Hiper Küreselleşmenin Etkileri

126 Tıklama
33 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Dünyada ekonomistler neyin tartışmasını yapıyorlar, bizler nelerle ilgileniyoruz? Kapitalizmin bu hiper küreselleşme baskısı altında yeterince bilinçli savaşabiliyor muyuz? Geleceğe neler bırakacağız? Özellikle 2008 küresel ekonomik kriz ve hemen sonra 2019 ile beraber gündeme gelen etkili küresel fırtınalar içinde düşünelim bu soruların cevabını.

KAPİTALİST EKONOMİ

Gelişmiş ülkelere bakın, hepsi kapitalist ekonomiye sahipler. G7 ülkelerini sayalım: Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Krallık (İngiltere), Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya.

William Baumol’a göre, üretim araçlarının mülkiyetinin ve kontrolünün devlette değil, özel sektörde olduğu ekonomilere kapitalist ekonomi denir.[1] Bu klasik bir tanımdır, küreselleşme ile bu tarif de değişmeye muhtaçtır.

Komünist Parti ile yönetilen Çin’in ekonomisi bile devlet kapitalizmidir. Ama fark şuradadır, bir ABD markası (örneğin Apple) gider Çin’de fabrika açabilir, yatırım maliyetini Çin kabul eder, karşılığında Çin devleti ABD’den tahvil satın alır. Görüldüğü gibi burada “küreselleşme” başka tür bir devlet yapısı anlayışını ortaya çıkarmaktadır. Buna da “küresel kapitalist sistem” denir. Küresel kapitalist sistemde teknoloji üretilmesinden tüketicinin ödediği vergiye kadar bütün üretim ve tüketim zincirini düşünürseniz, küresel kapitalistlerle devletler arasında karmaşık ve rekabete dayalı bir yapının olduğunu anlamış oluruz.

Küresel kapitalist sistemde devlete neden ihtiyaç duyulur, şeklinde sorabilirsiniz. Kapitalist ekonomide sistemli yaklaşım gereği devletler haksız öne çıkışları önleyen temel örgütler olarak tarif edilir. Ancak tam tersine, bu bazen “kriminal devlet” anlayışını da işaret eder ki küresel ekonomik sistem bunu kendine hemen düşman ilan eder.

Madem kapitalist ekonomi ülkeler için demokratik idareyi istiyor, o halde hükümetlerin ve politikacıların popülizmden kaçınmasını da isteyecektir. Kapitalist ekonomi politik çıkarlar için karmaşık ama istikrar arayan bu sistemin işleyişinin popülizme feda edilmesine izin vermez.

Bu durumda Schumpeterci iktisada göre yapılmış en iyi tanım şöyledir: Kapitalizm dinamik bir dengesizlik sistemidir.[2] Peki bu küresel çaplı, dinamik ama rekabetçi sistemin çalışması nasıl gerçekleşecek? Tartışma da böyle başlıyor herhalde. Bu noktada Friedrich von Hayek’in, Özgürlüğün Anayasası’nı yazma nedeni kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.[3] Elbette konu ekonomik liberalizm ve hatta neo-liberalizmdir.

Çok yalın anlatımla özgürlük bahsi liberal bir tarifi beraberinde getirir. İşte burada insan yaşamı gereği birey, devlet, şirket ile ekonomik, politik, müşterek olarak bütün aktörlerin nelere esneklik gösterebildikleri ülkeden ülkeye, kültürden kültüre değişkenlik gösterir. O zaman şöyle düşüneceğiz, bir tarafta vahşi kapitalizm var, diğer tarafta ise özgürlük kavramı etrafında düzenlenmesi gereken bir sistem. 

Devletin kendisi en temel kamu malıdır.[4] Devlet inovasyonu teşvik eden en önemli aktördür.[5] Keynesyen iktisat yaklaşımının 2008 küresel mali krizinden sonra yeniden revaçta görülen kısmında devletin yatırım işlevi ve kamu malları kavramını yeniden önemli hale getirmiştir. Sürekli istihdam gerekmektedir. Diğer yandan özel teşebbüs kamunun ihtiyaç duyduğu bütün malları üretmeyecektir. Hızlı gelişen teknoloji ihtiyaçlarına göre zorlukların arttığı günümüzde örneğin kamu bankaları ülkede özel teşebbüsün inovasyon yatırımına (örneğin internet altyapısına) teşvikte bir destek verdi ise bu kabul edilebilir bir durumdur. Sistemin tamamlanması şarttır. Devlet vergiyi bu nedenlerden dolayı da toplar. Ancak bu durumda hükümetlerin ve politikacıların yaklaşımları hedef tahtasına çevrilir, hukuki tartışmaları gündeme getirir. O zaman hukukun da dinamik olması şartı ortaya çıkar.

Küresel kapitalist ekonominin güçlenmesi için sınırları dahilinde tüm bankalar-arası ilişkilerde devlet hem yaratıcı hem de imkân yaratıcı fonksiyonunu üstlenmektedir. Örneğin yeni bir tartışma konusu merkez bankaları hakkındadır. Politikacılardan özerk olması hususunda garanti isteyen kapitalist ekonomi için merkez bankalarının, küresel-konjonktürel nedenlerden dolayı görevlerine eklenen devlet hizmetleri için en ucuz tarzda stratejik-borçlanabilmesine izin verilmesi hususudur. Bu bağlamda diğer bir konu da devletin sermayeyle desteklediği yatırım bankalarının dinamik kullanılması hususudur. Örneğin enerji verimliliği veya Fintech’in yaygınlaştırılması için hızla kullanılacak yatırımlar gerekiyorsa, devlet bu yöntemle bir çıkış yolu yaratmanın imkânını verebilmelidir. 

Kapitalist ekonomide para politikası, makroekonominin istikrarını tek başına güvence altına alamayacak kadar zayıftır. Merkez bankaları enflasyonla mücadele ve üretimi gözetir türden önlemleri geliştirmekte zorlanır. Koronavirüs etkisiyle küresel tedarik zincirlerinde yaşanan zorluklar görülünce ABD’de Fed’in onca çabasına rağmen enflasyonun yüksek çıkmasına karşı alınabilecek bir önlem bulunamadı, göre göre enflasyon oldu.

Her nedense kapitalizmin sadece liberal olanının sözünü ederiz. Ancak tarihçi Peter Hall ve iktisatçı David Soskice’nin “Kapitalizmin Çeşitleri” sınıflandırmasını göre piyasa ekonomisinde bazı farklar var görünüyor.[6] Genel hatlarıyla kapitalist sistemlerde iki tür ekonomi vardır. Birincisi liberal piyasa ekonomisidir; ikincisi ise eşgüdümlü piyasa ekonomisidir. Anglosphere (başta İngiltere ve ABD…) ülkelerinin geliştirip uyguladığı model liberal piyasa ekonomisidir. Anglosphere’in dışındaki diğer gelişmiş ülkelerde (başta Japonya ve Almanya…) ise eşgüdümlü ekonomi uygulanır. Her ikisi de büyüme hedefli ekonomidir. Ancak büyümek için izlenen yollar farklıdır. Liberal piyasa ekonomileri çok borçlanmaya dayalı bir büyüme amacı güderken, eşgüdümlü piyasa ekonomileri daha az borçlanmayı öngörürler. Temel fark buradadır.

Madem ortam veya şartlar dinamik, sürekli istikrar ayarlaması gerektiriyor, bu durumda kapitalist ekonomilerde teoriler cari veya dönemsel amaçlarla gelişim gösterecektir. Buna “reel konjonktürel teoriler” yaklaşımı denir. O halde tartışma hep var olacaktır.

HİPER KÜRESELLEŞME ŞARTLARINA DOĞRU EKONOMİ ELEŞTİRİSİ

Bırakın 1930’lardan sonra gelişenleri, 2008 küresel mali krizi sonrası gelişmeleri incelediğimizde bile zamanın getirisine uyum sağlamakta güçlük çeken devletlerin, hükümetlerin, kurumların, şirketlerin ve tabii bireylerin olduğu bir çalkantılı süreci biraz izleyerek, biraz kendimizi olayların içinde kayıpları azaltarak savaşla geçiriyoruz. 2016’da Klaus Schwab’ın WEF’te Dördüncü Sanayi Devrimi’ni[7] açıklaması sonrası her şeyin değişeceğini ve etki altında kalacağını düşünüyorduk ama etkilerinin yaratacağı girdapları zaman skalasına oturtmakta güçlük çekiyorduk. 2019’dan bu yana gözlenenler ise ibretlik görüntülere sahne oluyor. Paris İklim Anlaşması üzerine tereddütler devam ediyor. Koronavirüs pandemisi yaşamı değiştirdi. Tedarik zincirleri aksadı. Sosyal ve kültürel yaşam değişti, ekonomik, politik, teknolojik gelişmeleri takip etmek bir hayli güçleşti. Küresel terör ve göç meselelerinin saymıyorum bile. Açıktır ki küresel ekonomiyi ve makroekonomik tartışmaları bu gelişmelerden ayırmak mümkün değildir. Hem kavramsal hem uygulamalarıyla hükümetler, devletler ve uluslar tartışma konusu edilmektedir. Bir yanda uzay turizmi başlamış diğer tarafta kuraklık ve açlık kasıp kavurmaktadır. 2022’de dünya nüfusu 7,953,952,577 iken 2037’de beklenen 9,015,437,616 nüfustur. Bir yanda krizler diğer yanda insanlık! Aslında olanın adı “hiper küreselleşme”dir ve bu büyük oranda küresel huzursuzluklarla ilgili bir süreçtir. Bugün küçük düşünen bireyler, statükocular, muhafazakârlar, ortodoks görüştekiler popülist politikacılar, kleptokratlar, gelişmelere ayrıca bir tartışma ve gerilim yükü getirmektedir. Ancak büyük-geçiş dönemlerinde yaşam hep böyle sıkıntılı olmadı mı? Marksist öğretide de var, sadece ekonomik ilişkilerde değil, toplumsal ilişkilerde de sistemik altüst oluşlar yaşanır, daha yaşanacaktır da… İster sıradan birey olsun ister bir lider, zamanı ve getirdiği yükleri okuyamayanların beklentileri ve hesapları hep şaşacaktır; bu kesin!

Dani Rodrik “imkânsız üçlü”[8] fikrini ortaya atmaktadır. Dani bu düşüncesini 2011’de yani 2008 küresel krizinden sonraki şartlarda bir araya getirdi. Şöyle: Demokrasi, ulusal egemenlik ve ekonomik bütünleşme bağdaşır. Bu üçünden ikisine sahip olmak mümkünken, üçüne sahip olmak mümkün değildir. Örneğin bir ülkede demokrasi yok (Çin’deki otokrasiyi düşünün), ancak ulusal egemenlik ve ekonomik bütünleşme var, bu çalışır. Avrupa Birliği’nin (AB) Avro bölgesine dahil olmayan İngiltere başka bir örnektir, bu üçlemeye göre bakalım: Bir süre ekonomik bütünleşmeyi feda etti, ikili olarak demokrasi ve ulusal egemenliğini korudu. Nihayetinde Brexit ile AB’den de ayrıldı. Bu AB’nin hem politik hem de ekonomik bütünleşme projesinin tartışılmasına neden oldu, AB projesi için bir başarısızlık olarak nitelendi. Düşünsenize, Pound’u küresel piyasalarda rezerv para olarak kullanılan İngiltere gibi bir ülke, eğer AB projesine tam dahil olsaydı, başka bir küresel rezerv para gücü Avro’nun içine dahil olsaydı, politik açıdan tüm kıta birleşseydi, bu güç kime yarardı, kime karşı olurdu? Böyle olmadı da… Brexit’in anlamını şimdi çözebildik mi? Örneklemeye devam ediyoruz, diğer yandan aklıma şu geldi, Türkiye’de bazı politikacıların gidişatlarından çıkarımla örnekliyorum, ekonomi ve demokrasi tamam derseniz, bu kez egemenliğinizi ulus-üstü kurumlara teslim etmiş olursunuz, Dani’ye göre 2011’de olay budur. 

Bugün ben de şunu ekliyorum: Şartlar 2019 sonrasında tam anlamıyla her şeyi küreselleşmeye zorlayıcı gelişiyor, o halde uluslar-arası bir çatışma (ki egemenlik sorunlarıyla ilgili ortaya çıkan çatışma hali) söz konusu mudur? Yaşanan küreselleşmenin doğal olarak değerlendirilebilecek özelliklere sahip zorlayıcı etkileri giderek artarsa (ki öyle gelişiyor) rekabet içindeki ülkeler için önemli bir gerilme yaratmaz mı? ABD’de 2021’de Beyaz Saray’a geçen Joe Biden neden rakiplerine ve rakipleriyle ilgili olan gri alanlardaki ülkelere demokrasi özlü bir stratejiyle yükleniyor dersiniz? (Bu arada maalesef ABD, AB, Rusya ve Çin arasında Türkiye gri alandadır.)

Joe Biden’ın misyonu; küresel liberal kapitalizm kültürünü yeniden düzenlemek, demokrasileri ortak-politik çerçeveye oturtmak, böylelikle ulusal egemenlikleri kontrol altına almak ve daha sonra doların gücünü yaygınlaştırarak hakimiyetini kesinleştirmek (ekonomik ve parasal birlik fikri), sermaye serbestisini kârlılığı küresel olarak azamiye çıkarmak için şartları kontrol edecek güçte olmak, Dördüncü Sanayi Devrimi ürünlerini tam ve yaygın kullanmak, bunun neticesinde eksiksiz Fintech uygulamalarla küresel büyümeyi taahhüt etmektir ve işte buna hakimiyet denir. 

Bunu başka gelişmekte olan ve gelişmiş güçler (en azından kolayca) kabul ederler mi? Buradaki zorlayıcı ifadelerden birine dikkat çekmek isterim: Piyasalar devletlerle değil, kurallara ihtiyaç duyar! Halbuki yeni-Keynesyenler devletsiz işlerin yürümeyeceği eleştirisini yaptılar bile. Paul Krugman gibi yeni-Korumacılık yanlıları, ülkeleri kalkındıran yeniliklerin ancak koruma tedbirlerini uygulamakla ilgili gelişeceğini ve istenen küresel rekabetin asıl unsurlarından birinin de bu tür uygulamalar olacağını savunuyorlar. Hatta nüfus artıyorsa işsizliğe çare arıyoruz demektir, korumacılık tedbirleri bu yönde de bir çare olarak görülmektedir (Cumhuriyetçi-ulusalcı ve Muhafazakâr Donald Trump işgücünü ABD’ye geri getirerek ülkesinde işsizliğe çare bulmaya çalışmıştı). 

Diğer yandan Almanya ve Çin gibi kalıcı ihracat fazlası elde etmeyi sürdürmek için geleneksel Merkantilist devlet yönetim çizgisindekiler eşgüdümlü serbest piyasayı savunmaktalar. Bu liberal ve eşgüdümlü kapitalist yaklaşımlar bugün bir gerilimin de fitilini ateşlemiş bulunmaktadır. Belki Almanya’da Angela Merkel yönetiminden sonraki Olaf Scholz hükümeti bu durumda Joe Biden’a yakın adımlar atabilir diye beklenmektedir.

Küresel liberal anlayış dünya ticaretinde ve para sisteminde bir reform peşindedir. Bugün bu politikalar için temel referanslar Keynes’in 1941 Takas Birliği (Bretton Woods 7. Md.) ile Donald Trump’ın Çin’e 2017’de açtığı ticaret savaşıdır. Mantık şöyle; ABD yönetimi her yıl en fazla ne kadar ticaret açığı vereceğinin kararını alma serbestisine sahip olacak, hedefine ulaşmak için ortaklarının ticaret fazlalarına kısıtlamalar getirecek. Böyle bir uygulamadan en fazla Çin, Japonya, Almanya ve Meksika olumsuz etkilenecektir. Somut olarak bu tip ülkeler ABD için ceza kotası ödemeye mahkûm edilmiş olacaklardır. (ABD, Çin’e bile ceza kesiyor, başka ülkelere neler yapmaz?)

Öte yandan Keynes diyor ki; “… sabit yatırım amacıyla güvenle kullanılamayacak kaçak fonları rahatlıkla kabul edebilecek ve onu açık veren bir ülkeye arzusu dışında ve reel gerçeklere aykırı olarak yönlendirebilecek hiçbir ülke yoktur.”[9]

Bu durumda sınır ötesi sermaye akımlarına belirli şartlar altında farklı kısıtlamalar koymaya imkân veren üzerinde uzlaşılmış bir kurallar kümesinin varlığı savunusu ileri sürülmektedir. Bu açılardan dünya ticareti ve para sistemleri için belli kuralların ileri sürülmesi öngörülmektedir. Özellikle bugün, 2021’deki enflasyon artışlarına yansıdığı gibi, koronavirüs pandemisi ile ortaya çıkan tedarik zincirlerindeki sorunlara bakılarak ileri sürülen fikirle, bu kurallar küresel serbest ticaretin yolunu tam açacak şekilde olmalıdır, denmektedir.

Eğer yakın gelecekte her yönüyle düşünülmeden yapılan düzenlemelerle bir “küresel bütünleşme” öngörülüyor ise yüksek ihtimalle bu kolay dağılacak bir senaryodur. Bu dağınıklık hali küresel ısınmayla veya virüslerle yapılacak mücadeleyi etkilediği gibi, yaşanan yüksek enflasyonlu süreçlerde dünyada rekabeti acımasızlaştırır, kitlesel göçleri fazlasıyla tetikler ve muhtemel çatışmaları da beraberinde getirir. İşte bu gelişmeler ile kimlik siyasetlerine aşırı bağlılık ortaya çıkar, aşırı kâr elde etmek için kapitalist piyasaları karıştıran uygulamaların ortaya çıkmasına sebep olur, sanki II. Dünya Savaş zamanındaki ekonomik dengesizliklerde görüldüğü gibi yeni bir ekonomik-politik savaş atmosferini yaratır.

Ancak yine de bu “kural-egemen dünya kurmak” çabasının ve bu düşünceyi yaygınlaştırma gücüne sahip küresel güçlerin yaratacağı çalkantılar sürecek görülüyor. İşte bu noktada doğal gibi görünen 2019 sonrası yaşananlara ve hızlı değişim sürecine bakanlar biraz tereddüt içindeler. O zaman hiper küreselleşme şartlarında dünyada kural-egemen bir yeni düzeni tarif etmek istediği düşüncesi ortaya çıkmaktadır. İşte bu çerçevede bugün dünyada uygulanan politikalara dikkatlice bakılırsa, bazı liderlerin, politikacıların ve hatta akademisyenler ile bürokratların süreçleri okuma biçimleri ve neyle ilgilendikleri pek anlaşılmamakta, bazıları popülist, bazıları kleptokratik süreçleri işleterek kendi güçlerini kısa zaman zarfında maksimize etmek istemektedirler.

Robert Skidelsky’nin anlamlı bir hatırlatması var: “Kısa dönem görünen dünya; uzun dönem gerçek dünyadır!”[10] Tarihsel geri plana bakarak bugün söylemeliyiz, ekonomide ve politikada uzun dönem ile kısa dönem arasında bir denge kurulması hususu yeniden şart olmuştur. En azından Keynes’in temel iddiaları arasında vardı; dengesi bozulmuş ekonomik parçacıkların kendiliğinden yeni şartlara uyarlanması aynı anda kısa ve uzun vadede mümkün değildir. Bunun gibi, hemen her aktörün çıkarına çabaladığı bir dünyada mikro sonuçlardan makro sonuçlar elde etmek mümkün değildir. (Türkiye’de kullanılan tabirle) Ayşe teyzeden bir makro ekonomik hikâye yazmak çok yanlıştır. Mikrodan makroya ulaşma kolaycılığından çok olması gereken makro ekonomiden mikro ekonomiye gitmektir. Aslında bu sürekli şoklara ve felaketlere maruz bırakılan Ayşe teyzenin tam çıkarına olan ve istismarını engelleyen doğru yöntemdir. Üstelik kamu politikaları onunla ilgilidir. “Davranışsal ekonomi” savunucuları bilirler, bireysel davranışlar sürekli mercek altına alınır ki neo-klasik ekonominin akılcılığından giderek uzaklaşılsın, bu manada ampirik psikolojik nedenlere sarılarak güçlü olmaya soyunan aktörlere fırsatlar yaratılsın, buradan da piyasa hareketlenmesi gibi sonuçlar çıkarılsın. Spekülasyonlar ve balonlar hakkındaki bütün kurguları bu şekilde düşünmek mümkündür. 

Politika başlı başına sorunlu bir sahadır, bilmeyen var mı? Politika olması gereken merkezden uzaklaştıysa ve bununla beraber uygulanan cari politikaların savunucuları arttıysa, buna “temsil yanılması” denir. Bunu Robert Nielsen basit bir biçimde şöyle açıklıyor: “İnsanlar yakın dönem deneyimlerine fazlaca güvenirler.”[11] Dünya iklim krizi safhasına kısa dönemlerin temsil yanılgılarının toplamına göre geldi ve şimdi geri dönmek için daha fazla dikkat ve çaba gerekiyor. Bu önemli değil midir?

Devlet sistemlerinin ekonomideki rollerini eleştirmek çok kolaydır, ancak görünmez ellerin devrede olduğu piyasalardaki aktörleri eksiksiz eleştirmek çok zordur. Piyasadaki ekonomi aktörlerine ve onların doğurduğu ekonomik sonuçlara bakarak devletleri yok etme düşüncesine sahip olmak en azından etik ve adil değildir. Ama maalesef birçok uzman ve politikacı bu açıdan haksızlık edenler tarafında yer alır ve aslında bir açıdan da kendileri fırsatçıdır. Bu durumda hiper küreselleşme şartlarında liberal sistem korunabilir mi? Çözüm politik liberalizm ile neo-liberal ekonomiyi birbirinden ayrı tutmak mı?

SONUÇ

Geçmiş için her nasılsa diyemiyoruz, dersler çıkarıyoruz, üstelik bugüne gelen birçok konuyu iyi bilmemiz gerekiyor. Ama önemlisi, geleceği iyi bilmemiz gerekiyor, ki gelecek nesillere vereceğimiz emanet için içimiz rahat olmalıdır. Bir de temel talebimiz var; refah ve güvenlik şeklinde açıkladığımız. Bizler fedakârlık yapsak da geleceğe bırakacağımız olumsuz bir yaşam olmamalıdır. Ama ekonomiye, politikaya, küreselleşmeye, vs. baktığımızda görünen o ki çocuklarımız bekleyen büyük bir buhran olacak.

Biz ekonomiyi biliyoruz! Kinayeyle yazdım bu ifadeyi. Kapitalist misiniz, değil misiniz? Liberal misiniz, eşgüdümcü mü? Anglosphere mi, kendi kültürünüz mü? Küreselci misiniz, ulusalcı mı? Kimlik siyasetini mi önemsiyorsunuz, finans politikalarını mı? Kural-egemenlikten yana mısınız, neo-liberalci mi? Kaçıncı sanayi devrimi gereği konuları tamamladınız? Bu içinde bulunulan devrimin şartlarına hazır mısınız? Sorular çoğaltılabilir. Ben işin bu netlikle ve bilinçlilikle olan kısmındayım.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] Tim Jackson, Büyümesiz Refah, Çev. Alpogan Sabri Erdoğan, İş Bankası Kültür Yayınları, 2021, İstanbul, s. 177.

[2] Robert Skidelsky, Para ve Devlet, Ana Akım İktisadın Eleştirisi, Çev. Barış Gönülşen, Tellekt, 2021, İstanbul, s. 421.

[3] Bkz.: Friedrich August von Hayek, Özgürlüğün Anayasası, Çev. Yusuf Ziya Çelikkaya, Bigbang, 2013, Ankara.

[4] Robert Skidelsky, Para ve Devlet, Ana Akım İktisadın Eleştirisi, Çev. Barış Gönülşen, Tellekt, 2021, İstanbul, s. 424.

[5] Bkz.: Mariana Mazzucatu, The Entrepreneurial State: Debunking Public vs Private Sector Myhts, Anthem Press, New York, 2013.

[6] Tim Jackson, Büyümesiz Refah, Çev. Alpogan Sabri Erdoğan, İş Bankası Kültür Yayınları, 2021, İstanbul, s. 20.

[7] Türkçe Basımı Kitap İçin Bkz.: Klaus Schwab, Dördüncü Sanayi Devrimi, Çev. Zülfü Dicleli, Optimist, 2016

[8] Bkz.: Dani Rodrik, The Globalization Paradox, Oxford U. Press, 2011.

[9] Robert Skidelsky, Para ve Devlet, Ana Akım İktisadın Eleştirisi, Çev. Barış Gönülşen, Tellekt, 2021, İstanbul, s. 459.

[10] A.g.e.: s. 462.

[11] Robert Nielsen, The Nonsense of the Efficient Market Hypothesis, Whistling in the Wind, 2012. (Bkz.: 10 Ocak 2018, www.whistlinginthewind.org)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Ekonomide Değer Dersleri

Ekonomi 'ın son yazıları

Ekonomide Değer Dersleri

Bir yönüyle pandemi, küreselleşme, yeşil enerji ve derken tedarik zincirleri. Diğer yönüyle ABD ve Çin rekabeti.