insan-sorulari-ve-degisim-algisi
İnsan

İnsan, Soruları ve Değişim Algısı

Okuyucu

İnsan geliştikçe soruları artıyor, gelişiyor ve değişiyor. Öyleyse insan için bilmek, yaşandıkça artan tatmini mümkün olamayacak değerde bir ihtiyaçtır. İnsan kendi durumuna dair karar vermek istiyor ve buna göre sürekli soru soruyor; fakat bu süreç asla tükenmeyecek ve tatmin noktasına ulaşılamayacak görülüyor.

Sorular içinde neler var? İnsan doğayı, kendini ve bir gizem gücü sürekli soruyor. Aslında sorular aynı yere çıkıyor, çünkü cevap arayan insan. İnsanı kendisinden söküp alacak bir sorunun olması mümkün değil. Soru zihinde ve varlığın bütününde gelişiyor. İnsan, doğayı ve evreni incelediğinde nesnel nitelikler aramak ve bulmak yerine, fizikçi Werner Heisenberg’in ifade ettiği gibi, kendisiyle karşılaşıyor.[1]

İnsan zamanı sabitleyerek kendine basit bir yöntem geliştirdi. Cevapları bulma aracı kullanılıyor; bilim bunu mümkün kılıyor. Durumu sabitlemek, kesit almak, zamanı durdurmak, değişmeyeni incelemek ve buradan yola çıkarak değişimi anlamak; tespit etmenin, kavramanın, isimlendirmenin ve eylemi geliştirmenin yolu bu. İnsanın mahareti ne kadar gördüğüne, düşündüğüne ve ölçtüğüne göre farklılaşır. Bu çabaya yoğunlaşıp bilgi biriktirenler için anlamın değeri artar; kişiden kişiye olabildiği gibi, kültürden kültüre de farkı bu şekilde anlamak mümkündür.

Kültür önemlidir. Çöl, Amerika kıtası, orman, Avustralya, ada, Orta Asya vs. kültürü; her biri özellikleri icabı kendi bilinç sistematiğine dayanır. Kaynaşmış alanlarda melezler vardır; bazen iyidir, bazen başka sorular cevabını arar. Örneğin bir Hristiyan kişinin rüyasında Hz. İsa’yı görmesi söz konusuyken, uyandıktan sonra Teslis açıklaması ile ilgili bazı yorumları aklından geçiriyorken; başka bir örnekte bir Eskimo’nun rüyasında ateş yakması çok normal kültürel gerekçelerden kaynaklanan hususlardır.

İnsan neyi değiştirebilir? Gözlendiğinde açıklaması yapılabilecek bir bilgi farkı yaratmak değiştirmenin asıl noktasıyla ilgilenmektir. İyi de ölçüm yapmanın ötesinde olanlar da var, insan bunları hesaba katmayacak mı? Fark edilemeyen o denli büyük bir değişim var ki, bunu bu dünyada görüp ölçebilmek henüz insanın usu dışında görülüyor. İnsanın usunda olup biteni anlamakla ilgili bir ihtiyaç var mı? Elbette var; aslında dış ve iç algı birlikte gelişiyor ve tümü gizeme dair merakı giderecek mahiyete kavuşuyor.

İnsan tarafından, insan için belli kategoriler bilinçaltı, bilinç ve bilinçdışı olarak belirlenmiştir. Bilincin dışındakiler, ötede bir yerlerde olup bitenler nasıl bir soru kümesi ise benzer şekilde bilinçaltı da soru kümesi oluşturmaktadır. Bilindiği kadarıyla iki yüz bir yıldır insanlık toplamların ve türevlerin hepsini kullanarak bilincini geliştirmektedir.

İnsan fark edemedi diye dışarıda olup biten muhteşem değişim yerinde durmuyor ki! Devinim devam ediyor; hem evrende hem de maddenin özünde; hem canlının kendi bünyesinde hem de birbirleriyle iç içe; hem kısa yollarda hem zaman atlayarak ve hem de başka boyutlarda.

Evrende değişim içindeki bütünü bilen, gören, ölçen ve süreçlere öncelik veren kim? İnsanın usunda bu soru var diye kontrol insanda mı olmalı? Hayır, bu çok bencilce olur, yararı da yok. İnsan ihtiyaçları yönlendirme kararını kendi alanında verebilir. Ama insan bütünsel değişim içinde irade sahibi konumuyla adım adım da olsa belli aşamalar kaydeder. Bu da işin bir parçasıdır. Çünkü kainatın bilincinin artmasına dair bir katkısı vardır. Sorular bu işin içindeki bir konudur.

İnsan kendi içinde ıssızlık içindedir ve karanlıktadır. Bir aydınlık yol gözükse de esasen karanlık daha fazladır. Hissettiklerini bile anlamlandırmanın yöntemini aramaktadır. Bu durum kendi yöntemini geliştirirken dışarıdakileri de değiştirmeye yarayan bir çabayı tanımlar. Bilim metottur, disiplindir ve kontrollüdür.

Karanlık bir odada biri uyuyor. Bu arada bir karınca bir kırıntıyı yüklenmiş taşıyor. Karıncaya veya daha parçacık seviyesine, odadaki oksijene, karbondioksite veya azota bakarsak anlıyoruz ki; odada hareket devam ediyor, insan bunu gözleyemese de. Diğer karıncalar yükünü almış karıncanın farkındalar, ama insan ne görüyor ne duyuyor, çünkü uyuyor. Evren boyutunda durum bütünüyle böyle. Derken insan rüyasında bir şeyler görüyor ve soruyor: Rüyadaki karınca ne anlam taşıyor? Soruya cevap vermekle ilgilenen bir diğeri kendine göre açıklama getiriyor. Carl G. Jung gibi bilim insanları buradan yola çıkıp psike-analitik yöntemler geliştiriyor. Olup bitenin sırrı başka bir konu, insanın ne duyumsadığı daha başka…

Carl G. Jung insanı sorguluyor. Kendince, bir yöntem bulunsa da bu işi bütünüyle kolaylaştırsam, diyor. Örneğin, insandaki duygusal ve zihni davranış kalıplarına “arketip” adı veriyor. Hisleri, tutumları ve bunların sebeplerini yabana atmıyor. Hatta gözü açıkken olanın dışında hayali ve rüyayı da inceliyor. Sorular soruyor, ilişkiler kuruyor, insanın kendine dönük akıl yürüttüğü gelişmelere anlam vermeye çalışıyor.

İzafi konular sırası gelince aydınlanıyor; boşluk gibi. İnsanın usu gece uykuda boş durmuyor, oda sessiz ve karanlık diye boş değil ki. Süpernovadan dağılan karbon parçacıkları tutunacak bir yer buluncaya kadar boşluğu kat ediyor aslında. Bütün bunlar doluluk, bir kurala göre hareket ediyorlar. Yerçekimi bile bir kural bilgisi; bir alanı var ve parçacıkları çekiyor; çekmek bile bir enerji alanı, alan boş değil ki. Çünkü evren dolu, en azında bilgi var, anlam var. Evrenin sınırı nerede? Yok ki, içinde olanın eksilmediği, bilgini sürekli geliştiği bir evrende, devinimin bilinç ötesinde bile olsa gerçekleştiği bir evrende değişim sürüyorken neden bir sınır arıyoruz ki? Bunun adı bir sonsuzluktur ancak!

İnsanın evreninde durum çok karmaşık. Bilinçaltı çok karmaşık. Dışarıdan alınan bilgilerin insanda ne zaman hangi şartlarda ortaya çıkıp bir tutuma etki ettiği süreçleri çok karışık. İnsanlık bir yandan değişiyor, diğer yandan kendi karmaşıklığına yeni yöntemler arıyor.

Psikolog William James bilinçdışının açıklamasını fizikteki “alan” kavramıyla açıklıyor. İnsanın evrenini bir bilinç atmosferindeki etkileşimler olarak düşünelim. Nasıl elektronik alana giren parçacıklar belli bir düzen içinde görünüyorsa, psikolojik içerikler de bilinçdışı adını verdiğimiz “psişik” alanda düzenli bir biçimde görülürler. Ancak ilerleme olduysa da isabetli ve kapsamlı bilgiye erişmek henüz mümkün olamadı. Nasıl evrenin diğer yerleri için fazlasıyla soru var ise psişik konularda da durum aynı güçlükte.

Hannah Arendt şöyle diyor: “Moderniteyle birlikte matematik, yalnızca ilgi alanını sonsuza ve sonsuz olarak büyüyen ve genişleyen evrenin enginliğine uygulanmak üzere genişletmiyor ya da sonsuza uzanmıyor, görünüşle ilgili olmayı da bırakıyor. O artık felsefenin başlangıcı ya da gerçek görünüşü içindeki Varlık Bilimi olmaktan çıkmış, insan zihninin yapısına ilişkin bir bilim haline dönüşmüştür.” Zihin dünyasının bir bilim olması elbette matematikle de ilgisini gerekli kılmaktadır. Demekki bilinçaltı veya ötesi için belli formüller devreye girebilecek durumdadır. B. L. van der Waerden buradan yola çıkarak bilinçdışının hem birleştirici hem de sezgisel yargılayıcı işlevine dikkat çekmektedir.

Bu yolda daha da ilerlemek için o zaman insanlığın neye ihtiyacı var? Başka semboller mi gerekli? Bunlar bilinçdışı ile eşleşebilen ileri semboller mi olacak? Örneğin “2” sayısı sadece sayılan şeyleri gösterir, hesabı bunların yalın haline bakarak yaparız. Ama doğal sayılar bize şeylerin, örneğin, ne sıcaklığını ne sevimliliğini ne de güvenirliğini açıklar. Bu bir tür bilinçte gerçekleştirilen kısıtlamaya dayalı sistematiğin açıklaması halindeyken, diğer taraftan bilinç-dışının açıklığından gelenlere kapalılık anlamı taşımaktadır. Bilim bu yola girer belli gerçeklikleri hesaba katabilir ise insanın algısı büyük bir patlama ile ilerleyebilecek görülmektedir.

Rüya bile insanın bilinç atmosferinde özel bir yöntem ile konuşması ve haberleşmesidir. Bilinçaltı ve bilinçdışı sürekli farklı semboller üretir ve simülasyonlar yaparak insan algısına bir ortam içinde eklenir. İnsan algısı gerçek yaşamı bundan farklı tutar, sabah yüzünü yıkar ve işine gider. İyi de bir davranış bozukluğu varsa nedenleri çok derinlerde bir yerlerde saklıdır. Rüyalar yaşayan tarafından geliştirilebilir ve değiştirilebilir. Onlarla konuşmayı bilmek gerekir. Bu belki de insanın kendi sırrındaki sorularına cevap verecektir, davranışlarını bozan hususları düzeltme imkanı bulacaktır. Eğer bu bir yöntemse insan rüyalarını neden unutsun ki? İnsan gündüz okuduklarına gece okuduklarını da eklese bilinçlenme daha yoğun olmaz mı? Sorulara cevap daha fazla oranda bulunamaz mı?

Bu tip yöntemler bir şeydir, hiçten önemlidir; bireyin varlığı sonsuzluğun bilgisidir. Bireyin iç dünyası sürekli gelişir, tıpkı dış evrenin genişlemesi gibi. Gölgede kaldı diye, orada hiçbir şey yok diyor muyuz? Hatta gölgedekiler değişime olan ihtiyaçlarından vaz mı geçtiler? Değişim her durumdakinin ihtiyacıdır, gölgede, uzakta, bilinçaltında bile olsa… İşte anlam dediğimiz burada başlar. Anlam değişim içinde tüketilir; tüketildikçe üretilir ve sürekli artarak gelişimin sebebi olur.

Kompleks bir değişimin okuması da kompleks olur. Okunduktan sonra basitleşir. O zaman başka karmaşık soruların sorulması gerekir, bu böyle gelişir. Bilim anlıklardan, basite indirgenmiş hallerden cesaret bulur ve gelişim devam eder; halka halka, uç uca eklenmek yoluyla. İnsan yüzünü yıkayıp çıktığında somut ortam o denli kompleks değildir, çözümlenmiş yollara dayalı işler görülür. Geri plandakiler daha komplekstir, bilgi buna açtır, bilgi bilinçaltında insanı başka aynalardan yansıyanlarla uyarır, tetikler, bilgi açı yapar, bu insanın yaratılışından ileri gelen bir dürtüdür.

Duyu-ötesi olan insanı korkutmasın, teşvik etsin. İnsan kendi için uzak, karanlık, bilinemez (gayb) olandan korkmasın, daha çok yaklaşmaya çaba göstersin. Elbette bir adım atılsa dahi ortaya çıkan yeni durumun sorularıyla mesafe kendi kuralında bir yere tutunur. Ama değişim bu boyutta yükünü alır ve katlanarak ilerleme yolu bulur. Su gibi: Artan su, kuyu doldu diye yerinde bekliyor mu, taşmasının sebebi belli bir kapasitenin kabulü değil mi? Su, başka cins suyun içinde bile kendi yolunda akma halinde; hava da öyle.

İnsanın uzaklardan umdukları bundandır!..

[1] Carl G. Jung, İnsan ve Sembolleri, Çev. Hatice Mukaddes İlgün, Kabalcı, İstanbul, 2015, s. 304.

Görsel: Flickr, Matthias Ripp

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Küresel Turizmin Geleceği

DİĞER YAZI

Pandemik Kültür

Kültür 'ın son yazıları

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis

Politika ve Odaklanma

Yaşamımızda çok temel konuları tartışmak zorunda kaldık. Örneğin diyoruz ki başka gezegenimiz yok! Bu zaman diliminin