kalkinmis-ve-egemen-olmak
Kalkınmış ve Egemen Olmak

Kalkınmış ve Egemen Olmak

463 Tıklama
19 Dakikalık Okuma
Okuyucu

“Kalkınmış” ve “kalkınmakta olan” ülkeler gibi sınıflandırmaları bilmekteyiz. Örneğin Türkiye epeydir kalkınmakta olan ülkeler kategorisinde yer almaktadır, hedefi ise haliyle kalkınmış olmaktır. Diğer yandan günümüzde küreselleşme, liberalizm ve kapitalizm gibi yoğun ilişki yumaklarına bağlı bir boyutta ulusların ve hatta devletler sisteminin egemenlikleri tartışılır görülmektedir. Bir süredir küresel mega-kentlerin dinamikleri daha başka türlü dönmeye başlamıştır.

Bu yazı ana hatlarıyla politik alana karşılık gelen temel kavramları eşleştirirken, öne çıkanları da işaret edecek mahiyettedir.

Altyapı yatırımları ile standart koyabilme süreçleri arasında önemli bir ilişki vardır. Her ikisine hükmeden ise bilgidir. Bilgi süreçlerini yönetmek ise tam bir liderlik sorumluluğudur.

Bütçe kullanarak bir icraat içinde olanların öncelikli işlevlerinden birisi aksaksız işleyen bir sistem kurmak ve bunun için gerekli altyapı yatırımını yapmaktır. Liderler, politikacılar, yöneticilik yapanlar, bu anlamda akla kim geliyorsa, öne çıkmış olanlar için ilk olarak karar verilmesi gereken bir konu vardır: Altyapıya yatırımları ve buna bunu gerekli kılıp denetleyebilecek olan standartların belirlenmiş olması.

Altyapı politik-riskli bir yatırımdır. Zordur, çok sayıda kurum ve kuruluşla koordinasyon ve işbirliğine ihtiyaç duyar, pahalıdır, büyük finansman gerektirir. Etkisi çok uzun sürede alınır. Anlaşılacağı üzere, görünür işlerle kendilerini ön planda tutmak isteyenlerin hemen tercih etmekten kaçınabileceği işlerdendir. Politik süreçlerle ve buna bağlı bürokrasi ile birlikte düşünülürse, “Benim zamanımda bu iş çıkar olarak bana nasıl dönecek?” sorusunun cevabını almayı gerektirir. Çıkar bahsi sadece maddi getiri olmayabilir. Velhasıl altyapıda başarılı olmak vizyon gerektirir, sorumluluk ve cesaret işidir.

Kent dinamiklerimizi gözönüne alalım. Kentlere göç alıyoruz ve buralarda büyüyoruz. Hızlı gelişen bir süreçlerde yerel yönetimler neredeyse büyümenin ardından koşturuyor. Önce ihtiyaç ve sorun ortaya çıkıyor, tedbir ve yatırım sonradan geliyor. Gelişmekte olan ülkelerde çoğunlukla durum şöyle; “Bu kent yüz yıl sonra şöyle olacak…” denerek bir altyapı tesis edilmiyor. Bunun yerine alelacele, “Biz soruna bir çözüm getirdik. Bizim sayemizde oldu…” denecek yaklaşıma yönelim sağlanıyor. Gözüaçık politikacılar daha çok bu yöntemi kurgulayarak hareket ediyorlar, kendilerini öne çıkarmak istiyor, yapması gereken işlerde bile alkış alma peşinde koşuyorlar. Bu tam bir “şark kurnazlığı” kokan yöntemdir. Gelişmiş ülkeler ise kentlerdeki yaşam süreçlerinde standartları koyarak öncülük yapmaktalar.

Altyapı yatırımı insanlara, kentlere ve sosyo-ekonomik düzene boyut ekler. Ancak belli standartlar konularak bu konular bir “gereklilik” haline getirilir. Gelişmiş ülkelerde ortaya konan standartlara bakınız: Onlar önce standardı koyarlar, deklare ederler, hedefler, programlar ve bütçeler buna göre oluşturulur, sorular buna göre sorulur, velhasıl icracılar buna göre mukayese edilirler. Standartlar çevre, ekonomi, ticaret, bilim-teknoloji, hukuk, sağlık, savunma, ulaştırma, kentleşme, vs ile ilgiliyse, uluslararası anlaşmalar ve ülke politikaları birleştirilir, hedefler buna yöneltilir. Büyük boyutlu işlerde aktörler küreselleşirler.

Bu noktada politikacıların elindeki bir manevra alanından söz edilmelidir. Eğer politikacılar gelebilecek riskli sorulara karşı başlangıçta önlem almak istiyorlarsa, kendilerine kıstas olabilecek standartlarla oynarlar. Bu nokta, her türlü şekilde algılanabilecek bir manevra alanıdır. Küresel güçlerin kalkınmakta olan bir ülkeye yönelik dış baskının etkisi bulunulan bölgenin ve sürecin önemine göre değişebilir.

Peki, gelişmiş ülkeler standardı koyma gücünü nereden alıyorlar? Bu soruyu içselleştirerek cevaplayabilen toplumlar diğerlerine göre bir adım ileridedirler.

Türkiye bölgesel aktördür, küresel düzlemde söz sahibi olmayı hedeflemektedir. Bu örneklemede topluluğun ne olduğu önemli değil; AB, NAFTA, Şangay… Ama Türkiye açısından fiili yapıda kararı verilmiş olan bir AB süreci vardır. Değişik nedenlerin yanı sıra, Türkiye kendi normlarını koymakta sıkıntı duyduğu için de AB’ye girmek istemektedir. Bu bağlamda düşünmeye devam edelim. Türkiye AB’ye girse bile bazı detaylarda yerel bakış açıları yine öne geçecektir. Şöyle ki, “Gerekli yerlerden standartları aldık, programladık…” derken bir süreç işletilecek. AB içinde böyle olan ülkeleri görüyoruz ve dolayısı ile “lider ülke ve diğerleri” gibi ayrımlardan söz ediliyor.

O halde: 1) Bir topluluğa girmek demek öz-sorumluluklardan bütünüyle kurtulmak demek değildir. 2) Standart ithal edilirken var olması gereken temel konu toplumun muhatap olduğu kültürel değerlerin ve beklentilerin seviyesidir.

Küresel ve bölgesel stratejilerde ticaret, sanayi, inşaat, hizmet, ulaştırma gibi sektörlerde, her zaman için bir tür işveren olmaktan ve taşeronluktan bahsetmek mümkündür. Genel manada taşeronluktan kurtulmanın tek göstergesi kendi standardını koyabilme ve örnek olabilme becerisidir. Kilit nokta burasıdır ama bu da bir altyapıyı gerektirir. O da bilgi toplumu olmakla ilgilidir. İşveren olabilmek demek, neyi, ne zaman, kimden, hangi standartta isteyeceğini talep edebilmektir.

Bu bağlamda düşünelim. Temel güç nedir? Eğitim, bilgi, sorumluluk, ciddiyet, kararlılık, istikrar ve hasılı “kendini bir yere koyabilme” hadisesidir. Derecelidir: Düşük bir yerde kalmak isteniyorsa yolu ve yöntemi bellidir. Yüksek değerli olmak isteniyorsa, önce toplum kendi değerleri ile standart koyabilmeli ve küresel bağlamda girdileri olan bir yapıda kendini gösterebilmelidir. Eğer kendini yanlış veya eksik yere koyanlar var ise sorunlar ve altyapı çözümleri haliyle geriden gelmeye devam eder. Diğer yandan dışarıdan görünüm şudur: Kural koyan değil, kural bağımlısı toplum.

Örneğin kent kullanma suyunda bulunabilecek arseniğin sınırı AB’de ve Türkiye’de nedir? Türkiye sularda insan sağlığına zarar verecek arsenik oranını litrede 50 mikrogram olarak standarda bağlamıştır. Buna karşılık AB standardı 10 mikrogram ise sadece bu konuda bile çok soru sorulabilir, değil mi? Acaba Türkiye hangi bedele katlanmayı kendine layık görüyor? Bu manada kanserle mücadeleye çok bütçe ayıran, sağlıksız ve huzursuz bir toplum mu öngörüyor? Toplum, belediyeler, sağlık yöneticileri neye göre kritik edilecekler? Altyapı yatırımları neye göre inşa edilecek? Bunca yıllık devlet tecrübemiz var, hatta suyla yakından ilgili bir ülkeyiz, peki, esaslı bir su kanunumuz var mı, temel dokümanlarımız bize ne diyor? Eğer bu konularda Türkiye standardı AB’nin çok uzağında tutmayı politik bir tercihe dayanarak yapıyor ise bunun anlamı nedir? Kurumsal, toplumsal ve bireysel bilinçlilik ve sorumluluk nerede başlar, nerede sonlanır?

Başka önemli konular da var. Çoğu iklimle, kuraklıkla, çevreyle, ekim alanlarıyla, toprakla, gübreyle, suyla, hayvanlarla; asıl önemlisi insanla ilgili!

Ve gelelim bilgi konusuna; bilgiye, bilgi toplumuna ve bilinçli olmaya… En başta şunu soralım: Bir toplum standardı neye göre koyar, altyapı yatırımlarını neye göre yapar? Eğer yeterli bilginiz, bilinciniz, kapasiteniz, deneyiminiz, araştırmanız, geliştirmeniz, laboratuvarlarınız, enstitüleriniz, doğru işleyen kurumlarınız, yetiştirdiğiniz insan gücünüz ve kaynağınız yoksa bütün bunları ithal etmeniz bir mecburiyettir. İşte size bilginin, bilim ve teknolojiye dayalı gelişmenin, büyük devlet olmak için temel şartın bilgi toplumu olmakta yattığı gerçeğinin bir başka ifadesi daha.

Pratikte olan ne? Standardı bir başkası koyuyorsa, projeleri bir başkası yapıyorsa, finansmanı bir başkası onaylıyorsa, denetimleri bir başkası sağlıyorsa; yerel yöneticilere düşen görev ne? Sükûneti sağlamak, ilişkileri düzenlemek, verilen işleri yapmak mı? Liderlik bunun için gereklidir. Toplumları ayağa kaldırmanın ölçüsü için kıstaslar bellidir.

Peki, bu işlerle ilgili olarak bir lider ülke diğerlerine nasıl davranır, nasıl bir politika izler? Kendi yürüdüğü alanda kapasiteyi artırmak için öncelikle kendine yakın duranlara ve uyumlu katkılarına teşvik verir. Diğer yandan eğitim, ekonomi, banka, sigorta ve hukuk sistemlerini birleştirir, hesapları tutar ve kontrolden taviz vermez. Buna uygun kurumları işletir ve insan gücünü yönetir. Dolayısıyla beraber çalışacakları kendinden çok araştırır ve takip eder. Bilgiyi gereğince paylaşır ve teknoloji transferini bir politikaya göre yönlendirir, enerji sarfiyatlarını, ithalat-ihracat rejimlerini, vergilendirme konularını ve politik denklemleri yönlendirir. Bu işlerde muhataplarla yan yana boy göstermek gerekecektir. Ama bu husus, “Ben çok önemliyim…” demek, görecelidir.

Önemi binaen asıl liderlik etme konusu ise liderin toplumunu bilgi ve teknoloji seviyesinde ne kadar yükselttiğinde, diğerleri ile arasındaki farkı ne ölçüde kapatabildiği noktasında berraklaşır. Bu aynı zamanda, doğru standartlara karar vermek amacıyla bilinçle hareket etmek ve altyapılarda öncelikleri ve projeleri gerçekçi şekilde realize etmek bakımından somutlaşır.

Doğru kalkınmak, egemenlik alanında daha bağımsız olabilmek ve küresel yapıda liderlik edebilmek için takip edilecek yolda toplumun bilincine dayalı özgün yatırımlar nelerdir? Demokrasiye, eğitime ve dolayısıyla nitelikli insan gücüne ve araştırma-geliştirme programlarına yatırım önceliklidir. Bu gibi noktalar sabırla bir iki nesil yetiştirmeyi kapsar.

Türkiye’de hedefler konabiliyor. Ama genel bir seviye sorunu ve uyumsuzluk var ki; topluma karşı bazen yerel bazen de merkezi yönetimlerin bakış açısında karşılıklı güvensizlik halleri ortaya çıkıyor. Bazen yöneticiler cin fikirlilik düşüncelerinin esiri oluyor, bazen toplum bunu ister bir havada eğilim gösteriyor. Her iki halde de çarenin özünde olması gerekenler insanlığın bildiği doğrulardır. Yeni bir şey söylemeye veya tekrarlarda bulunmaya gerek yok kanaatindeyim.

Sonuçta şunu anlıyorum, çok basit; herkes layık olduğu şekildeki bir yaşamı yeğliyor. Ders ne? Önce kendimize güvenelim, çok çalışıp öğrenelim, bireysel gelişmişlik çok önemli, bilgi toplumu olalım, standartlar koyup gelişelim, değerlerimizi yükseltelim, ne kendimizi ne de toplumumuzu kandıralım…

Nasıl olsa yaşarken bir şeyler yapıyoruz. En azından isabetli olana odaklanalım, daha işin başlangıcında sağlam olanı düşünelim ve sürdürülecek sistemleri inşa edelim. Altyapı çıkmazındaki yöneticileri belli standartlarla doğru yönlendirelim ve bir esasa göre kritik edelim. Hamasete ve kandırmacaya değil, detaydaki doğruya doğru ilerleyelim. Yoksa taşeronluk sınıfından terfi edememek bize ağır koyar. Bu millet lider ülke olmayı hak ediyorsa, ki tarihe bakılırsa öyledir, öncelikle örnek olacak doğru standartları koyup uygulayabilmelidir.

Bu standartlar; demokrasi anlayışından, belediyelerin günlük işlerine, otomobil üreticiliğinden bir yavrunun eğitim ve öğretimine, bir hastaya bakıştan köprüler inşa etmeye uzanır gider. Bir yerel yönetici çıkıp, vergi veren ve kendinden hizmet bekleyen halkının gözünün içine bakarak, onların zehirlenmelerine göz yumabilir mi? Zehirleyen olur ise o koltukta oturana, “Sen sınıfta kaldın kardeşim, git, başkası gelsin demek çok mu zor? “Standardımız düşükmüş, ne yapalım?” denmesi acıdır, değil mi? İşlerin düzelmesi için AB Bakanlığı’nın çabalarına mı bakılacak, yoksa AB’nin Türkiye politikasında değişme olması mı beklenecek? Örnekler çoğaltılabilir…

Kendi kendimize ne yapabiliyoruz, bu daha önemli değil mi? Kalkınmak ve egemen olmak ancak; buna layık olmakla, inanmakla ve yolunda çabalamakla başlar. Yoksa, kendi kendine bir şey olduğunu zannetmek bir avuntudan öte gitmeyebilir. Zira küresel bakışta avutmak hiç de zor değildir. Hele sanal girdilerin daha da aktifleştiği günümüzde takip güçlüğü varsa aldanmamak mümkün olmayabilir. Unutmayalım, küresel yapıların çalışma metodu füzyon merkezlidir. Peki, Türkiye’nin ne? Kalkınmış ve egemen olmak için önce bir olmak gerekir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Muttakiliğin Önemi

DİĞER YAZI

Siddhartha’yı Okumak

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka