kultur-ve-dil
Kültür ve Dil

Kültür ve Dil

344 Tıklama
21 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Sözcükler bir anlamı, ismi, hareketi, durumu, arzuyu temsil ve ifade ederler. Bütüncül ifade ile aslen sözcükler bir anlamı olduğu kadar belli bir kültür açısından da yüklüdürler. Kültür, doğal durumlardan ve yine doğal olan canlıların etkisiyle sonuçlardan etkilenir ve şekillenir. En belirgin kültür kapasitesi insana özgüdür. Kültür, bireyin usunda, insanlığın ise ilk başından itibaren geliştirip birbirine aktardığı ve bir yerde yoğunlaşarak kendini bir atmosfermişçesine hissettirdiği bilincinde, gelişir ve kendini belirginleştirir.

Bireye, bir şey veya durum ile karşı karşıya iken “Bu nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap erişilmişlerle, hazmedilmişlerle ve bilinen kadarıyla olacaktır. Kültürler kendi bilgi dağarcığından istifade ile sorulara cevap bulurlar.

Size iki örnek vereyim; Türkiye’de yaşıyorsunuz, bu devirdesiniz, çevrenizde inanan insanlar var, siz de aynı havayı teneffüs ediyorsunuz, ben geliyorum ve size iki soru soruyorum: 1) Nebi nedir? 2) Big Data nedir?

Siz ilkini hemen cevaplıyorsunuz: Nebi, peygamber demektir. Bu noktada tekrar soruyorum: Şu an hangi bilgileri göz ardı ettiniz, biliyor musunuz?

Bireyler sorulara cevap verirlerken, bulundukları atmosferde var olan ile (denenmişle, sınanmışla, ölçülmüşle, cevabı verilebilenle, hesabı yapılmışla,) yetinirler. Nasıl? Örnek verdiğimiz yerden devam edelim:

  • Öncelikle (örneklediğimiz) nebi sözcüğüne orijinal hali ile Arapça bakmak yerine, Farsça bakıldığı hususu (dil) göz ardı edilir.
  • Dilin farklı kültürlerdeki evrimleşme süreçleri dikkate alınmaz. Örneğin “Acemler, bundan otuz asır önce ateşe tapanların ibadetlerine ne derlerdi?” diye sormazlar. Kültürel evrim göz ardı edilir.
  • Müslümanların Nebii Muhammed’e (s.a.s.) vahiy olan (orijinal, özel, yalın,) halinin dışında karşılık bulan bir sözcükle açıklama yapıldığı, aslında hayatı boyunca kendisinin dahi bu sözcüğü hiç kullanmadığı, daha sonradan verilen karşılıklar olduğu göz ardı edilir. Örneğin bir Arap, anadiline sadık kalarak, peygamber demez, nebi der. Ancak Türkiye’de, kültüre dahil olan ve genel nüfus tarafından sanki karşılık anlamı tamamen o şekilde algılanan Farsça peygamber sözcüğü kabul görür.
  • Kur’an’da ne dendiği, neden öyle dendiği göz ardı edilir. Çünkü yan yüklemlerle birlikte bakılırsa farklı türden değerlendirmelerin önü açılır ise ortaya çıkan yeni ortamın ve değerlerin etkisi ile bu durum esasın tartışılmasına zemin hazırlayabilir.
  • Eğer bu bir çeviri ise sözcük kültüre girdiği noktadan tercüme edilmemiştir. Dolaylı tercüme denebilecek bir metotla, orijinal hali Arapça ve kendi dilinden Türkçe değil de üçüncü bir dili hafızalara kazımak yöntemi yeğlenir. Türkçeden meydana gelen genel kültür algısı göz ardı edilir.
  • Peygamber denince, bir “elçi ve haberci” olduğu anlaşılıyor. Neticede bu bir isimdir (veya başka örnekler için fiildir). Ama sizin bu isim ve fiilden ne kaybettiğiniz veya ne kazandığınız bir muhasebe problemi olarak karşınıza çıkar. Yani sizin fert olarak ya da içinde bulunduğunuzun atmosferdekilerin tümüyle alakalı bir muhasebesi söz konusudur. Muhasebe ve buna göre bir “sınav” göz ardı edilir. Vahyin mantığında bireye açık bir sınav vardır.
  • Sözcükler kendi dillerinde isim veya fiil halini uygulamaya geçirdiklerinde zamana ve zemine göre başka hallerde karşılık bulabilecekleri gibi, yanlarına aldıkları ekler, sıfat ve zamirlerle yine başka durum ve gereklilikleri çağrıştırabilir. Eklemlenen dil içinde bunun etkisi daha da önemli olur. Örneğin nebi, Arap toplumuna anlaşılması için Arapça indiği üzeredir. Kök “n-b-e” olmaktadır. Ortamda hangi kontekste kullanılıyor ise bireyde buna göre karşılık gelen anlamda bir iz bırakır. Nebi sözcüğünden türetilen fiil Türkiye’de “peygamber olmak/seçilmek/atanmak, peygamber-lik yapmak” hallerinde olduğu gibi “olmak ve yapmak” takılarını alır. Ancak “haber vermek, vahyi iletmek” gibi esas anlama dayalı sözcüklerin eklerindeki fiil “vermek ve iletmek” şeklindedir. Peygamber-lik etmek ile anlaşılan dolaylı bir anlamdır ve soru gerektirir; nasıl? Cevap: İleterek. “Namaz kılmak” gibi başka örneklerde de incelenebilir. Neden “s-l-y” köküne dayalı ve “ibadet etmek, dua etmek, yardım etmek,” anlamını esas alan bir yaklaşım kültür dokusuna yerleştirilmez de Farsça haliyle tercümesi (namaz sözcüğü) orijinalmiş gibi gösterilir. Burada ek olan “etmek, okumak, bildirmek, iletmek, tekrarlamak, bulmak, yapmak,” tamamen o şekildeki bir anlamı çağrıştıran algıyı dolaylı yapar, değiştirir ve farklı bir iş yapıldığı gibi bir hale dönüştürüyor olabilir. Buna “oynak eylem” diyebiliriz. Kültürün temsilcileri, kendi hafızasında belirginleştirilmiş hallerde kalmış oynak eylemi sadece o kök ve ek ile sınırladığı ve kurala bağladığı fiilin anlamıyla kabul eder. Bu ise aslen doğru olan halleri göz ardı etmektir.
  • Sözcüklerle belirginleştirilmiş eylemi değişik kimliklerin gerçekleştirdiği ritüel ve algı şekillerinde farklı bir okuma ve ayrışma sebebi getirir ise toplumsal bölünme kendiliğinden gelişir. Dinin özündeki birleştirme ve kapsayıcı olma amacı kültürdeki bu farklı uygulamalar neticesinde göz ardı edilmiş olur. İnsanlar farkında veya değil, kendi konuştukları dilleri ile farklılaşmanın, empati yapamamanın ve esastan uzaklaşmanın yolunu açar. Aslında kökü aynı olan bir inanç ve ameli için popülerleştirilen dildeki kesif farklılaşmalardan dolayı istenmeyen haller ortaya çıkabilir. Fiilin eklerindekilere tabi kalmanın farklı yönlendirmeleri neticesinde, kültürde kimlik ve hal bir bütün iken, “o veya bu” diye bir başkalaşmaya sebep olunabilir.
  • Bir de “denge” bahsi var. Müslüman neden orijinal hali ile Allah (c.c.) der de tanrı demez? Tanrı (İng. God) sözcüğü insanın ihtiyaçtan türettiği, bir benzeri ve çoğulu mevcut, kendinden korkulan ilah ve kendine tapılması halinde merhametine sığınılabilecek bir varlık, anlamında olduğundan dolayı Müslümanın kullanımı dışındadır. Esasında Allah da ilah’tan türemiştir. Ancak Müslümanların zatına Allah şeklinde hitap etmesini ve sözcüğün Arapça dilinde kullanımını Kur’an belirginleştirmiştir. Yaratan’ın bir bilinçle Arapça yaptığı Allah ismi tarifi destekleyen başka isim ve sıfatlarla desteklenmektedir. Nasıl Allah diye sorulduğunda; “Rahman, Rahim, herşeye nüfuz eden, her şeyi kapsayan…” denir. Doğmamış ve doğurulmamış Allah tektir ve yarattığı bütün varlıklardan ayrıdır. Bu özeni görüyoruz, koruyoruz ve tanrı demiyoruz. Peki, Allah’ın seçerek habercisi ve elçisi yaptığı önderleri Türkçede neden orijinal haliyle nebi veya Türkçe haliyle “elçi” demiyoruz, neden başka orijinal haldeki isim ve fiilleri başka bir dilde telaffuz etmeyi aynısı gibi sayıyoruz? Eğer asıl amaçta gerekli olan “anlamdaki denge” korunamaz ise temele ilişkin başka düşünceler de tartışılır olur. Bu nedenle bütünlüğe ilişkin özellikle anlamı olan hassas denge göz ardı edilmemelidir.

Bu örnek böyle…

Tekrar soruyorum: “Big Data konusunu bilmiyor musunuz? O halde gidip araştırın.” Birey, kitapçıdan orijinali beş yıl önce basılmış, Türkiye’de iki yıl önce tercüme edilmiş bir iki kitaptan birini seçiyor ve okuyor. Peki, konuyu öğrenmiş mi oluyor? Diyelim öğrendi… Cevap veriyor, “Büyük veri demek”. Bu noktada tekrar soruyorum: Bu teknoloji ile ne kadarlık ek bir kazanç elde edebiliriz, ne tür bir yatırım yapmalıyız?

Birey sorulara cevap verirken bulundukları atmosferde var olan ile yetinir, demiş idik. Burada var olan bir kitap kadar bilgidir. Birey bu işi denememiş, kullanmamış, teknolojisine vakıf olmamış, finansal açılardan hiç değerlendirmemiş, uzmanı dahi olmayan bir alandadır. Kendinde örnek vermeyecek bir noktadadır.

Buna dair düşünceleri ve sonuçları dil ve kültür bağlamında ilerletelim:

  • Amerika’nın Big data işinden bugün milyonlarca dolar kazanmasına bakıp bulunduğunuz yerde benzer bir ekonomik çevrimi kurmanız mümkün olmayabilir. Bilgi hazmedilmeli, sözcükler ve kavramlar yerleşmeli, buna ait bilinç geliştirilmeli, sözcüğün ve gerektirdiği fiillerin kendi kültürünün kendi disiplinleri (teknoloji, bilgisayar, bilişim, internet, data iletimi, finans, ticaret, vs) içinde teker teker ve aynı zamanda bir bütün halinde geliştirilmesi gerekir. Bütün bunlar göz ardı edilirse, istemek ve elde etmek veya sözcüğü biliyor olmak bir şey ifade etmeyebilir.
  • “Büyük veri” ifadesi Türkçede ne çağrıştırıyor? Büyüklükleri veri haline dönüştürmek, verileri büyütmek, her şeydeki veriyi bir noktada toplamak… Örneğin “her şeydeki” derken ne kastedilmiş olunuyor? Ayakkabı, elbise, süt, masa, bilgisayar… Peki bunların teknolojisinin adını kavram olarak hafızalara yerleştirmeden bir basamak atlanarak bu noktalara gelinebilir mi? Demek ki zamanın, mekanın, şartların ve esasen bilincin getirisi göz ardı edilemez. Dil ve kültür o safhaya gelmedi ise eşitler arası bir anlaşma olmaz. Dili geliştiren ve düzenekleri buna göre kontrol eden kültür diğerine göre üstündür ve genellikle vericidir, diğeri ise alıcı olmaya mahkûmdur. Eşitsizlik dünya sistemine kendiliğinden yerleşir.

Türkiye kültürlerin harmanlandığı bir coğrafyadadır. Zenginliği de bundandır. Bu coğrafyanın getirdiği etkiler bazen Türkiye’yi ve değerlerini, örneğin dilini, üçüncü şahıs ülke konumuna getirmektedir. Örnekteki şekliyle, orijinali Arapça, kullanılan dil Farsça, ama ekleriyle beraber Türkçeleştirilmiş dil üzerinde bir kültürel değerle ilgileniyoruz. Müslümanlığın kültüre girişi yaklaşık binli yıllardan itibarendir. Akıl ve anlam o zamanın aklına dayalıdır. Osmanlı son dönemlerinde, kabaca on beşinci asırdan itibaren, genel olarak Fransız ve on dokuzuncu asırda yoğun olarak Alman dilinin ve kültürünün, Türkiye Cumhuriyeti sürecinde ise, yirminci asırdan itibaren diyelim, İngilizcenin etkisiyle farklılaşmalar yaşıyoruz. Sözcükleri Türkçeleştiriyoruz. Örneğin, aynı anda bir anne “sufle yapmaktan”, çocuğu “internete girmekten” bahsediyor. Bu bir bölünme etkisi yapmasa da başkalaştırma veya güncel anlamıyla “küreselleştirme” etkisi yaratıyor.

Kültürel etkiler olacak elbette, ama Türkiye’de belli alanlarda dar düşünüldüğünden olsa gerek, değerler kolay yitiriliyor. “Göz ardı edilenler neler?” diye bakılmıyor. Bu hızlı gelişim gösteren günlük hayatın sıkıştırdığı zaman ve mekan algısının kırılmalarına denk geliyor. Göz ardı edilmemesi açısından belirlenen hususlar:

  • Dil,
  • Kültürel evrim,
  • Asıl muhatap,
  • Asıl amaç,
  • Doğru,
  • Genel kültür algısı,
  • Kültürde (toplumda) bölünme etkisi,
  • Anlamdaki denge,
  • Hazmetme,
  • Kavrama,
  • Yeniden üretme,
  • Disiplin içinde gelişme ve
  • Zamanın, mekanın, şartların ve esasen bilincin getirisidir.

Bu hususulara dikkat edilmez ise kültürel zayıflık kendiliğinden gelişir. Bu durumda oluşan ne? “Yozlaşmak”. Kültürel yozlaşma asıldan uzaklaşma ile kendini gösteriyor ve önemlisi; hem dili bozuyor hem de yoz dilin etkisi ile toplumun kültürel dokusu farklılaşıyor. Asıl kültür hakim kültürün etkisi altında dönüşüyor.

Meselenin özünde ne var?

  • Bireylerin bilgi edinmelerinin önüne geçilmemelidir, dil esasa ilişkin karşılıkları ile bir anlaşma sağlamalıdır. Anlam, dil ve değer kapasiteleri doğal atmosferinde genişletilmeli ve kökleştirilmelidir ve topluma bu bilinç aşılanmalıdır.
  • Aklın, mananın, günlük yaşamın, etkinliğin artması adına en üst teknolojiyi bilip, yaratıp, tekrarlayıp, geliştirip üretmek gerekir. Bunun için bilimsel çaba ve ilgili disiplinler bir lâf-u güzaf olmamalıdır.
  • Bireylerin hafızalarında (örneğin) matematiğin yaratıcılığı değil de salt sözcüklerin ezberi var ise o toplum geri kalmaya mahkûmdur. Hatta ne yaptığını dahi bilmeden geri kalan olur, giderek başka tehlikeler meydana gelir, ilgili birey ve toplum tüm insanlığa zarar veren konumuna dönüşür. Bakın bunun örneğini en bariz şekilde IŞİD gibi terör örgütlerini görmekteyiz.

Dil ve kültürün önemini işledik. Manada derinleşmek için bu zaruri idi. Sabırla ve doğru bir mecrada çok çalışmamız gerekiyor, öyle değil mi? Yozlaşmayalım!..

(Görsel: Flickr, nofrills)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Reformizmi Anlamak

DİĞER YAZI

Fizikçiyle “Hayy” Konulu Sohbet

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka