kurt-meselesi
Kürt Meselesi!

Kürt Meselesi!

Okuyucu

Türkiye kendi iç durumuna bakıyor ve haklı bir biçimde, “Bizde Kürt meselesi yok, PKK meselesi var,” diyor. Uluslararası kamp ise konuyu jeopolitik ve tarihsel çapta ele almakta, “Kürt meselesi var,” görüşünü ileri sürdürmektedir. O zaman Türkiye ile uluslararası bakış açılarında bir boyut farkı olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye bu konuda haklılığını sürdürecekse, yapacağı iş uluslararası bakış açısını dikkate alarak politika üretmek olmalıdır. Nasıl mı? Önce iddiaları açıklayalım, sonra neler yapılabileceğine bakalım.

Son dönemde Türkiye “beka” konusunda önemli adımlar attı. Irak’ta, Suriye’de, uluslararası platformlarda (özellikle ABD, AB, NATO içinde) ve ülke içinde önemli girişimleri oldu. Seçim döneminde konuyu her açıdan ortaya koydu. Durum Türkiye’de böyle. Dışarıda olup biteni de görmek gerekir.

Biraz gerilerden alarak inceleyelim. Uluslararası ilişkilerde Irak gündemden bir anlığını geri çekilince Suriye ortaya çıkmıştı. Esasında rejim ve iç savaş bağlamında görülen Suriye meselesi Doğu Akdeniz, Ortadoğu enerji yolları ve İsrail-ABD koalisyonunun bölgedeki etkinliği ve güvenliği olarak algılanmıştı. Temeldeki çatışma ise ABD merkezli Batı ittifakı ile bölgede var olma savaşı veren Sovyet mirasçısı Rusya ile bölgesel güçlerin arasında devam etmektedir. Bölgedeki İsrail ise çok taraflı politikalarla en kazançlı ülke olma savaşı vermektedir.

Son dönemde Rusya, İran ve Türkiye birlikte hareket eder oldu. Neden? Bunun bir açıklaması var elbette. ABD ve İsrail ise Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan ile Mısır’ı da arkasına aldı. Bunun da bir anlamı var ama “benzemezler” bir arada ise dikkat çekici değil mi? Batı koalisyonu içinde klasik örgütlenmeye de dikkat çekmek gerekiyor, örneğin İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya işin içindeler. Bütün bunlar Suriye meselesine bir çözüm getiriyor biçiminde görünse de aslında enerji paylaşımı ve güvenliği bağlamında okunabilecek bir konu oldu. Bölgedeki Türk, İran ve Rus mevcudiyeti ya görmezden gelinmek istendi ya da geri çekilmesi için politikalar uygulandı. Bölgedeki Kürtler tarihsel anlatımlarla bir devlet kurma hakkına sahip toplum olarak sunuldu. Nasıl vaktiyle Sovyetler Mahabat ile Kürtleri Batı’ya karşı kullanmak istediyse, bugün Batılılar bu toplumu (SDG şemsiyesiyle) Ruslara karşı kullanıyorlar. Irak’ta KDP (Barzani) ile Bölgesel Kürt Yönetimi ihdas eden ABD benzer biçimde, politika, silahlandırma ve eğitim başta olmak üzere, Kuzey Suriye’de PYD/YPG’yi destekleyerek kendine bölgede güvenli bir konum oluşturdu.

Aslında tarihsel bakımdan bölgeye suni bir yapılanma imkanı bulmuş olan Suriye’deki Kürtler, ABD ile çıkarları çakışınca kendi politikalarını meşrulaştırma ve derinleştirme yolunu seçtiler. Son adımda Türkiye ve ABD, Menbiç konusunda ortak hareket ediyor olsa da bu temel gidişat içinde sadece bir konudur. Esasen olup bitenin tümünü çözmeye yönelik değildir. Sadece bir adımdır. Belki bu gelişmenin ümit verir noktaları da bulunmaktadır. Ama bu ümidi güçlendirmek için sadece haklılıkları anlatmak değil, pek çok ortak çıkar tarifinin yapılması gerekir.

Peki esasta olan ne? Bugün bölgede bir Kürt devleti kurulmasına yönelik Batılı ülkelerin ortak bir çabası var. Bunu bildik politikalarla dengeli bir biçimde sürdürüyorlar. Bu bölge Dünya Savaşı zamanında Sykes Picot ile konu edilmiş, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan bir coğrafyada yaklaşık 30 milyon Kürt için kalıcı (!) bir çözüm için adım adım gitmek istendiği şeklinde görülmektedir. Batı bunun için hiç aceleci değildir. Türkiye beka kapsamında gördüğü ve haksız bölünme talebi olarak ele aldığı konuyu, özellikle Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ortak politikaları ile göğüsleme yoluna gitmiştir. Muhalefet durumu ya yeterince anlamamış ya da bilerek başka bir tavır sergilemektedir. Bu kesime soru şudur, Sykes Picot ile karşımızda duranlara karşı planınız nedir? Türkiye’de çoğu aydın ve politikacı olup biteni kendi öne sürdükleri sebeplerle değişik şekillerde görüyorlar. Hatta son seçimde CPH’den bir kesim seçmenin HDP’ye oy vererek demokrasi adına bir hamle yaptıklarını düşünmeleri ilginçtir. Bu düşünce kendiliğinden mi çıktı, yoksa bir şekilde yönlendirme mi oldu, bilinmez. Bakılırsa bütün bu gelişmelerin bütünsel bir anlamı vardır. Doğru veya değil, ama Kürt politikası adına pek çok beklenti söz konusudur!

Dış basını taradığınızda da belli perspektifteki anlatımları görmek mümkündür. Daha geçenlerde Council for Foreign Relations (CFR) kapsamlı bir anlatımla Kürt meselesini ele aldı. Ele alış biçimi jeopolitik, ekonomik, sosyal, politik, diplomatik, tarihi, yani tüm boyutlarıyla olmuş. Bu arada sorayım, içeride kimler durumu Batılılar gibi görüyor dersiniz? İncelemek isteyenler için şuraya (https://www.cfr.org/interactives/time-kurds#!/time-kurds) göz atmaları yeterli olacaktır. CFR, “Bağımsızlık ve anlaşmazlık” ve “Ortadoğu’da Gelişmekte olan Kürtler” başlığıyla jeopolitik açıklamalarda bulunmaktadır. Suriye’yi, IŞİD’i, Türkiye’nin etkisini, Rusya ve İran’ı, ama bu arada petrolle ilgili konuları anlatmaktadırlar. Anlatımlarda uluslararası beklentiler, NATO ve bölgesel güçlerin etkileri işlenmektedir. Sonuçta Kürt sorununda çözüme doğru nelerin öne çıktığı işaret edilmektedir. Bu aşamada yazıyı rahatlatmak için Batı’nın Kürt sorununu ele aldığı kronolojiyi metnin sonuna ekleyeceğim, dilerseniz buradan takip edebilirsiniz.

Neden bu alıntıyı yapıyorum? Başta ifade ettiğim gibi Türkiye’nin konuyu PKK meselesi olarak görmesi ve çözmeye çalışması ile dünyanın bakışındaki boyutun farkını bu vesileyle kolayca özetlemem mümkün olacak. Bu arada söylemeliyim, değişik isimlendirmelerin pek anlamı yok, sonuçta ben de konuyu PKK meselesi olarak görüyorum, ama geri planını da iyi biliyorum. Önemli olan çözmek, akan kanı durdurmak ve aslen emperyalistlerin oyununa karşı doğru hamleleri Türkiye olarak yapmak. Bu hatırlatmalarla değişik çevrelere temel yaklaşımlarımı işaret etmek isterim. Uluslararası çevrelerin yaptığı bütün bu anlatımlardan ne umulduğunu da belli ölçülerde yorumlamak isterim.

Şöyle ki, uluslararası çevrelerce Kürtlerin kimliği ve küresel önemi vurgulanmaktadır. CIA kaynaklı bilgilerden yararlananlar dahi vardır. Demek ki uygulamada CIA basına bilgi paketleyip sunuyor. Kürtlerin çokuluslu bir miras sahibi olarak ele alınması üzerine jeopolitik incelemeler yapılmaktadır. Tarihi süreçler ele alınmaktadır. Anlatımlar Birinci Dünya Savaşı ile başlatılır ve tarih içinde geliştiği şeklinde tanıtılır. Buna karşılık Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ele alınmaktadır. Açık bir biçimde, “Dağılan Osmanlı’dan sonra bu ülke kurulmasaydı Sykes Picot uygulanacaktı ve Kürt meselesi çoktan çözülmüş olacaktı, hatta Ermeni meselesi de benzer biçimde hallolacaktı…” yorumunu yapanlar vardır. Bazı çevrelere hitaben soruyorum, buna ne denecek?

Öyleyse durum öyle “a pice of cake” değildir. Bu işe müdahil olmak isteyen ama konu hakkında derinlemesine bilgisi olmayan, hatta kasti davranış sergileyen kesimler şöyle bir kenarda dursunlar! Türkiye’deki algı, kardeş kardeşe tartışılıp gerekli reformlarla çözülebilecek değerdedir. Tarihi, kültürel ve ileriye bakıldığında da hakiki ortak çıkarlar böyledir. Ancak dış politik gerçekler de çıkara dayanır.

Hatta bir ileriye gidip muhalefete şu eleştiriyi yapayım. Dış politikada bir ülke lideri masaya oturduğu zaman muhataplarına somut konular söyler. Bu nedir? Örnek: “Benim çözüm önerim bu ve son aldığım halkoyu ile bu önerim milletimce onaylandı. Ben bunun dışında size bir şey söyleme yetkisine sahip değilim.” Şimdi iktidar bu konumdadır. Muhalefet kamuoyuna, “Bu işleri başımıza iktidar açtı,” argümanını tekrarladı durdu, ama dışarıya ne söyledi? Millet içinden hep bunu sordu. Muhataplarla masaya oturacak muhalefet ne öneri sunacaktı ki? Bu net değildir. Bu dış politikada, “Efendim, masaya oturunca bakarız,” denecek bir şey değildir! Dış politika ve beka, “bakarız” demekle olmuyor.

Gelelim HDP’ye. Başka isimler de oldu ve hep şu beklendi: “PKK terör örgütüdür, benim bunlarla bir ilgim yoktur.” Söyledi mi? Hayır. Bir söylese Syke Picot tartışması bile biter. Ama yine de HDP ülkede başka partilerin sempatizanlarından ilgi görüyorsa, ilginçlik işte buradadır. Yoksa “demokrasi” gibi beklentileri ülkede bu halk gayet iyi biliyor. En somut göstergesi 15 Temmuz’dur, Türk güvenlik güçlerinin terörizme karşı yaptığı mücadeleye verdiği destektir. Şu anki meclis aritmetiği ortada. HDP ve ona oy paslayanlar bir kez daha zorlasınlar, emperyalizmin maşası PKK’yı dışlasınlar. Önümüzde belediye seçimleri var. HDP hem Meclis’te yemin ettikten sonra izlediği tavırla, hem de belediye seçimlerine hazırlanırken PKK ile ilgisini kestiğini ifade etsin. Zor mu? Bunu Hüdapar için de ifade ediyorum, sadece HDP için değil. Aksi halde “demokrasi” diyerek oy verenler, bu ülkeye esasen ne yaptığını açıklamak durumunda kalacaklardır, ama iş işten geçmiş olmasın!

Bölge öteden beri çıkar alanı halinde tartışmaya açık tutulmuştur, savaşlar, çatışmalar ortadadır. O halde, durum öyle bir hal aldı ki artık çözüm için bütünüyle terör konusu iç ve dış politik kapsamlar ayrılmadan birleştirilmelidir. Türkiye bir yandan içerdeki reformları tamamlayacak, haksız istekte bulunanlara konuyu izah edecek, ama diğer taraftan, dışarıda tüm bölge dinamiklerini gözeterek “ortak çıkarlar” bağlamında üst seviyeden bir söylem geliştirecektir. Buna göre pazarlıklar sürecektir. Şöyle düşünün, eğer Türkiye, millet ve devlet olarak, FETÖ konusunda sınıfta kalsa idi, Suriye’deki oyunu bu yapılanlarla bozmasa idi, bugün uluslararası bir oldubitti ile karşı karşıyaydı. Bu açık. Şimdi yapılacak ise bu kazanımları geliştirmektir. Irak’ta sürdürülen operasyonlar da bir zaman sonra neticelendirilecektir. İrade budur. Ama Türkiye bölgeden çıkmamalıdır.

Bütün mesele Suriye’de Esad rejimi mi sanki? Böyle olmadığı açık. Bölge petrol ve gaz konusu bakımından önemlidir. Şimdi eğer iktidarda bugünkü muhalefetten birileri olsaydı ve ona dışarıdan sunulan şöyle bir öneri olsaydı, “Magosa’yı ver Kıbrıs’ı çözelim. Doğu Akdeniz’deki gazın çıkarılmasına itiraz etme. Sen de İsrail ile ortak boru hattı yap. Bak, İsrail, Suudi Arabistan, Amerika, İngiltere, Fransa… böyle düşünüyor.” Ne yapacaktı? Bunu şundan söylüyorum. İktidar bugüne dek bu tarz sunulanlara “hayır” dedi. Kıbrıs konusu, Yunanistan’ın söyledikleri, İsrail ile ilişkiler bellidir; üstelik Rusya ve Azerbaycan ile inşa ettiği boru hattı projeleri de bellidir. Şimdi, yeni kurulacak Türk Hükümeti bütün bu anlatımı tekrar hazırlamalıdır ve varsa bir pazarlık yolu bunu masaya koymalıdır. İmkanları bağlamında Doğu Akdeniz’de gaz çıkarma girişimini artırmalıdır.

Uluslararası boyutta bir anlatımı olan Kürt meselesini içeride de olması gereken incelikte ele almak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğünden yana olanlar politikalarında bu noktanın inceliğine dikkat etmeliler!

Önerilen diğer benzer yazılar:

“BATI BASININDAKİ KÜRT SORUNU ANLATIMI”

“BATI BASININDAKİ KÜRT SORUNU KRONOLOJİSİ”

(1946) İran’da Sovyet kontrolünde Molla Mustafa Barzani tarafından Mahabat Kürt Devleti ve Irak’ta KDP’nin kuruluşu. (1961) Irak’ta Baas Rejimine karşı KDP’nin isyanı. (1962) 120 bin Kürt’e vatandaşlık belgesi verildiği. (1973) Hafız Esad’ın Arap kuşağı tedbiri. (1974) Abdullah Öcalan’ın Türkiye’de PKK’yı kurması. Öcalan’ın kurduğu PKK’nın 1980 ve 1984 yıllarındaki terörü. ABD’nin 1997’de bu örgütü terörist listesine aldığı. (1975) Baas rejimine karşı Irak’ta yapılan harekatların ardında Kürtlerin 1975 durumuyla coğrafyadaki etkinlikleri. (1975) Irak ve İran arasındaki anlaşma. Celal Talabani’nin KYB’yi (PUK) kurması. (1979) Mesut Barzani ile KDP’nin Kuzey Irak’taki hareketinin önemi. İran topraklarında Kürt isyancılara (PJAK) karşı yapılanlar. (1980) Abdullah Öcalan Suriye’de. (1980-1988) Irak-İran Savaşı içinde Kürtlerin tutumu. (1988) Saddam’ın 50-180 bin kişiyi hedef alan kimyasal silah kullanması. (1990-1991) Birinci Körfez Savaşı (Kuveyt). (1991-2003) Irak’ta uygulanan Uçuşa Yasak Bölge (Çekiç Güç). (1994-1998) Irak Kürtleri arasındaki (Barzani-Talabani) iç savaş. (1999, 16 Şubat) Hafız Esad’ın desteğiyle Suriye’de yaşayan Abdullah Özalan’ın Türkiye’nin baskısıyla ülkeden çıkması, sonunda Naoribi’de CIA tarafından yakalanıp Türkiye’ye (şartlı) teslim edilmesi. (2003-2011) İkinci Körfez Savaşı (ABD-Irak Savaşı). (2003) Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG) kuruluşu. Suriye’de PYD’nin kuruluşu. Türkiye’de Kürtçe eğitimin başladığı politik ve kültürel haklar çerçevesinde açılım süreci. (2004) PJAK’ın İran’da başlattığı eylemler. Mart ayında Suriye Kamışlı’da Kürt ayaklanması. (2011) PJAK-İran ateşkesi. Başer Esad’ın Kürtlere bazı haklar vermeye başlaması. Türkiye’nin KRG ile sıkı ilişki içinde olması. R. Tayyip Erdoğan, Mesut Barzani ile Diyarbakır’da. Açılışı yapılan petrol boru hatları. (2012) Basına yansıyan Oslo görüşmeleri. (2013) KRG’nin Irak ve Türkiye’de petrol satışları. 12 Kasım’da Kürtlerin Suriye’de otonomi ilanı. (2014) Bölgede IŞİD yükselişte. IŞİD’in Musul ve Kerkük petrolündeki kontrolü ve KRG’nin (ikili oynaması ardından) şaşkınlığı. Kobani’de IŞİD olayı. Bu süreçten sonra Türk-ABD ilişkilerinin ABD’nin PKK’yı desteklediği konusuyla birlikte açılmaya başlaması. (2015) 19 Haziran’da Suriyeli Kürtlerin (YPG) kendi aralarında ve Arap silahlı gruplarla birleşmesi. Tel Abyad’daki IŞİD ile çatışma. Türkiye’de ardı ardına 8 IŞİD eyleminin ardından 24 Temmuz’da Türkiye’nin Suriye’deki IŞİD’e karşı koymaya başlaması. (2016, 24 Ağustos) Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi (Fırat Kalkanı Harekatı). (2017) 9 Mayıs’ta ABD askeri güçleri YPG’ye yardım yapıyor. Türkiye’nin buna itirazı. 25 Eylül’de Irak Kürtlerinin bağımsızlık için sandığa gitmeleri. Ancak Bağdat’ın bunu istememesi. (2018, 20 Ocak) Zeytin Dalı Harekatı.

NOT: Yazının ana resmi Sykes Picot’tan bir fotoğraftır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Siyasal İslam ve 24 Haziran Seçimleri

DİĞER YAZI

Partilerin Analizi

Politika 'ın son yazıları