kolay-lokma-misali
Kolay Lokma Misali

Kolay Lokma Misali

401 Tıklama
15 Dakikalık Okuma
Okuyucu

İnsanın ne yaptığını bilmesi… Kendi kendime soruyorum, örneğin Hitler ne yaptığını biliyor muydu? Eğer O sadece “kötü” bir örnekse, ya diğerleri için ne diyeceğiz? Benzer adımları atan veya atmak için çabalayan figürlere “iyidir” demek, geniş bir pencereden bakışa veya uzun bir vadede ne anlam taşır?

Küresel sistemde hemen her şey herkesi ilgilendirir. Tersini düşünmek budalalık olur. Belki ilgi alanlarının vazgeçilmezlerini yönetmekle ilgili konuları ayrı tutmalı ve üzerlerinde özenle durmalıyız, ne dersiniz?

Kanaatler hep vardır, iyi veya kötü… Bir küresel köydeysek eğer, sistemler bu denli iç içe girdiyse, sizce kimin kanaati daha doğru? Güvenilir insan kim, kimin arkasından gidilir?

Farklı toplumların insanları bir diğerini düşman, rakip, hasım, vb görebilir. Ya aynı toplumun insanları ne yapacak? Sürekli düşmanlık içinde yaşamanın sizce övünülecek veya savunulabilecek bir açıklaması var mıdır? Sizce düşmanlık bu denli “normalleşti” mi?

Haydi gelin buna düşmanlık demeyelim de, rakip gibi sözcükler kullanalım… Peki, rakipler işbirliğine bu denli açıksa toplumsal düşüncelerin sınırına ne tür değerleri koymalıyız?

Rakipler illa bir hileyle veya bir güç odağını ardına alarak karşınıza çıkmayabilir. Hasım karşınıza illa silahla çıkmayabilir. Örneğin topladığı hisse senetlerini satıverir, parlamentosunda aleyhte bir karar alıverir, medyaya herkesin bilmemesi gereken bazı evrakları sızdırıverir… Toplumlardaki eğitim seviyeleri daha düşük insanlara dostane bir el uzatıyor görünüp, onları kendi kültürlerine göre yönlendirebilir. Bütün bunlar ilk bakışta masumane ve insancıl girişimler olabilir.

Hep bir çelişki vardır, iyi ve kötünün, dost ve düşmanın sınırları hakkında. Belki de bu hal bazı toplumlar için geçerlidir, daha azdır veya çoktur. Duygulara daha çok bağlanmış, rasyonel değerleri bir yana koymuş olmanın verdiği bir çelişki yumağı sürekli istismara açık bir kapı bırakmıştır.

Sizce istismara “dur” demenin toplumsal bir direnç mekanizması olmalı mı? Hani o toplumsal refleksler şeklinde kendiliğinde devreye girmeli mi? Kimine göre var, kimine göre yok; var ama seviyesi yüksek, yok ama anlamsız…

Stefan Ruzowitzky’nin yönettiği, 2007 yılı yapımı Kalpazanlar (The Counterfeiters) filmini seyredenleriniz vardır. Hatırlatayım, filmin özeti şöyle: II. Dünya Savaşı son çeyreği, Hitler, başta İngiltere olmak üzere müttefiklere ekonomik yönden zarar vermek istiyor, bir Nazi kampında bir grup teşkil ediliyor, çoğu sanatçılardan bir kalpazan grubu ve haliyle bu sanatçı ve yetenekli insanlar Yahudi. Yahudi kampı içinde tecrit edilmiş bir vaha gibi bu tesiste denemeler sonucu sahte Dolar ve Sterlin basılır ve piyasaya sürülür. Bir Dünya Savaşı’nda ve esir kampı içinde ayrıcalıklı olan bu kesim, yaşamak pahasına banyo yapıyorlar, iyi yemek yiyebiliyorlar, eğlenebiliyorlar…

Bu süreçte sürekli çelişkiler yaşanır, zira kalpazan Yahudiler aslında Hitler’e yardım etmekte, ona bir tür ekonomik silah üretmektedir. Diğer yandan o kampın içinde ve daha bir çok Nazi kampında Yahudiler birer birer ölmektedir. Dolayısıyla aralarında çatışırlar, kavga ederler var, sürekli tartışmalar yaşanır.

