuruldu. Türkiye’de Milli Selamet Partisi’nden (MSP kuruluş: 1972) kopan Adalet ve Kalkınma Partisi 2002’de iktidar oldu. Turgut Özal’ın liberal ve muhafazakâr mirası da bu partiye geçti. O gün bu gün iktidardadır. R. Tayyip Erdoğan Davos’ta (2009) küresel neo-liberal düzene karşı gelme noktasında bir politik süreci başlattı. Bu bağlamdaki örnekler; Mavi Marmara, One Minute, Faiz Lobisi, vs… Kuruluşundan itibaren AK Parti, Fethullahçılarla birlikteliklerini ve isteklerini karşıladıklarını, kesin olarak 2013 yılından itibaren bu örgütü “anladığını” ve açıkça “kandırıldığını” itiraf etti. Bu arada 15 Temmuz 2015, FETÖ darbe girişimi oldu. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan FETÖ’ye ve onu himaye edenlere karşı mücadele etti.

Esasen neo-liberal küreselciler gizliden gizliye FETÖ’yü desteklemişti. 2009 tarihinden itibaren bu küresel güçler AK Parti’ye desteklerini çekmiş ve FETÖ’nün yaşaması için başka arayışlara girmişlerdir. Dolayısıyla bu değişimin sonuçları bir soru işareti olarak ortadadır. Ülkede yaşanan menfur darbe girişimi sonrasında “bekaya yönelik saldırılara acilen karşı koymak için Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçilmesi” formülü oylandı ve buna göre yeni sistemin gereğinin hızla gerçekleştirilmesine yönelindi. Bu süreçte Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan FETÖ’yü, İsrail’i, ABD ve Avrupa kaynaklı küresel eğilimlerin asıl yüzünü, hatta kendine verilen desteğin durumunu böylelikle daha da anladı ve anlatmaya başladı. Ülkede PKK ve Suriye düzleminde de farklı yansımalar söz konusu oldu. Rusya ve İran ile yakınlaşma, S-400’ler, Astana Süreci, Akkuyu Nükleer Santrali, vs… Cumhurbaşkanı Erdoğan PKK konusunda da stratejiyi değiştirdi. “Dışarıdan önleme” stratejisini uygulamaya koydu. Ama asıl önemlisi, 15 Temmuz sonrasında Devlet Bahçeli ile birlikte “Yerli ve Milli” duruşu somutlaştırmış olmasıdır.

Siyasal İslam 16 yıldır iktidarda, buna ilave en az 5 yıl daha iktidarda kalacak görünüyor. Buna ittifak eden MHP ile birlikte değerlendirilirse Türkiye’de daha belirgin olarak Yerli ve Milli adıyla Türk-İslam Sentezi iktidarını görmüş olacağız.

“Oyun bozuldu!” Cumhur İttifakı böyle söylüyor. Peki kastedilen oyun nedir? Oyuncular (onların açıklamalarına göre sınıflandırıyorum): İçeride ve dışarıda yer tutan neo-liberal küresel kanat, bu ittifaka muhalefet eden karşı ittifak, teröristler… Bu oyuncular içeride ve dışarıda kendi ajandalarındaki faaliyetleri sürdüreceklerdi. Kastedilen budur.

Peki böylesi “hayati” ortamda seçimler nasıl oldu? “Türk seçmeni dünyaya demokrasi dersi verdi,” dendiğine göre ve yabancı misyonlar gerekli tebrikleri ilettiklerine göre bundan böyle durum budur. Ama eğer bir çatışma hali varsa mücadele bu şartlar üzerine devam edecek demektir. Öyleyse yeni oyunlar olabilir ve Cumhur İttifakı dayanışma içinde bu süreci yönetmeye gayret edecektir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin şu vurgusunu hatırlayalım: “Üçüncü merhale başlıyor. Birincisi Cumhuriyetin kurulması, ikincisi çok partili devre geçiş, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi demokrasimizde üçüncü merhaledir.” 15 Temmuz tarihi dahil, Cumhuriyet ve demokraside ısrar eden Türkiye, seçim vaatlerine bakılırsa, şimdi refah ve güvenlik için yeni projeleri görmek isteyecek. Diğer partiler ise kendi değerlendirmelerini yapacaklar ve ülke demokrasisinde çaba sarf edeceklerdir.

Seçim sonrası ortaya çıkan tablo şöyle: Cumhur İttifakı (Partiler: AK Parti, MHP, BBP. Ortak tez: Yerli ve Milli, Tek-İslam Sentezi. Oy oranı: %53.66), Millet İttifakı (Partiler: CHP, İYİ Parti, SP. Ortak tez: Yok, sadece seçim için muhalefet. Oy oranı: %33.94), HDP (Tez: Kürtlerin bir kısmıyla ilişkilendiriliyor. Oy oranı: %11.70). Cumhur İttifakı dayanışma içinde. Millet İttifakı seçim sonrası dağıldı. HDP pozisyonunu sürdürmek isteyecek.

Batı’daki başlıca demokrasilere bakalım: İngiltere (İşçi Partisi, Muhafazakar Parti, öne çıkmayan birkaç daha) çok uzun zamandır iki parti ile demokrasisini sürdürüyor. Büyük Britanya içinde radikaller yok mu? Elbette var. Tartışabiliyorlar. ABD’de (Demokratik Parti, Cumhuriyetçi Parti, öne çıkmayan birkaç daha) çok uzun zamandır iki parti ile demokrasisini sürdürüyor. ABD içinde radikaller yok mu? Elbette var. Tartışabiliyorlar. Almanya (Hıristiyan Demokrat, Sosyal Demokrat, Sol, Yeşiller, öne çıkmayan birkaç daha) çok uzun zamandır iki parti ile demokrasisini sürdürüyor. Almanya içinde radikaller yok mu? Elbette var. Tartışabiliyorlar. Şimdi de 1948 yılında kurulan İsrail devletine bakalım: Kadima Partisi, İşçi Partisi, Likud Partisi, Şans Partisi, Ulusal Birlik Dinci Parti, İsrail Beytenu Partisi, Yahad Partisi, Şini Partisi, Birleşik Tevrat Yahudiliği, Arap Partileri. İsrail’deki radikaller Müslümanlardan daha üst seviyededir. Böyle bile olsa kendi içinde tartışırlar; ancak dışarıyla savaşırlar.

“Biz kendi içimizde tartışmayı öğrenelim, savaşacaksak bize düşman çok!” Bu yazıda vereceğim asıl mesaj budur.

Bütün bunlara bakılırsa, “Türkiye’de laiklik ve Siyasal İslam tartışması ne oldu?” diye sormamız gerekiyor. Türkiye bu konuda da bir ilke imza attı. “Yerli ve Milli” diyebileceğimiz bir uygulama ile bu tartışmayı kapattı veya marjinalleştirdi. Radikal söylemleri bir tarafa bırakacak olursak, Türkiye nüfusunun yarıdan biraz fazlası laiklik ve gelenek tartışmalarına girilmesini değil; barış, refah, güven ve istikrar istiyor. Hal böyleyken, her iki kutuptan da çok özel düşüncedekiler de olabilir, aydınların kendi aralarında seslerini yükseltmeleri ne tür bir yarar sağlayacak?

Böyle mi?..

 

Önerilen diğer benzer yazılar: 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Politik Etkileşimlerin Doğası ve Türkiye

DİĞER YAZI

Kürt Meselesi!

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,