ABD’deki Muhafazakarlık ve Demokrasi Eleştirisi

277 Tıklama
26 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 2020 seçimlerinde olup bitenler akıllardan çıkmayacak nitelikteydi. Sonuçta kabileler, aşiretler veya köktenciler 6 Ocak 2021 günü Kongre binasını bastılar. Bu olayın yankıları devam ederken aslında ABD’de başka bir tartışma yapılmaktaydı, “Acaba bu kabileci zihniyetten ne zaman uzaklaşılacak?” diye. Bu tartışma küreselcilerin, yani dünyada küreselleşme ile kazanılan imkanları politikada kullanan, yeni bir yönetim sistemi inşa etmek ve ulus tabanlı sistemlerin muhafazakâr destekçilerini zayıflatarak genişlemek isteyen kesimlerce somutlaştırılmış oldu. Bu noktada ortaya çıkan konulardan biri de haliyle muhafazakarlıkla açıklanan kabileciliğin, aşiretçiliğin veya köktenciliğin törpülenmesiydi. Joe Biden yönetimi bu konuyu temel politika olarak belirginleştirdi.

Üstelik ABD’nin Mart 2021’de yayımladığı Milli Güvenlik Strateji dokümanı ilginç bir anlatımla bizleri şaşırtmış idi. Ben bu hususu 14 Mart tarihinde ABD Milli Güvenlik Strateji ve Küresel Devrim[1] başlıklı yazımda anlattım. Alışılagelen bir anlatımdan uzak bu doküman çeşitli çevrelerce özümsenememişti. Bir uzman, “ABD iç işlerini tehdit olarak yazmış,” bile demişti. Bana göre bu ciddi bir değişimin ilanıydı ve demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar üzerinden gelinerek küresel ölçekte yeni bir kurgu işaret edilmekteydi ve bu konu muhafazakarların elindeki köklü mesnetleri ortadan kaldırmakla alakalıydı.

Meseleyi Amerikan entelektüeli nasıl açıkladı? Mart-Nisan 2021 tarihli Foreign Affairs dergisinde Reuben E. Brigety II imzalı yayımlanan Kırılgan Güç, Kabileciliğin Üstesinden Nasıl Gelinir? (The Fractured Power, How to Overcome Tribalism?)[2] makaleyi okuyunca ister istemez sordum, “Acaba Amerika bir kabile devleti mi?”diye.

Aklımızda ABD hakkında birçok konu var sıralayabileceğimiz. Hatta yakın geçmişten hatırlanan bir sürü etnik, dini veya kültürel kabile veya aşiret isimleri dahi bulunmaktadır. Peki bu konu neden bugün gündeme geldi diye sormamız gerekmiyor mu? Anlaşılan ABD veya onun içindeki bazı kesimler 6 Ocak Kongre Binası baskını olayından fazlaca rahatsız olmuş durumdalar. Savunulan “ABD idealizmi, demokrasisi ve liberalizmi meğer tehdit altındaymış!” dedirten bir olay meydana gelince bu konunun tartışılması gerektiği de gündeme gelmiş oldu. Zira ABD iç siyasetinde küreselleşmeyi tamamlamakla ilgili politikalara odaklanan Demokratların kesinkes Cumhuriyetçi muhafazakâr Amerikalıların önünü kesmesi gereken bir fırsat var ve bunu olabildiğince tartıştırmak ve daha sonra kurumsal değişikliklerle sorunlu gördüğü noktaları ortadan kaldırmak istiyorlar. 

O zaman ikinci soru geliyor aklımıza, ABD’de kabile diye tanımlanan kökenini yaşamına yansıtan toplumsal kesimlerin tarifi muhafazakârlık olarak mı açıklanıyor? Küreselci Demokratlara göre, Cumhuriyetçi kanata oy veren belli kesimler Amerikan toplumunda tam da kabile siyaseti sergilemekteler. Bu konu, toplumsal bölünmenin de kökeninde olan bir olguyla tarif edilmektedir. Bu düşünceye göre, ırkçılık, din temelli siyaset yapmak, kabilecilik veya bölgecilik gibi katı sadakati içeren ve aşırılığa açık anlayışlar demokraside kırılganlık unsuru olarak işaret edilmektedir. Siyasi yaşamın düzenlenmesinde katı sadakatle dolu kesimlerin yarardan çok zarar getirdiği söylenmektedir. Bu görüşe göre bu durum başka ülkelerin ABD’ye bakış açısını da etkilemektedir. 

ABD bu noktaya nereden gelmiş olabilir veya referansı nedir, diye bakıldığında bazı ikna edici kurumsal çabaların olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın Çatışma Değerlendirme Çerçevesi bu yöndeki çalışmaları toparlamaktadır (ancak yine de sağlıklı ve bilimsel bir sonuç henüz elde edilmiş değildir). Anlaşıldığı kadarıyla ABD’de birkaç grup çalışma var ve bunlar ülke içinde ve dışında anketler yapıyorlar, bilinen veya gizli çalışan sosyal veya siyasal ağları inceliyorlar, çatışma potansiyeli yüksek kesimleri analiz ediyorlar. Amaçları, muhafazakarlara körü körüne oy verenleri bundan nasıl vaz geçirebiliriz, şeklindedir.

Pew Araştırma Merkezi’nin 2019 raporuna göre, Amerikalıların yüzde 60’ından fazlası hem bireyler arasında hem de hükümet-birey ilişkisinde güven düzeylerinin düştüğünü ve bu genel güvensizliğin giderek idarecilerin ülke sorunlarını çözmesini zorlaştırdığını göstermektedir. Çatışma Değerlendirme Çerçevesi birimleri şiddet olasılığını anlamak için uzun vadeli çalışmak gerektiğine inanmaktadırlar. Federal Araştırma Bürosu (FBI) raporu, 2019’da ABD’nin önceki 20 yılın herhangi bir noktasında olduğundan daha fazla oranda, ırkçı ve din esaslı nefret suçlarının işlendiğini, bu yönde sonuçlanmış 51 cinayet vakıasının olduğunu bildirmektedir. Ateşli silah satış sayıları 2020’de yeni zirvelere ulaşmış durumdadır. Afrika kökenli Amerikalılar ırksal şiddetin hedefi olmaktan endişe etmektedirler. George Floyd’un Mayıs 2020’de öldürülmesi ve bunu takip eden süreçte yaşananlar, ABD’deki ırkçı gerilimleri bir nesil içinde en yüksek seviyeye taşımaktadır. Bu olumsuz atmosfer bireylerin rekor sayıda silahlanması anlamına gelmektedir. 

Siyasi partilere eklemlenen katı etnik ve ideolojik kimlikler konusu var. Siyasi liderler mezhep ayrılıklarını şiddetlendirdiler. Politikada gerekli çözümleri sunamadıkları için giderek daha fazla vatandaş tarafından güvenilmeyen kamu kurumları ortaya çıktı. Başkent Washington iki asırdan fazla süredir ilk kez isyancılar tarafından saldırıya uğradı. Demokratlara göre ifade şöyle, kaybettiği halde bir başkan seçimlerin meşru olmadığını iddia etti. Ancak sonuçta ABD’de seçmenlerin neredeyse yarısı silahlı bir toplum halindedir. 

Siyaset sahnesinde ortaya çıkan bu durum kabilecilikle birlikte tarif edildiğinde ayrıca bir yük taşımaktadır. Savunulan o büyük demokrasi kavramı kendi kendine zeminini kaybetmektedir. Bugün Amerika, “Bu olumsuzluğun üstesinden nasıl gelirim?” diye düşünmektedir.

Kabilecilik ve bunun üretebileceği çatışma ortamı genellikle köyler ile kalkınmış kentler arasındaki bir uçurumu tarif eder niteliktedir. O zaman soru şu mu olmalıdır, ABD’de ileri demokrasi için kalkınmış bölgelerdeki vatandaşlar daha mı değerlidir? Etnik ve dini ayrımcılık, ideolojik saplantı ve hemşericilik yok, sadece yeni kent kültürü var (ben yazılarımda buna “mega kent sistemi” demekteyim). Eğer buna başka yaklaşımla, “modern ulus devlet sistemi” denir ise sorunlu kesimlerin, geri kalmış yerler, tarım alanları ve köylerde yaşayanlar olacağı açıktır. Bunun bir ayrımcılığı da beraberinde getirdiği anlaşılmalıdır. Zira ABD’de muhafazakâr kesim daha çok çiftliklerde, köy ve kasabalarda yaşamaktadır. İrlanda, Germen, İtalyan, Anglo-Sakson, vs. kökenliler, Latin, Yahudi, Arap, Çin, Rus, vs. kökenliler, Mormonlar, Yahudiler, Protestanlar, Katolikler, Ortodokslar, Müslümanlar, vs. inançtakiler… Eğer bütün bunlar etnik ve dini yaklaşımlarını katı bir biçimde muhafaza ediyorlar, politikaya bakış açılarında kullanıyorlarsa ve hatta silahlanıp ortaya çıkabiliyorlarsa, ABD bu durumdan korkmakta haklı olabilir.

Bir toplum ne kadar kabilesel (boylara ayrılmış halde) ise, kabile üyeliği o kadar yakından denetlenir ve kişinin yabancılarla daha az işbirliği yapmasına izin verilir. Bu tür güçler, modern ulus-devletin ortaya çıkışıyla ortadan kalkmadı ve milliyetle sınırlı kalmadı. Modern İsrailli Yahudiler, Iraklı Şiiler ve Amerikan Güney Baptistleri, eski Batı Afrikalı Ashantiler, Güney Amerika İnkaları veya imparatorluk Persleri ile aynı kabile sadakatlerini sergileyebilirler. Temel kriter, farklı geçmişlere sahip vatandaşların temel kimliklerini aşmak ve ortak bir fayda için birlikte çalışmak için akıl ve argümanı kullanıp kullanamayacağıdır.

Küreselci akıl ulus sisteminde kabilesel düzenin devam etmesini politikada muhafazakarlıkla açıklamaktadır. Muhafazakâr her bir kurumun, siyasi ve sosyal aksiyonun sonuçta insanları kökenine doğru irtibatlandırdığı ve bunun ilerlemeye engel teşkil ettiği düşünülür. Örneğin ABD’de Evanjelistlerin (kendilerince) vatansever yetiştirdiğini kabul ederler, ancak diğer açıdan da ticari sınırların ortadan kaldırılmasına engel görürler. Dolayısıyla Trump’ın aldığı eleştirinin kökeninde bu değerlendirme vardır.

Felsefi irdelemeyle, var olan bir şeyi yok saymanın tartışmasını yapmanın dahi anlamsız olacağını düşünenler, burada doğrudan bir taraf konumuna düşmektedirler. Muhafazakarların etnik, dini, mezhebi veya kültürel kökenlerine aidiyet duymasının tehdit teşkil ettiğine dair yaklaşımları ise kabul dahi etmemektedirler. Bu durumda muhafazakarların iki şekilde irdelenmesi söz konusu olmaktadır: Birincisi, küreselcilere tamamen karşı olanlar ve bu manada politika yapanlar; ikincisi ise varlık sebebi olan temel konuların politik malzeme yapılmaması gerektiğini ileri sürenler. 

Fakat bu tartışmaya uluslararası ilişkiler bağlamında bakılırsa, ABD’deki küreselci eğilim, kabileciliği ve ulusçuluğu birlikte değerlendirdiklerinden ve muhafazakarları eninde sonunca tehdit gördüklerinden, bunun faturası sadece kendi iç politikalarında çıkmamakta, küreselcilerin diğer ülkelere ve politikalara da etkisiyle yaygın bir tartışma konusu olarak işaretlenmektedir. 

Hatta dikkatlice bakılırsa Joe Biden’ın politikasının içeriğinde bu tip yaklaşımlar mevcuttur. Eğer Biden, İran’a politik yaklaşım gösterirken onların “yayılmacı Şii politikası” gütmesini eleştirirken, aslında temel sorunun İranlıların Şiiliğe olan bağlılıklarından kaynaklandığını düşünmesi oluyorsa, bu tam bir huzursuzluk konusudur. Biden yönetimi bu durumda İran’a bakıp “demokrasi, insan hakları, özgürlük” eleştirisi yapmakta, “otoriter rejimleri hasım görüyorum” demektedir. Demek ki küreselciler için İran gibi ülkelere yöneltilen sözler, “bırak bu kabileci politikayı” değilse bile dile getirdiği genel ifadelerle tarif bellidir.

Peki muhafazakâr Donald Trump ve onu destekleyenler nasıl düşünüyorlar? Bugün ABD’de aşiretler, en sadık ve öngörülebilir seçim bölgelerini oluşturan demografik alt gruplarla desteklenen, ülkenin iki büyük siyasi partisinde kümelenirler. Son 20 yılda, bu gruplar birbirlerinden oldukça uzaklaştılar. Aslında olan neydi? Dördüncü Sanayi Devrimi dönemine geçiliyor olması ve bugün için bu konuda sistemli ve kurumsal yapılarla bunun gerektirdiği anlayışın politikaya girmek istemesidir. 

Pew Araştırma Merkezi tarafından 2020 yılında yapılan iki araştırmaya göre, Demokratik aday Joe Biden veya Cumhuriyetçi aday Başkan Donald Trump’ın on destekçisinden yaklaşık sekizi, diğer tarafla temel Amerikan değerleri konusunda fikir ayrılığına düştüğünü ve kabaca her on kişiden dokuzu karşı tarafın kazanacağı bir zaferin ABD’ye kalıcı zarar vereceğinden endişe duyduklarını söylemektedir. 

İki taraf da demografik olarak birbirinden uzaklaştı. Din ve ırk uzun zamandır bir kişinin parti üyeliğinin en belirgin belirleyici unsuruydu. Biden işte bunu seçim malzemesi yaptı. Trump 2020’de azınlıklar arasındaki performansını artırmayı başarsa da kendisini Afrikalı Amerikalı, Asyalı Amerikalı veya Latin olarak tanımlayan insanlar ezici bir çoğunlukla Demokrat Biden’a oy verdiler. Beyaz Amerikalılar, özellikle kendilerini Evanjelik Protestan olarak tanımlayanlar, ezici bir çoğunlukla muhafazakâr Cumhuriyetçilere oy verdiler. Muhafazakârlar temelde ABD’de kemikleşmiş oylara sahiptiler. 

Bu durumda Trump’ın İran ile dış politika yürütüyorken düşüncesi ABD içindeki durumun devamı olarak görülmektedir. Bunu siyah ve beyaz gibi açıklamak en akılcı açıkçı olandır. “Ben Amerikalı Evanjelikim, Müslüman Şiilere karşıyım,” ya da “Ben nasılsam o da öyle, ne karışacağım, çıkarım petrol ise ben sadece petrole bakarım,” şeklinde gerçekleşmektedir.

Bugün Birleşik Devletler’de Joe Biden ile yürütülen dış politika hem Amerika’nın iç işlerini deşifre etmekte hem de küresel bağlamda yapılmak istenenlerin ipuçlarını vermektedir. Çünkü yapılmak istenen kabileciliği hem ABD içinde hem de ulus devletlerin içinden çıkarıp atmakla ilgili bir sürece girildiğini işaret etmektedir.

Demokratların düşüncesine göre, ABD’nin müttefikleri ve ortakları, aşiretçiliğin Amerikan diplomatik etkisini ve yumuşak gücünü azalttığından endişeliler. Düşmanları ve rakipleri ise kabileciliği yararlanabilecekleri bir fırsat olarak görmekteler. Örneğin Rusya, 2016 başkanlık seçim kampanyası sırasında Amerikan toplumunun ırksal ve siyasi çatlaklarından yararlanmıştı. Rus siber savaşçılar, sosyal medya platformlarını Siyah ve Latin seçmenleri hedef alan dezenformasyonla etkilemiş ve beyaz seçmenleri kışkırtıcı-ırkçı iletilerle hedef almıştı. Bu tip zayıflıkların istismarı diğer ülkelerdeki seçimler için de açık bir noktadır ve kabileciliğin istismarı üzerinden yürütülen politikaların dünyaya sadece kan ve göz yaşı getirebileceğine inanılmaktadır. Bu husus Biden’ın savunduğu küresel politikanın özü olmuştur.

Ancak Joe Biden’ın Roma Katolik Kilisesi’nin başındaki Papa’nın Irak ziyaretine ilişkin bir açıklamada bulunmaması da dikkat çeken ilginç bir konudur. Aslen Katolik olan Biden’ın temsil ettiği politikalara bakılırsa Papa’ya, “Ne işin var Irak’ta” diye sorması gerekmektedir. Bu gerçek durum Biden’ın ikiyüzlü dış politikası bağlamında en belirgin örnektir. Bu konu salt “küreselci, laik, demokrat” anlayışıyla açıklanamaz, bilakis çelişki yüklüdür.

Biden’ı destekleyen küresel elitler için durum değişmemektedir. ABD veya başka bir ülkede olup bitenin bu küreselci elitler için pek de önemi yoktur. Biden’ın çelişkisi de bundan ileri gelmektedir. Trump’ın suçlayıcı (yalancı, iki yüzlü, gibi) konuşmaları bellidir.

ABD iç politikasında bu kabileciliği hedef almıştır. Ancak aynı zamanda küresel çapta ittifak ettiği ülkelerle ve güçlerle de aynı düşünceyi paylaşmak istediklerini işaret etmektedir. Halen bütün dünyaya yayılmış askeri yapısını göz önünde tutacak olursak, ABD’nin dünyanın başka yerlerindeki etnik, dini, vs. kökenlerle ilgili yaklaşımları hedef alması çok da abes değildir. Örneğin Uygur konusunu işaret ediyor olmasını çok iyi anlamak gerekmektedir. Çin’e diyor ki: “İnsan hakları ihlali içindesiniz, bunu açıkla!”  

Peki haritada örneğin İran’ın yerini gösteremeyecek şekildeki Amerikalı vatandaşların uluslararası siyasete akıl yürütüyor olması ve bu denli kritik konularda taraf olması mümkün müdür? İşte bu noktada Biden yönetimi küresel medya ve sosyal ağlarla bunun yoğun bir çalışmasını yapmaktadırlar, bunu göz ardı etmemek gerekir. Bu tip kampanyalarla ABD vatandaşlarının aynı anda hem iç politikada hem de küresel meselelerde aksiyon içine girmeleri sağlanacak gibi görülmektedir. Başarılı olurlar mı, bunu bilmek mümkün değildir. Ancak ortaya çıkan algı yönetimi mekanizmalarının belli ülkelerdeki insanları dahi birbirine düşüreceği tehlikesini benim şimdiden işaret etmem gerekmektedir. Çünkü burada amaç, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, farklılıkları kolaylıkla yönetilir kılmaktır. Biden yemin merasiminde geleneklere sadık kalarak İncil’e elini koymuş ve yemin etmişti. Bunu örnek olay olarak ele alırsak, Biden’ın dünyadaki herkes için inanışla veya başka farklılıklarla açıklaması nasıl olacak? İşte size muhafazakarlık ve demokrasi…

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] https://politikmerkez.com/konular/guvenlik/abd-milli-guvenlik-stratejisi-ve-kuresel-devrim/

[2] https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2021-02-16/fractured-power

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Dış Politikada Empati Yapılır mı?

DİĞER YAZI

Biden Putin’e ‘Katil’ Dedi

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden