nato-tartismasi
NATO Tartışması

NATO Tartışması

487 Tıklama
33 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Afrin bölgesinde sürdürülen Zeytin Dalı operasyonu birçok sorunun tekrarlanmasına neden oldu. Bunlardan biri de NATO ne işe yarıyor? Hatta NATO’da çıkalım diyenler bile var. Bundan önce de bir nebze NATO’nun geleceğini tartışmış idik. Fakat ABD’nin NATO’yu, alınmış kararlarını, bunca birikimini ve hatta önemli bir müttefikini hiçe sayarak takınmış olduğu bu tavır çok uç bir örnek oldu. Bu nedenle değinilmeyen yönleri ile NATO’yu bir daha ele alalım. Bu kapsamda terör, yumuşak güç ve kamu diplomasisi gibi konulara da derinlemesine bakalım.

Soğuk Savaş sonrası NATO bir görev arayışı içine girmişti. Farklılaşan güvenlik ortamı ve değişen tehditleri görev kapsamına dahil etme yolunu seçmişti. Öncelikle dış dünya ile iletişime geçme yolunu seçmişti. Bu düşünce bir anlamda NATO’yu “küresel örgüt” haline dönüştürmüştü. Bu bağlamda NATO’nun komşuluk ilişkileri içerisinde bulunduğu Balkanlardan, Rusya, Ukrayna, Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan bir coğrafyada yer alan “ortak” olarak nitelendirilebilecek ülkelerin kamuoylarına yönelik “iletişim stratejileri” geliştirilmeye çalışıldı. Ortak ülkelerden dışarı doğru halka halka görevler belirlendi. Örneğin bir dış halkada 1994 yılından itibaren Akdeniz Diyaloğu (Cezayir, Fas, İsrail, Mısır, Moritanya, Tunus ve Ürdün) ve 2004 yılında İstanbul İşbirliği Girişimi ile belirginleştirilen Körfez İşbirliği Konseyi (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt) bulunmaktadır. Bundan başka projeler de olmuştu.

Bu ve benzeri ülkelerdeki toplumlara ve kültürlere anlayacağı dilden konuşabilmek aynı zamanda NATO’nun da kabiliyetlerini geliştirmek anlamı taşıdı. Silah ve iletişim; savunma anlayışı bu şekle dönüştü. Ülkelerin kamuoylarına yönelik çeşitli iletişim politikaları gündeme getirilmişti.

NATO bu ülkelerde faaliyet yapmıştır. Türkiye sadece Barış İçin Ortaklık dersleri vermenin ve mutat toplantılara katılmanın dışında etkin olarak yer almış mıdır? Eğer öyleyse bahse konu ülkelerdeki operasyonların amaçlarını da biliyor olmalıdır.

NATO’nun operasyon alanlarında yer alan hedef kitleler “Dış Ağırlık Merkezi” kapsamında değerlendirildi. Bu kapsamda örneğin Afganistan ve Libya kamuoyları öncelikliydi. “Akıllı güç” uygulaması olarak nitelendirilen kapsamlı bir yaklaşım çerçevesinde hem NATO hem de yerel sivil unsurların menfaatleri doğrultusunda karşılıklı projelere destek verebilecek yapıda Sivil-Asker İşbirliği (CIMIC) görevleri ve bunu icra edecek timler oluşturuldu.

Bu görevler halen devam etmektedir. Türkiye bu görevlerde bulunmaktadır. İşin kötü veya çıkarcı bir tarafı var ise bunu öncelikle sahadakiler görebilirler, öyle değil mi? Acaba Amerika bu timlerin içinde görev yaparken temsilcilerimiz ne tür tespitler yaptılar?

Irak Savaşı sonrasına da değinmekte yarar var. ABD, Irak’ın işgalinden sonra kendi çıkarı açısından kamu diplomasisinin ve özellikle müttefikleri ile yakın ilişkiler içerisinde bulunmanın önemini anlamıştı. Bush döneminin “tek taraflı” dış politikasının tersine, Obama “çok taraflı” dış politika anlayışını benimsemişti. Bu dönemde kamu diplomasisi alanında öncelik Müslüman ülkeler oldu. Bu iş için bir bütçe ayrılmıştı. Ancak Obama’dan sonra Trump işbaşına gelince işler yine tersine döndü, tek taraflı çıkarlar ve işbirliği süreçleri yürürlüğe kondu. Hatırlarsınız, Mısır ve Suudi Arabistan ile poz veren Trump Müslümanları politik açıdan bölmekle ilgili bir çalışmanın başlatıldığı sinyallerini vermişti.

Aradaki bahisleri atlıyorum ve NATO’nun son stratejisine geliyorum. “Aktif Angajman, Modern Savunma” başlıklı stratejik konsept 2010’da gerçekleştirilen Lizbon Zirvesi’nde kabul edilmişti. Bu doküman içinde; füze savunması konusunda işbirliğine dayalı olarak Rusya ile yeni ilişkiler kurulması, kriz yönetimine kapsamlı yaklaşımın benimsenmesi, AB ile daha yapıcı ilişkiler içine girilmesi, NATO’nun caydırıcılık ve savunma duruşunun gözden geçirilmesi ve Md. 5’in daha aktif yorumlanması hususları yer almaktadır.

Ancak bugünlerde şu soruyu sormak mümkün olmaktadır: Türkiye mi, Amerika mı diye bir tercih yapılması söz konusu olduğunda Md. 5 kime işler?

Bu konuya tekrar bakalım, çünkü önemli. NATO kendi alt yapısının sağlamlığıyla ve operasyonel kapasitesiyle müttefiklerine güven verir. Bu güven organizasyonun terör gibi nispeten yeni güvenlik sorunlarına etkinlikle ve kısa sürede adaptasyonunu sağlamaktadır. Nitekim, ABD topraklarında gerçekleşen 11 Eylül saldırılarının hemen ardından, sadece bir kaç saat içerisinde, Daimi Temsilciler’in bir araya gelmesi ile örgüt tarihinde ilk kez olarak Md. 5’i harekete geçirmiş ve harekata hazır hale gelebilmiştir. Güzel! NATO’nun aktif bir güvenlik örgütü olduğu ve sadece kâğıt üzerinde kalmadığı yaşanan tüm zorluklara rağmen Afganistan operasyonuyla ortaya çıkmıştır. İşte Türkiye’nin eleştirdiği tam da bu husustur. NATO Suriye süreci başladığında ne yaptı? IŞİD, PKK ve YPG teröristleri sürekli sınırdan saldırılar yapmıştı ve Türkiye Daimi Temsilciler’in toplanmasını bekledi durdu. Bu çifte standart güveni güvensizlik haline dönüştürür ki bugün Türkiye için söz konusu olan konu, yarın diğerlerine olacak demektir. Avrupa bu bakımdan bütün süreçleri tekrar düşünmelidir. Gerekirse kendi adına ve çıkarına kamu diplomasisini yapmalıdır.

Bu strateji ile NATO sadece “savunma ittifakı” olmakla kalmamış, aynı zamanda bölgesel temelli, fakat 21. YY’da küresel ölçekte tehditlere karşı farklı yöntemlerle mücadele edebilecek donanımda bir “güvenlik kurumu” haline gelmişti. Bu stratejik konsept çerçevesinde siber saldırılardan korsanlığa, enerji kaynaklarının korunmasından terörizme kadar geniş bir yelpazede yer alan ve giderek artan çaptaki tehditlere karşı NATO’nun sahip olması gereken yeteneklerin de artması gerektiği ele alınmıştı.

Burada Amerika bir beklenti içine girmiş görülmekteydi. NATO’nun yeni kimliğinin ve görevlerinin, tüm üye ülkelerin katılımıyla, kapsamlı bir kamu diplomasisi kampanyasıyla kabul edilmiş olmasının, özellikle Avrupalı müttefiklerin NATO’ya daha fazla destek olacakları anlamına geleceği ümit edilmişti. Ancak durum böyle olmadı. Hatta Trump işbaşına gelince önce NATO’yu tartışmaya açtı. Bu beklentinin gerçekleşmesi için baskısını ortaya koydu. Avrupa ise eksikliğini küresel mali krizlere dayandırdı.

ABD tarafından karşılık buladığı işaret edilen bir diğer konu daha var. Bu daha karmaşık, hatta ütopik gibi bir şey. NATO’nun son stratejik konseptinin merkezinde yer alan “Kriz Yönetiminde Kapsamlı Yaklaşım” bir plana bağlanmıştı. Her kesimin kendi uzmanlık alanında çalışabileceği daha yakın “sivil-asker işbirliği” ile her seviyedeki tüm önemli “uluslararası kuruluşlar ve hükümet dışı organizasyonlarla yakın işbirliğine girilmesi” gibi hususlar ele alınmıştı. Bununla NATO’nun dış dünyasıyla bağlantısının ve bilgi alışverişinin artırılması hedeflenmişti. Dönemin NATO Genel Sekreteri’ne göre, “Günümüz dünyasında artık askeri yöntemlerin tüm soruların cevabını verebilmesi mümkün değildir.” Devamı şöyle; “…Sert güç yumuşak güçle birleştirilmediğinde çok fazla işe yaramaz. İleriye gidebilmemizin tek yolu diğerleri ile eşgüdümlü ve işbirliği içerisinde hareket etmektir.” Bunu açıklamak için yine Afganistan örneği verildi. Burası önemli: “Afganistan’da uzun süreli barış ve istikrar sağlanabilmesi için Pakistan, Hindistan, Çin ve Rusya gibi bölge ülkelerinin de çözümün bir parçası haline getirilmesi gerektiği.” Hatta bu ülkeler (haliyle) çözüme dahil olmadılar. Bu yönde NATO’nun somut bir sonuç alamamasına neden oldular. Bu ise ABD’yi eleştirel bakışla alevlendirdi: “Benim yükümü alamadınız.” Bu değerlendirme yapıldı.

Bu sıraladığım konular içinde öne çıkan iki başlık var. Birincisi, küreselleşen tehdide karşı müttefikler çıkara ortak olacak yatırımı yapmıyorlar. İkincisi, Md. 5 asla patron Amerika’nın aleyhine olacak biçimde kullanılamaz konusudur. Bu iki neden Trump yönetimi esnasında daha belirgin bir şekilde sahaya yansımıştır. Yaklaşık bir yıllık Trump icraatlarını hatırlarsak böyle olduğunu görebiliriz. Ama özelde konu Suriye sınırı üzerinde Türkiye-ABD sürtüşmesi ile belirginleşmiş durumdadır. Türkiye tüm haklılığını ortaya koyuyor, ama NATO kılını dahi kıpırdatmıyor.

Buraya bakılırsa, “NATO’ya hayır!” sloganı işe yarar gibi görülebilir. Ama bu büyük bir yanılgı olur. Neden mi? Şimdi NATO’nun fazla konuşulmayan özelliklerinden birkaçına değinelim.

NATO hem askeri-güvenlik hem de politik konuları, neredeyse dünyada en iyi irdeleyen bir kurumdur. Medyada, ülkelerin meclislerinde, hatta kulislerde kasıtlı veya kısıtlı değerlendirmeler yapılabilir. Ancak NATO’nun temel çalışma dinamikleri kuruluşundan bu yana değişmemiş ve politik-askeri konularda “doğru” değerlendirmeler yapan bir kurum olma hüviyeti devam etmektedir.

NATO bir caydırıcı pakttır. Güvenliği öncelikli olarak caydırıcılıkla temin ve tesis eder. Diplomasisini de çatışmaya değil, tarafların anlaşmasına doğru sürdürür. Bir kere şunu bilmek gerekiyor, halen dünyada en gelişmiş ve hatta zengin diyebileceğimiz ülkeler NATO üyesidir. Bu durum müreffeh bir güvenlik alanı oluşturmaktadır. Bu alan içindeki ülkeler muhafazakar düşünceyle refahlarını artırmanın peşindedirler. Bu iç politikadaki muhafazakarlık değil, daha ziyade istikrarla durumu muhafaza etmek anlamındadır. Türkiye bu bakımdan kendini ispatlamış bir refah iklimi içinde kalmanın ve böylece güvenlik ve politika süreçlerini yönetmenin avantajını kullanmalıdır, böyle de yapıyor.

NATO silah ve teknoloji üreten ve satan ülkelerin yoğun olduğu bir pakttır. Refah seviyesi yüksek bahsedilen bu ülkeler aynı zamanda birer silah piyasası sahibidir. Ne üretilecek, kime satılacak, referansları ve teknik özellikleri ne olacak, bütün bunlar NATO şemsiyesi içinde belirlenir, denenir ve dengelere göre satılır. Önemli olan tüketici değil, üretici olabilmektir. Silah üretim projelerine ortak olabilmektir. Bu yapı ile hareket etmek avantaj sahibi olmak anlamına gelir.

NATO Soğuk Savaş sonrasında Barış İçin Ortaklık felsefesini meydana getirmiş ve diğerlerine öğretmiş bir örgüttür. Bunun en önemli kısmı elbette NATO dışı ülkelerin barış alanına çekilmesidir. Fakat bu yolla aynı zamanda çatışarak ve baskı kurarak değil, yumuşak güç unsurları ile dönüştürülmesi süreçlerini yönetir. Buradan yola çıkılırsa NATO dünyanın çok önemli bir coğrafyasında askerle ve diplomatla girip meşru faaliyet yapma imkanı bulur. Hukuktan tutunuz, kamu diplomasisine varana dek, çok alanda proje üretir ve yönetir.

Şimdi gelelim bir diğer önemli konuya. Kitle İmha Silahları ve Konvansiyonel Savaş mantığının en yüksek oranda hissedildiği zamanda kurulan ve gelişen NATO, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra tedricen faaliyetlerini yukarıda bahsedilen argümanları geliştirmekle birlikte, “terörle mücadele” ve “sanal aleme” kaydırmak zorunda kalmıştır. Özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında küresel terör başlıca tehdit algısı konusu olmuştur. Yine özellikle doksanlardan sonra dünya bir Bilgi Çağı ile evrim geçirmiştir.

İyi de NATO üyesi refah ülkeleri ellerinde gelişen bu iki yeni konuyu nasıl algılamış ve NATO içinde kullanmışlardır? Bu hususlar tam olarak belli olmuş mudur? İşte özellikle vesayet savaşları, yumuşak güç kullanımı, siber savaş gibi konular için imkan ve kabiliyetler NATO platformuna üye ülkelerce kısmen açılmış konulardır. Yani, “Milli mi, NATO mu?” diye bakıldığında bu konular “milli” olarak ele alınmıştır. Üye ülkelerin aralarındaki farklarda bu yöntemler belirgin bir şekilde sonuçlar doğurmuş, hatta ittifak içerisinde de bir mücadele alanı açmıştır. İşte NATO üyelerinin kendi içinde baş etmek zorunda kaldığı alanlar bunlar olmuştur.

NATO kamu diplomasisinin teorisini ve pratiğini geliştirmiş bir örgüttür. Kamu diplomasisini stratejik iletişimle gerçekleştirir. Bu bağlamda NATO’nun iletişim faaliyetleri ve kabiliyetleri içinde; kamu diplomasisinin, halkla ilişkilerin, sivil-asker işlerinin, bilgi destek ve psikolojik operasyonlarının planlanıp yönetimi sağlanır. İttifakın genel politikalarını, operasyonlarını ve faaliyetlerini destekleyecek şekilde ve NATO’nun amaçlarını gerçekleştirmek üzere, koordineli ve eş zamanlı olarak kamu diplomasisi metodu kullanılır. Yolu buysa kamu diplomasisini becerebilmek gerekir. Eğer biri bunu yapar, diğeri yapamaz veya az yapar ise kimin sözü muteber olur? NATO üyelerine kamu diplomasisi için uygun bir platform sunar. Kullanmak gerekir.

Kamu diplomasisi bahsine biraz daha değinelim. Buna göre her bir uluslararası açılımı olan alanda aynı anda müttefik ülke ve yabancı kamuoylarına yönelik bilgilendirici, yönlendirici ve açıklayıcı diplomasi yapılması söz konusu olmuştur. Bunun için uygun iletişim araçlarının seçilmesi esas alınmalıdır. Yoksa bütün bunlar için geliştirici projeler tamamlanmalıdır. Demek ki şu açıktır, NATO’nun kendisi de kamu diplomasisi için bir “hedef” hüviyetindedir.

Küreselleşmek nasıl bir vakıa ise NATO’daki bu “kendine dönük hedef alma” hali de vakıadır. Bu bir gerçektir. Millilik esastır. Bundan dolayı Trump “Önce Amerika!” diyor.

Ben bu duruma bakınca pratikte şunu anlıyorum, Türkiye 2003 yılından sonra yoğun biçimde NATO içinde PKK, PYD, YPG, El Kaide, IŞİD, FETÖ, vs. her konuda bir “doğru anlatım” yapmalıydı, kayıtlara girecek raporları ortaya koymalıydı, diğerlerine olup biteni tüm çıplaklığıyla tartıştırmalıydı, kendi fikirlerini kabul ettirmeliydi. Değilse bir eksiklik aranmalıdır.

“Gezi” hadisesinde kamu diplomasisini FETÖ ve yabancı örgütler ne denli kullanmış idi, hatırlayın! Bunu bırakın, Türkiye yeterince KCK konusunu bile işleyemedi. Kandil’de alınan KCK kararları ile bugünkü her bir konu ilan edilmiş idi. PYD bile bu kapsamla ortaya çıkmıştı. Şimdi PYD/YPG (aslında PKK) ABD ve İsrail ile birlikte IŞİD üzerinden bir tür yıkama işlemine tabi tutuldu. NATO bunları ne denli biliyor? Karşı tedbir olarak ne yaptı? Ama bundan önce sormak lazım, zamanında Türkiye NATO savunması içinde KCK’ya karşı ne karar aldırdı?

Açıktır ki FETÖ sürecinde kamu diplomasisi bakımından iyi bir çalışma yapılamadı. Ancak şu an Afrin harekatı ile birlikte bu açıkça anlaşıldı ve yoğun biçimde yapılmaya başlandı. Esasen “içe doğru – iç cephe” daha fazla yapılan kamu diplomasisi işini, “dışa doğru” da çok iyi biçimde gerçekleştirmek şarttır. Dış cephede kamu diplomasisi yapmak için yetenekler çok aşkın olmalıdır.

Gerçi anlamak istemeyene zorla anlatılmıyor. Batı sömürgecilik zamanında ve sonrasında hep bunu yaptı. Dünya Savaşları süreçleri de örnektir. Amerikalı NATO’nun patronu, yardımcısı İngiliz, sekreter Almanya… Hollandalı, Fransız… Soğuk Savaş’ta Türkiye “Esnek Mukabele Stratejisi” ile gerekirse elden çıkarılabilecek topraklar idi. Sonra ne oldu? NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye yine sınır çizgisinde yer almıyor mu?

Aslında büyük oranda ne yapılıyor dersiniz? Meşru ve doğru propaganda. Yanıltmak için değil, doğruyu vermek için propaganda yapmak kamu diplomasisinin asli görevidir. Çünkü daha önceleri propaganda daha ziyade yanıltmak için kurgulanırdı. Bugün bu da yapılıyor ama doğru olanı daha çok yapılır hale gelmiştir. En başta Bilgi Çağı ve küreselleşme dinamikleri bunu gerektirmektedir.

NATO üyelerine sert güç kullanımı yanı sıra aynı zamanda yumuşak gücün kullanılmasını da vaaz eder. Yumuşak güç konusunda Türkiye “bütüncül” ve “akılcı” bir yöntem belirleyememiştir, bu durumdan NATO sorumlu değildir.

Örnek olarak yumuşak güç konusunda Amerika ne yapmış, kısaca inceleyelim. Obama’nın White Oak dokümanını ele alalım. Bu dokümanda temalar sadece güvenlik ve terör değildir. Belli bir coğrafya, ülke ya da etnik grupla sınırlandırılmayacak şekilde, çeşitli konu ve kapsamlara “bütüncül” bakışla bir kamu diplomasisi stratejisi önerilmektedir. Obama yönetimi döneminde yumuşak güç kavramından ziyade, sert ve yumuşak gücün stratejik birleşiminden oluşan “akıllı güç” kavramının benimsenmesi söz konusudur. 2006 yılında ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından Center for Strategic and International Studies (CSIS) tarafından hazırlanan “Daha Akıllı, Daha Güvenli Amerika” başlıklı raporla ortaya konmuş olan bu strateji değişikliği ihtiyacı, dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından “Amerikan liderliğinin sürdürülebilmesi için bütün diplomatik, ekonomik, askeri, politik, hukuki, kültürel araçlar içinden en uygun olanlarının birleşiminin kullanılması,” gerektiği şeklinde ifade edilmiştir.

Türkiye de akıllı ve bütüncül stratejilerle hareket etsin. Tutan kim? Hem de bunu NATO üyesi ülkelere dahi yapabilir. Bunda engel yoktur. Ancak şu an Türkiye çok iyi anladı ki, Amerika kendisine tam da bu yöntemler bütünüyle baskı kurmak istemektedir. Hukuk, ekonomi, askeri, terör, politik, kültürel, iletişim ve diplomatik, her ne varsa bunları kullanmaktadır. Karşı hareket de benzer alanları kapsamalıdır. Yoksa dengesizlik olur.

NATO bizim işimize gelir. NATO’da “inadına” kalınması gerekmektedir. Çünkü üyelerle eşit oy hakkına sahibiz ve orada ne olup bittiğini ancak içinde kalırsak bilebiliriz. Dahası NATO ile diplomasi faaliyetlerimizi de geliştirebiliriz. Bu önemli bir argümandır. Elimizdeki gücü kullanabilmek başka şey, küsmek (!) başka şeydir. Değişen dengelerin ve argümanların farkındalığıyla hareket edilmelidir. Önde gidenlerden kopmadan ve ittifak içindeki imkanları zorlayarak, kendimize milli bir refah ve güvenlik çıkar alanı tesis etme mücadelesi verilmelidir. Mücadele etmeden kimse kimseye bir şey vermiyor. Şu meşhur Md. 5 ile gelinebilecek nokta terör, siber ve yumuşak güç konu ve kapsamları ile neredeyse işlem yapılamaz olmuştur. O zaman bu alanlarda Türkiye aktif olmalıdır. Karşı argümanlar yaratmalı ve kendine has kullanabileceği yeni alanlar açmalıdır. Kamu diplomasisini öğrenmeye başladık. İşte haklılığımız ve Suriye sahası: Yapalım! Türkiye sert gücü bihakkın kullanıyor, aynı oranda ve hatta daha da fazlası oranda yumuşak gücün gerekliliklerini yapmalıdır. Örneğin hukuk alanında yapılacaklar vardır.

Bütün bunlar çerçevesinde düşünülürse, NATO gibi bir örgütü tartışmak demek onu daha çok sahiplenmek demek olur. Öyle değil mi? Bence Türkiye NATO denklemini çözdü bile. Çünkü FETÖ ile geçen sürede canı yandı ama bundan işine yarayacak sonuçları çıkardı. IŞİD’i de anladı. Yıllardır korunan PKK ile PYD/YPG’nin üzerinden neler yapılmaya çalışıldığını kesinlikle anladı. Öyle bir noktaya geldi ki, şimdi sıkı bir şekilde millet birbirine kenetlendi. Asker düğüne gider gibi cepheye gidiyor, analar el işiyle bere örüyor, yemek yapıp yolluyor. Yurt dışındaki Türkler “Gelelim mi?” diye soruyor. Bu kenetlenme çok önemli bir güç demek oldu. Bunu başkaları da görüyor olmalı! Türk Milleti, “Eğer bu emperyalizmle savaşsa tam da benim işim!” diyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Türkiye ve Amerika

DİĞER YAZI

ABD-Türkiye Görüşmelerinin Geri Planı

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,