Elbette bu bir film, yani kurgu… Benim işaret etmek istediğin nokta bu tartışmaların içinden çıkıyor. Film boyunca Naziler Yahudilere zalimlik yapar, kötü davranır vs. Ancak o sahte para üretimi yapılan kampın özel bölümünde birbirleriyle kavga etseler dahi hiç bir Yahudi kendi içlerindeki sorunu Nazilere aksettirmez, kendi aralarında çözerler, diğerini ispiyonlamaz, ele vermez, yani satmaz!

İlişkiler filmde böyle gösterilmektedir. Kendi içlerindeki kavga ve çelişki konusuysa gayet belirgindir. Aralarında başka düşünenler vardır. Biri diğerine, “Nazilere hizmet edeceğimize ölelim, daha iyi,” der. Başka bir ifadeyle, “Değil Yahudileri, bu savaşta tüm yardım eden ülke insanlarını satıyoruz!..” demeye getirir.

Buradan ne anlaşılır? Bir toplum kendi arasında birbirlerini destekleyense, dışarıdaki baskılara karşı direnç kazandıysa, böyle bir toplumu kim yıkabilir? Ama eğer içlerinde kendine güvenmeyen ve düşmanla işbirliği yapmaya ve hatta teslim olmaya meyilli, kendi insanlarına zarar vermeyi daha kolay ve önemli görenler varsa, böyle bir toplumun istikbali sizce nasıl olur, sizce istikametinde ilerleyebilir mi?

Filmdeki gibi bir esir kampına düşmeye gerek yoktur. Hiç değilse, küresel köy bile olsa, “normal” görülen bu yaşam içinde, elde imkanlar varken, yeterince dikkatli olunmalıdır. Değil mi? Toplumlar kendi içinde kimleri zora sokar, hangi seviyede, hem ne pahasına? Bir esir kampında “bir büyük satış” için kalpazanlık yapmayı mı kurtuluş görürler, günlük yaşamda her fırsatta birbirinin aleyhine tanıklık yaparak küçük satışlarla mı ilgilenirler?

Günümüzde hasmane tutumlar “ortaklık” adı altında meşru kabul edilebilecek anlaşmaların içinden çıkabilir. Ortaklıklar arasında uçurum denebilecek türden bir seviye farkı olmamalıdır. Derin farklar ister istemez birini diğerine üstün kılar. Bu ise hakkı bölüşürken sorun yaratır. Toplumların içinde büyük kopukluklar yaşanmamalıdır.

Küresel köyde doğru ortaklıklar için “ileri” demokrasi gerekir. Bu, hazmedilmiş eğitim seviyesinin yaygın kullanımı dahilinde bir anlam kazanır. Dokuda derin uçurumlar ve asla çözülemez kopukluklar olmamalıdır.

Demokrasilerde politika iktidar, muhalefet, sivil toplum örgütleri vs aralarında kaynaşma ister, düşmanlık değil! Demokrasilerde şeffaflık, ademi merkezi yönetim, hak ve adalet gibi güçlü kurumsallaşma ögeleri vardır.

Sonuçta ne istendiğine bakılmalıdır. Demokrasiler hain gibi nitelemeleri sevmez, meşru-hukuki rakipleri sever, aralarında anlaşma zemini olan toplumsal çalışmaları sever. Kültürlü insanlardan mürekkep güçlü bir toplum iradesi ister. Ne aradığının ve ne istediğinin farkında bir toplumdur bu.

Ortada bir ortaklık, anlaşma, paylaşma ve genel olarak bir iktidar sorunu varsa düşünmeliyiz! İktidarın organizması nasıl olacak? Bu organizmanın kolu, bacağı, kalbi, ciğeri, aklı, hafızası vs nasıl olacak? İnsana yakışan türden olması yetmiyor mu?

Bir arada yaşama iradesi göstermek demek, ortak olmak, anlaşmak, paylaşmak, kural koyup uymak, kurumsal yapılar inşa etmek, bunları şeffaf, hak ve adaletle, insanların rızasına dayalı olarak işletmek demek değil mi? Biz bunu tarihte kim bilir kaç kez yaptık, hem de kimine göre bugün farklıymış gibi öne sürülen kimlik çeşitlilikleriyle?

Hitler örneğindeki gibi, insanları uçuruma sürmenin mazereti olamaz. Ordular, kaleler, fabrikalar ve limanlar… Hepsi topluma ait, insanların dişiyle tırnağıyla inşa edilen… Temelleri, sütunları, kolonları oldu, duvarları, çatıları oldu, bunlar kolay yollarla mı inşa edildi? Bunlar insan yapısının özünden vücut bulmadı mı?

Birbirine hasım olanlar çoğu yolu denerler. Bu küresel köy sisteminde güçlü aktörler sertlik yaparlar, karşısındakinin önemli toplumsal değerlerini doğrudan çekip alırlar veya değiştirirler demiyorum… Ortaklık teklif ederler, hatta içeriden birilerini aracı ederler, taşeron kullanırlar. Kalpazanlar toplumların içinden çıkarlar. Hatta birileri diğerlerinin tetikçisi oluverir…

Güçleri nispetinde insanlar diğerlerine karşı bir tavır takınır. Varsa elinde imkanlar, gayet nezaketli ve sabırlı davranır. Diplomasinin, ticaretin, teknolojinin vb tüm araçlarını kullanırlar. Burada tarafların ahlaki ve hukuki olması aranır. Gerekirse yeni hukuk kaideleri belirlerler ve yeni kavramlar vazederler. Anlaşma masasının üzerine ciltlerce dokümanı koyuverirler.

Büyüklük ve güç gösterisi evvela içi dolu söz üretmekle ve sözleri kayda alınmış ayrıntılı bilimsel, teknik ve hukuki dokümanlarla ve usullerle desteklemekle başlar. Yumruk en sonra gelir. Bunun içinse, eski usul, bir maşa kullanmak evladır.

“E, ben hukukçuyum, insanları çok severim, tecrübeliyim…” Öyleyse daha özenli düşünelim! “E, ben çağdaşım, uygarım…” Öyleyse daha çok empati kuralım! “E, ben vatanı, milleti sizden çok severim…” Öyleyse daha çok çalışalım! “E, benim ilkelerim var, şucuyum, bucuyum…” Küresel köy küçüldükçe ayrışmanın yararı ne? Güçleri bölerek yönetmekten yana olanlar böyle istemezler mi? “E, ben makam, mevki sahibiyim…” Öyleyse asla haksızlık etmeyelim, adaleti şahsileştirmeyelim, değil mi? “E, ben mecbur kaldım, şartlar kötüydü…” Öyleyse kardeşimizi üzmeyelim derim! “E, ben küresel değerleri, gidişatı daha iyi okuyorum…” Öyleyse ortaklıklara dikkat edelim! “E, ben şuralıyım, buralıyım…” Peki, farkımız ne, insan değil miyiz? “E, ben sizden farklıyım…” Lütfen, doğruları görelim! En doğrusu nedir, bana tarif eder misiniz? “E, ben yönetirim…” Ben de yönetilirim! Sınav her birimiz için değil mi?

Öyleyse o büyük sınav için gelin kaynaşalım. Öyle “kolay lokma” misali olmayalım. Ademoğlu’na asıl düşmanlık yapan tarafı görmezden gelmeyelim! Nefislerimizi dizginleyelim!..

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Asıl ve Gerekli Milliyetçilik

DİĞER YAZI

Politik Kutup Tespiti

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka