Batı Kapitalizminin Zorunlu Alıcılığı

163 Tıklama
16 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yeni güvenlik risklerini açıklayabilmek için dünyada ve zamanın içinde hâkim kültürün düşünce sistemini, doğal seyri ve güne ilişkin stratejik yaklaşımları birleştirerek doğru bir açıdan okuma yapmak gerekir. Bir biçimde gelişen olayları (fenomenleri), yapılan tarifleri ve etkilenen kitlelerin hassasiyetlerini alt alta sıralayıp bir analiz yapıyor olmak yeterince doğru ve tatmin edici bir yöntem değildir. Daha çok ülkemizde görülmektedir, bilim yaptığını düşünen kimselerin felsefe ve bilim arasındaki ilişkiye vakıf olmadan böylesi analizler yapmaya kalkışmaları dört başı mamur sonuçlar vermemektedir. Dolayısıyla birine, “yeni güvenlik risklerinin veya tehditlerini anlat,” dendiğinde, salt cereyan eden olaylara ve bunların ortaya çıkardığı etkilere dayalı listeleme (alt alta olayları dizerek anlatma) vasıtasıyla, “iklim değişikliği de tehdit olarak kabul edilmelidir,” denmesiyeterli değildir. Evet, doğanın bu dönemdeki etkileri yadsınamaz, yaklaşık otuz yıl öncesinde ilgili bilim insanları konuya dikkat çekmeye başladı, yeni kurumlar oluşturuldu ve çalışmaları ile raporlamaları başlandı, küresel bir siyaset oluşturmak adına birçok girişim de oldu, hatta partiler kuruldu; ama böylesi bir konu, tam da bugün, bu tarz bir yüzeysellikle açıklanmamalıdır.

Bir filozofun diğer bir filozofu anlatması bence, yöresel ifadeyle, kaymaklı ekmek kadayıf oluyor. Varlık ve Zaman’ın hocası Martin Heidegger Freiburg Üniversitesi’nde Hegel’in o meşhur Tinin Fenomenolojisi[1]derslerini vermesi bu işle ilgilenenler için büyük bir kazanım olmuştur. 

Heidegger dersini veriyor: “Bilimin aşıcı bilmesine kendini birinci nesne olarak sunan, bizzat en dolaysız bilme olan bilmenin zorunlu olarak da kendisi olmaktadır. Ama yine de Hegel, A’nın (bilincin) ‘Algı’ olarak bilmeden bahsettiği ikinci bölümünde şunu söylemektedir: ‘Algıyı alıcılığımız’ -mutlak bilmenin nesnesi olarak- ‘bu yüzden duyu kesinliği gibi tezahür eden alıcılık değil, zorunlu alıcılıktır.[2]

Özellikle On Sekizinci Yüzyıldan itibaren İngilizler Güneş Batmaz İmparatorluğu’nu geliştirirlerken ve sömürgelerini yönetirlerken elde ettikleri tecrübelerin coğrafyalara ne şekilde birer “zorunluluk” olarak işlenebileceğini de öğretmişlerdi. Yirminci Yüzyılın başında (1913) ise çok önemli bir hamle var: Londra sermayesinin yüzde 45’lik maddi gücünü Amerika Birleşik Devletleri’ne taşıması, burada Federal Reserve’in (FED) kurulması ve müteakiben Dünya Savaşları’nın başlatılması döneminden itibaren belirleşen dünya sisteminin tarifini yukarıdaki ifadeyle açıklamaktayım.[3] Bu zamandan itibaren belirgin bir biçimde, “dünyanın diğer tarafında yaşayanlar zorunlu olarak kendilerine sunulan bir algının içerisindedir ve bunu kabul etmekten başka bir çıkış yolu bulamamaktadır, eğer sistemi zorlarsa kendi aleyhine olur,” diye düşünülebilir. Ama insan bu, boyun eğer mi? Bu acımasız sistemle mücadele girişimleri ile karşı karşıya kalınca doğal olarak heyecanlananlar olur. Bazen direnen insanlar kazandıklarını zannederler, ama bu da onlara sunulanların içindeki algılama biçimlerinden bir plan olsa gerekir. Çünkü güç, daha fazla güçlü olmanın getirdiği avantajla hükmetme inisiyatifinde de ilerle kaydetmeyi sağlıyor. Daha fazla hükmetme yetisi Tinin Fenomenolojisi tarifi içindeki bir mesele olmaktadır.

Bu kadar mı kötü, diyeceksiniz. Algıya göre değişen bir durum: Eğer bu sistemin içinde geliştiyseniz kazanımdasınız; nitekim dereceli yansımaların olduğu bir “şartlar coğrafyası” içindesiniz.

Devam edelim: “Duyu kesinliğinin hakikati, kanısında olduğu hep bu var olandır. Duyu kesinliğinin kanısı, bu mevcut olan hakkındadır. Var olmakta olan bunun kanısındadır. ‘Bu vardır’ -duyusal kesinliğin ifadesi, onun hakikati budur. Duyu kesinliği, mevcut olanın mevcutluğunu yani Hegel’in terminolojisiyle ‘varlığı’ ifade eder. Bu yüzden Hegel demektedir ki: ‘Onun [duyu kesinliğinin] hakikati, yalnızca konunun varlığını içerir.[4]

Duyularımızı, heyecanımızı, daha fazla tüketme talebimizi, savaşmak istememizi, isyanımızı, kabullenmemizi, kederlenmemizi… gerçekçilik olarak biliyoruz, istesek de istemesek de yaşamımızın esası kabul ediyoruz. Duyularımız algıların esiri. Eğer tarif edildiği üzere, hep beraber konunun içindeysek, o halde Heidegger’in dikkat çektiği o “konu” ne? Örneğin “küresel liberal sistem” konuyu tayin edecek erklere sahipse, şartlar coğrafyasında karşı karşıya kalınanlar oralarda yaşayan topluluklar için bir kader mi? Örneğin dün Suriye’de veya Libya’da, bugün Afganistan’da yaşananlar birer mecburiyet mi? Konu, hâkim konumda olan güçlerin jeostratejik açılardan belirlediği şartlarla ilgili mi? Evet, genel olarak insanların günlük yaşamı var olan şartların içerisinde gerçekleşir. Bu şartlarda insan eliyle ortaya konan stratejiler de var, doğanın kendi akışı da; insan eliyle olan stratejilerin yirmi yıllık olanı da var, on asır zarfında toplam olarak ortaya çıkan da. Zaman her insan için (veya kurum, devlet için) farklı önemseme derecesi halinde etki yaratır. Varlık ve Zaman ilişkisi de kendiliğinden böyle anlam kazanır.

Jeopolitik bakımdan açıklamamız şöyle: İçinde “küresel” olan her gelişme aynı zamanda küresel risk ve tehdit kapsamındadır. Örnekler: Küresel finans krizi, küresel salgın (pandemi), küresel ısınma (iklim değişikliği) gibi.

Jeostratejik bakımdan ise şöyle: Küresel güçler tarafından küresel risk ve tehditlerin yönetilmesi amacıyla dünyada ve uzayda uzun vadeli sürdürülen çabalardır. Örneğin: ABD ve Çin’in uzay, siber, dünya coğrafyasında kendi çıkarına geliştirdiği uzun vadeli planları.

Yeni güvenlik risklerini açıklarken soruluyor, “iklim değişikliği nasıl açıklanabilir,” diye. Küresel iklim değişikliğinin kendisi giderek artan tempoda büyük zayiatlar veren olaylardır. Burada iki nokta var: Birincisi, mevcut yapı bağlamında ulus devletlerin çabaları ile mücadele etmesidir. İkincisi ise ulus devletlerin etkin mücadele esnasında yeterli olmayacağı, küresel bir yapı ile mücadelenin sürdürülmesidir.

Büyük güçler jeopolitik yaklaşımlarıyla iklim değişikliği konusunu Hegelci yaklaşımla bir “kazanıma”dönüştürmek isterler. O halde bir yandan ulus devletlere yönelik uygulamalarda bulunurlar, diğer yandan ise yeni coğrafi şartları belirlerler. Her iki açıyı da beraber algılamak gerekir; biri diğerinden öncelikli değildir. Bu durumda jeostratejik hamlelerin ise geçmiş otuz yılın tecrübesini ve bu süre içinde inşa edilen yapıları değerlendirerek açıklamak gerekir. Hegelci düşünce bize bu var olan konuyu işaret ederek ama bir “zorunlu alıcılık” halini tesis ederek sunması gerekir; eğer bu çapta büyük bile olsa işin içinde insan (hâkim gücün iradesi) varsa sonuç böyle cereyan eder. Öyleyse söyleyin, “varlık ve zaman” ilişkisini de göz önünde tutun, ABD etrafında kümelenen ülkeler (2021 itibarıyla içinde G7, AB, NATO ve onların “derin ortaklık” dediği diğer ülkeler var,) grubunun Çin’e karşı ve dolayısıyla “küresel coğrafi şartların hazırlanması” bakımından politikası “zorunlu alıcı” kavramına dair gelişecek ise jeostrateji buradan bile “bir kazanım elde etmek” şeklinde olmayacak mıdır? Eğer “evet” diyorsanız, bu durumda bu ülkeler grubunun hedeflerini sıralamanız gerekir. Bu anlattığımın tam tersi için de bir açıklama yapmanız gerekir: Çin’in karşı koyması. Ama o zaman ortaya bir çatışma ortamının doğacağı gerçeğinin kabulü ve bu çatışmanın da yönetilmesi gereği ortaya çıkacaktır. 

O halde açıklama şöyledir: İklim değişikliğinin doğal etkisi, buradan dolayı ortaya çıkan politikalar ve hedefler, karşı koymalar ve çatışmalar bütünü yeni küresel güvenlik risklerinden birini (iklimle ilgili olanı) tarif eder. Benzer küresel konular (Dördüncü Sanayi Devrimi ve beraberinde gerekli görülen küresel ekonomik değişim, küresel pandemi, gibi) için açıklamaların hem kendi doğallığı hem de hâkim gücün çıkarı gereği uzun vadeli ve kapsamlı açıklamasının yapılması söz konusudur.

Güvenlik başlığı altında açıklarsak, bugün hâkim güç olan ABD, “Tam Spektrumlu Savaş” yöntemiyle bütün bu stratejiyi, politikayı ve hedefleri karşılar durumdadır. Bu savaş stratejisinin içinde uzay, siber, kitle imha, konvansiyonel, asimetrik… her türlü imkân var.

Her ülkenin (veya hükümetin) coğrafi şartlarına ve algılama biçimlerine göre açıklaması, tepkisi ve politikası değişir. Örneğin orta ölçekli bir ülkesiniz, önce hâkim gücün etkisi altında olduğunuzu ve ilave olarak ortaya çıkan küresel güç mücadelesinin etkisini bilmeniz gerekir ki etkin politik hamlelerinizi belirleyebilesiniz. Bu aşamada politikacılardan hatalar görürsünüz, ya bir taraf olup kolaycı yolu izlemek isterler ya da belli bir bakış açısını da gözeterek başka politikalar belirlerler. Ancak ikisi arasında kalarak hareket edilirse bunun da başka bir sonucu olur. Böylelikle, küresel risklerin her ülkeye başka bir etki yaptığını işaret ederken, hükümetlerin tercihlerini de hesaba katmak gerekir. Konuya böyle bakılırsa, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki bireyler için bütün bu yansımalar kaotik halde görülebilir ve bu kaotik yapının kendisi (Hegelci yaklaşımla) ciddi bir etki yapar: Batı kapitalizminin zorunlu alıcılığı!

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] Bkz.: Martin Heidegger, Hegel’in Tinin Fenonemenolojisi, Çev. Kaan H. Ökten, Alfa, İstanbul, 2020.

[2] A.g.e.: s. 93.

[3] Bu konuda tarihçi Nial Ferguson’un kitaplarını okumanızı öneririm.

[4] Martin Heidegger, Hegel’in Tinin Fenonemenolojisi, Çev. Kaan H. Ökten, Alfa, İstanbul, 2020, s. 99-100.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Yangın mı Siyaset mi?

DİĞER YAZI

Bir Dönüm Noktası: Kabil

Politika 'ın son yazıları

Yeni-Rönesans

Küresel çapta önemli bir bariyeri aşmak üzereyken güçler arasındaki sürtüşmeleri çok doğru bir yere koyarak tartışmamız

Yeni Hakimiyet Mücadelesi

İnsanın hakimiyet mücadelesi bitmez. Belki de ilerlemenin yolu budur! Düşmanı ve kaynakları savaşla ele geçirme dönemi Soğuk

Neomedyeval Çağ

Yeni-Normalleşme mimarlarının hedefi neomedyeval düzendir. Bu konuyu yeterince özümsemeden geçersek, olup biten hakkında ne desek az