Soğuk ve Sıcak

108 Tıklama
34 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var, bunları iyi özümseyelim. Bugünü anlarken ve yarına bakarken derin çizgiler bulunuyor, kaçırmayalım. Bu yazıda size kendi yaşadıklarımdan ve çıkarımlarımdan örnekler vereceğim: Teorik olandan öte gibiyse de mehaz aslında, içselleştirilmiş deneyimler, belirgin referans noktaları.

1988 sonlarıydı, ancak Soğuk Savaş’ın da sonlarında olduğumuzu söylemem için henüz erkendi. Tiflis’teki Iveria otelin dar asansörüyle lobiye iniyordum. Asansör ara katta durdu ve pamuk yüzlü birkaç yaşlı Amerikalı o dar asansöre güle oynaya sığdılar. Selamlaştık. Sovyetlerinkinden farklı üniformalı biri olduğumu görünce o meraklı gözlerini daha dikkatli bir şekilde bana çevirdiler. Biri hemen sordu: “Sen Türk müsün? Ne işin var bu memlekette?”

Muhabbetle cevap verdim: “Siz Amerikalısınız herhalde, sizin ne işiniz var bu Stalin’in komünist ülkesinde?”

Gülüştüler. Biri, “Akraba ziyaretine geldik,” dedi gülerek.

Ben de güldüm. Asansör kapısı lobiye gelince insanın suratına vururcasına açıldı ve yine güle oynaya çıktık içinden, uzay kapsülünde zaman yolculuğu yapmış yabancılar olarak. Mavi üniformalı olduğuma göre uzay aracının kaptanı ben olmalıydım, yaşlı Amerikalılar yolcuydular adeta.

Görevim bitti. Ankara’ya döndüm ve raporumu yazdım. Komutan çağırdı. “Sovyetler dağılıyor yazmışsın, nereden anladın?” diye sordu. Esprili bir şekilde, “Bir soğukluk değil, sıcaklık hissettim,” dedim. Uzun uzadıya izah ettim gerekçelerimi. Bana boyundan büyük laflar ettiğimi söyledi ama ekledi, “Meğer büyük düşünen biri varmış karargahımızda, bu beni memnun etti.”

Sıcak, yakıcı, kavurucu İkinci Dünya Savaşı sonunda bu Soğuk Savaş başlamış yıllar önce. Bize sonları denk geldi. Brejnev, Andrapov, Çernenko ve Gorbaçov’e yetişebildim. Bu dönemde genç bir subay olarak dünyada yaşananlar soğuk mu sıcak mıydı? O soğuk çelik kaplı nükleer mühimmatların yanı başında görev yaparken etki altında kaldığım çok konu olabilirdi. Hep bu sorunun cevabını aramıştım aslında: Soğuk Savaş daha ne kadar sürer?

Mihail Gorbaçov ile Ronald Reagan arasındaki bütün diplomatik ilişkileri merakla izledim. Gazeteleri ve dergileri dikkatlice okudum, radyo programlarını dinledim. Uzayı kat edip bize ulaştığı belli o Amerika’nın Sesi’ni, Moskova’nın Radyosu’nu… Gelen istihbarat raporlarındaki her bir detaya vakıfım. Çok başka bir dünyanın esintilerini hissederdim mesaimin kendime ayırdığım zamanlarında. Meseleler gerçekten büyüktü, stratejik kuvvetler, silahlar, tatbikatlar, denizdeki, atmosferdeki ve karadaki nükleer denemeler, zirveler, propagandalar, yüksek tonda yapılan beyanatlar… Bunlar benim görev yaptığım yerin çok uzağında gibiydi, hem günlük yaşamda karşılaştığım insanların sıradan meselelerinden çok farklı konulardı, ama görüyordum, dünya başka bir evrene doğru hareket halindeydi. Olası soğuk ve sıcak evren geçişiyle ilgili pek çok detay vardı takip edilmesi gereken ve ben bunlarla ilgili bir askerdim. Yeni evrende ne tür bir politik atmosfer olacaktı ki?

Bazen arkadaşlarım sorardı, neler yapıyorsun diye. Ben de anlatırdım ilgilendiklerimden biraz da olsa. “Sen uçmuşsun!” diyenler çıkardı aralarından bazen. Meraklananlar olurdu, bir kısmı, dikkat kesilirdi anlattıklarıma. Gerçek dünya böyleydi: Savaşlar, büyük güçlerin oyun alanı, devrimler… Büyük güçler asıl süreçleri belirlemeden bizim günlük yaşamımız şekillenemiyordu. En azından bu tür bir yansıma vardı hayatımızda.

Medeniyeti ayıran duvar Berlin’deydi. Pink Floyd şarkısını söylerken içimde hissediyordum adeta. Ama “Esnek Mukabele” dedikleri planla bir duvar da ülkemde vardı, sanal duvar diyeyim ona. Sovyetler ile sınır komşusu Türkiye arasındaki duvar. Eğer Sovyetlerden istilacı bir saldırı olursa NATO kuvvetleri gelip kurtarana dek zaman geçecekti, ama aslen diğer müttefiklerimize zaman kazandırmaktan sorumluyduk. Onlar toparlanıp karşı koyacaklardı. Biz ne denli direnirsek o denli güçlü gelecekti diğerleri. Kuzeyde Norveç’ten güney kanatta Türkiye’ye kadar bir kuşak halinde durum aynı sayılırdı. Bu bir NATO ve Varşova Paktı savunma duvarıydı. Bugünün duvarı pek farklı sayılmaz, Baltık, Doğu Avrupa ve Balkanlar hattında.

Bir açıdan da ideolojiler ve yaşam biçimleri önemliydi. Bizler kendi sistemimize “açık”, düşmanımızınkine “kapalı” rejim diyorduk. Arada büyük fark vardı, soğuk ve sıcak kadar. Bunun içinde insana ait olduğunu düşünebildiğimiz bir yaşam sistemi, buna karşılık insana giydirilmeye çalışılan kaba kumaştan imal edilmiş tek tip bir elbise gibi yapay bir dünya tarifi vardı. Tiflis’te o “akraba ziyareti”ne gelen tontonların üzerlerine bakıldığında görülebiliyor, hepsi pırıl pırıl, ışıldıyorlar, giyim, kuşam, ellerinde güzel cihazlar, ağızlarında çiklet ve tabii tebessüm. Diğer tarafta dışarıdan bakıldığında bile pek iyi görünmeyen Sovyet Bloğu halkı. Komünist rejim deyip geçiyoruz, ama aslında dikta var, Batı Bloğunda ise demokrasi. 

Bunu neden söylüyorum, bugün de Demokrat Joe Biden Amerika’sının verdiği mesaj bu, “eskiye dönmeyelim” demeye getiriyor, otoriterlik ve demokrasi ayrımından bahsediyor. Soğuk Savaş’ı analiz eden Batı’nın çıkardığı sonuçlarda neler var? Üç madde: Savaşma kapasitesi devletlerin etkisini ve varlıklarını garanti altına almıyordu; diktatörlükler yarar sağlamıyordu; demokrasi küreselleşmeliydi.[1] Aradan yaklaşık otuz yıl geçti, Joe Biden bugün bu politikalarla, “insan hakları, özgürlük, demokrasi ve küreselleşme” ile yoluna devam ediyor. Stratejik ve vizyon içerikli dokümanlarında bu politikalar yazılı.[2]

Tacikistan başkenti Duşanbe’ye gittiğimde de ilginç bir konu saptamıştım. Söylediklerine göre dünyanın en büyük alüminyum üretim tesisi bu ülkedeymiş. Neden buraya konmuş bu devasa fabrika? Su var da ondan, dediler. Maden nerede, diye sordum. Sibirya taraflarından geliyormuş, trenlerle. Ürün nereye gidiyor, dedim. Moskova’ya, diye cevap verdiler. Bu bir demiryolu ülkesiydi. Lenin ve arkadaşları Bolşevik devrimini trenlerle yapmıştı, bunu biliyorum ama böyle bir ekonominin raylar üzerinde sürdürülebilirliği mümkün değildi. Kapitalizmin hızı ile komünizminki çok başka bir ayrım konusuydu.

Diyeceksiniz ki; askerden, silahtan, savaştan bahsedecektik, ne oldu da bu konulara girdik? Acaba komünizm, ideoloji, rejim, otoriterlik konularına değinmekle vaktimizi boşa mı harcıyoruz? Bunlar laf kalabalığı değil. İfade ettiğim gibi, bugün bile ABD, Rusya ve Çin arasında ilan edilen düşmanlıkların gerekçeleri, sıcak ve soğuk kadar net ifade edilenler. Eğer meselelerin özünü bu şekilde açıklayamazsak, “Birinci Dünya Savaşı bir Sırplının Arşidük Ferdinand’a düzenlediği suikastla başladı,” der ve bunu tekrarlar dururuz.

Soğuk Savaş zamanı tam bir istihbarat savaşı arenası idi. Casuslar ve propaganda her yerdeydi. Yalan ve aldatmaca bütünüyle yaşama girmişti. Hani bugün diyoruz ya “Amerika’nın Başkanlık seçimlerine, hem 2016’da hem de 2020’de Ruslar müdahale etti, Cambridge Analytica ve post-truth meseleleri,” diye, o zaman yok muydu bunlar? Çok daha derinden oluyordu. Takip edenler bilirler, adaylar üzerine büyük çalışmalar yapardı her iki blok: Ülke, rejim, sistem, parti, liderlik, hatta bürokratik atamalar dahi bu süreçlerin detayında yer almaktaydı. Casuslar sadece bilgi almaya çalışmazlardı, geceleri önemli insanların yatağına giren cazip ajanların fotoğrafları sonradan şantaja dönüştürülürdü, “sen git öteki gelsin,” denirdi. Başka türlü olamazdı. O dönem “tam kontrol” esasıyla çalışıyordu. ABD de müttefiklerini kontrol ediyordu, Ruslar da kendi tarafını. Hatta bu iki başat güç kendi alanlarını genişletmek için nüfuz edebildikleri ülkelerde çeşitli mücadele biçimleri sergiliyorlardı, çeşitli çalkantılar yaşanıyordu o ülkelerin içinde. Bunları unutanlar veya yaşamamışlar için bugün olanlar yeniymiş gibi konuşuluyor. Öyle değil; bugün uygulanan usuller gelişmiş halde, ama yapılanların merkezindeki temel felsefe aynı sürmekte.

Sovyetler 1955 yılında havadan iki adet termonükleer bomba atmıştı. Sonra 1957’de uzay yörüngesine Sputnik uydusunu yerleştirmişti. Bu hamleler, kitle imha silahları denemesi ve uzay yarışının başlaması, casus uyduların temellerinin atılması olayı, stratejik ve küresel çapta önemli hamlelerdi. Bakın bugüne, tarafların uzay komutanlıkları var. Amerikalı bir firma Starlink projesiyle atmosfere şebeke inşa ediyor, buna karşılık Çinlilerin ve Rusların aşağı kalır tarafları yok. Geceleri başımızı kaldırıp göğe baktığımızda sıra sıra akan o uydu geçişlerini izleyebiliyoruz.

Sonuçta, “Clausewitz’i iyi okuyun, strateji bahsini ezberleyin, ki bildiğimiz büyük liderlerin hepsi bunu okumuştur, ama yaptıklarınız böylesi büyük meydan okumalarla somutlaşıyor,” diyebilirim size. Meydan okumaların hemen peşinden, etki-tepki meselesi, zorunlu politikalar, seçimler, hamleler geliveriyor. Bu hamleleri bekliyorsanız eğer, ne yapacağınızı da biliyorsunuzdur. O halde düşmanınızın hamlelerini düzenlemenin büyük satranç tahtasındaki manevraları böyle geliştiriliyordu. Usuller ve malzemeler güncellense de stratejik bakış ve bunu yaratan akıl aynı. Büyük Satranç Tahtası ifadesini Zbigniew Brzezinski’den ödünç aldım.[3]

Stratejiyi ağzına yersiz bir biçimde sakız yapan gençlerin hatalarını göstermek için açtım bu konuyu. Onlar konuyu tam kavrayamamış, ama verilen alanda kendilerince konuşuyor olabilirler. Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta, stratejik güç mücadelesinde bulunan ülkelerin hangi büyüklükte hamle yapabileceklerinin görülebilmesidir. Demek ki ülkeler ne kadar büyükse yapacakları blöf ve inandırıcılığı da o denli büyük olabiliyor. Muktedir olmak bu demek: Orta ölçekte muktedir olanın hamlesi ile büyük ölçekte muktedir olanınki bir hayli farklıdır. Büyük hamleye cesaret eden aklın büyüklüğü ile taktik ve operatif kazanımlara güvenip kendini büyük gören veya göstermek isteyenlerin arasında derin bir fark vardır.

Soğuk Savaş’ı sonra erdiren ABD’nin kovboy başkanı Ronald Reagan (Başkanlık dönemi: 1981-89) gayet ilgimi çeken biriydi. Sovyetler Birliği’ne diz çöktürecek Hollywood kökenli bu yaşlı adamın adımlarını tek tek takip ediyordum. Diğer yandan nükleer kuvvet indirim anlaşmaları (START, SALT, vs.) ve Uzay Savunma İnisiyatifi (SDI) projesi dikkate değer konulardı. Üstelik bunlar benim uzmanlık konularım arasında yer almaktaydı.

İlk açıklandığından itibaren SDI programının bir ABD yalanı olduğuna inanıyordum. Zira o dönemin teknolojisini takip etmekteydim. Lazer silahı teknolojisi ve bunu kullanacak uzayda bir platformun işletilmesi konusu o dönem için mümkün değildi. Üstelik bunlar bugün bile üzerinde çalışan konulardandır. O zaman Reagan neden bu tip bir propagandaya başvurmuştu? Bence cevap açıktı: SSCB ile kıyasıya üstünlük yarışı vardı, kazanmaya bir adım kalmıştı. Poker masası kurulmuştu ve blöf yapmak en akıllıca yoldu.

İfade ettiğim gibi Reagan dominant bir kişilik ve lider olarak dikkatimden uzak değildi. Daha sonraları onunla ilgili bir anım daha oldu. İtalya’da NATO karargahındayım, yıl 1996. Elimde mesaiye gidip gelirken okuduğum Tom Clancy’nin yeni çıkan Op-Center, Games of State isimli romanı var. Ofiste beraber çalıştığımız Amerikalı bir Başçavuş bana, “Tom Clancy’i sever misiniz?” dedi. Konuşma başladı, devam ettik. 

Bana şöyle anlattı: Meğer Tom Clancy (1947-2013), Başkan Reagan’ın (1911-2004) yakın dostlarından biriymiş. Zaman zaman bir araya gelirler ve viski kadehini yudumlarken stratejik vizyon görüşmeleri yaparlarmış, bu olursa ne olur, şöyle adım atsak düşman ne yapar, gibisinden, tıpkı film senaryosu yazar gibi. Oracıkta bir şeyler belirlerlermiş. Politik sonuç olursa Reagan, hikâye konusu olursa Tom Clancy vazife üstlenirmiş. Tom Clancy, kitap kapaklarında da adı yazar olarak geçer, Steve Pieczenik’e Reagan ile oluşturdukları hikâyeyi anlatırmış. Pieczenik ekibiyle beraber bunu roman halinde geliştirecek çalışmaları yaparmış. Her neyse, bana bunları anlatan mesai arkadaşım Başçavuş o bahsettiği dönemde Reagan’ın yakın koruma ekibinden bir komando. 

Reagan’ın “politik sonuçlu” diyebileceğimiz hikayesi ne o zaman? İşte size SDI, uzayda lazer topları ve kalkanları, Sovyet uydu ve nükleer başlıklı stratejik füzelerini havada imha edebiliyor veya Amerika kıtasına girmelerini engelliyor… O dönem dünyaya tanıtılan bir video filmiyle ABD bunu SSCB’ye propaganda olarak yutturdu, iyi mi!.. 

Uzaya, insanlığın uzay çalışmalarına, uzay araçlarına, uzay savaşlarına, ilgim var. Ama aklıma hiç UFO meselesi takılmaz. Bana bu tür parlak ışık topu halindeki hoplayıp zıplayan cisimler ve uzaylılar konuları bir uydurma olarak gelir. Sanki benim için şömine karşısında viski içenlerin anlattığı hikâye gibidirler. Üstelik televizyonda birçok yayın izledim, birçok kitap ve dergi okudum. Ama bana bunların hepsi düzmece geldi. Bunlardan 51. Bölge en bariz zırvadır.

2021’deyiz, ABD bir kampanya başlattı, Savunma Bakanlığı bu işin merkezinde yer alıyor. Benim için yenilenmiş bir propaganda olduğu açık. Savunma Bakanlığı arşivinden bazı UFO görüntüleri servis ediliyor. Yetmedi, eski ABD Başkanlarından Barack Obama çıktı geçenlerde televizyon yayınında UFO’ların varlığını ifade etti. Beyaz Saray sözcüsü Jen Psaki’ye bu konuyu sordular, o da Başkan Joe Biden’ın bir açıklama yapabileceğini ima etti. Ortalık karıştı! Medya sürekli UFO konuşuyor, yazıyor, bazı görgü tanıkları konuşturuluyor, “bilgi sızdı” deniyor, gizemli bir hava estiriliyor…

Aklımdan ne geçiyor biliyor musunuz? Obama’nın Başkan Yardımcısı olan, yaşlı, kovboy kılıklı şimdiki zamanın ABD Başkanı Joe Biden’ın ikinci bir Reagan rolüne soyunup soyunmadığı! Peki öyleyse, acaba şimdiki zamanda Tom Clancy rolü kimde? Joe Biden kiminle Delaware, Wilmington’da oturup viski yudumlarken hangi hikayeleri uyduruyor? Ama asıl “gerçek” olan bu işte! Stratejik hamleleri yapmak ve yaptırmak, önden oyunu kurgulayıp yönetmek.

Gri propaganda kısaca, birazı doğru, birazı maksatlı iyi hazırlanmış bilgilerle tempolu bir çalışma yapmak demektir. Videolar güzel, başkanlar konuşuyor, ama olan ne? O başkanlar diyorlar ki, bana gelen rapor bu. Raporu yazana soruyorsunuz bu nedir diye, görgü tanığı böyle dedi…

Peki bütün bunlar neden? Soğuk Savaş zamanında ABD’nin büyük düşmanı SSCB idi. Bugün ise Çin başta duruyor, ama yine Rusları da yabana atmayalım. ABD baş etmek istediği Çin’e karşı önemli bir Uzay Programı açıkladı. Uzay Komutanlığı kurdu. ABD’nin yeni uzay roket denemeleri, uzay istasyonu, uydu şebekesi çalışmaları artan hızda tatbik ediliyor. Ay ve Mars programları var. ABD bütçesi 2022 için tarihinin en büyük bütçelerinden biri olacak, Biden 6 trilyon dolarlık bütçeyi sundu, ki bu durumda tedricen artacak, sonra örneğin 2024 bütçesi çok daha fazla olacak, 7-8 trilyon dolar… Yani harcama yapmak için onaylanmış bir bütçe, ikna edilecek kamuoyu ve politikacılar var. Ne işimiz var Mars’ta diye çıkışanlara makul sayılabilecek bir cevap bulunmalı.

İlk UFO teması denen olay 1947, aslından bu tarih ABD tarafından ilk UFO konulu projenin ortaya konmasıdır. Bu 1947 tarihinde ne var? Soğuk Savaş başladı. ABD hikâyeyi olgunlaştırdı ve 1955 yılında 51. bölge konusunu ileri sürdü. ABD ve Rusya arasında uzay programları meselesi başladı. Ruslar Sputnik’i 1957’de fırlattı. Reagan’ın SDI projesi 1983. Biden 2021’de yine UFO derse şaşırmam!

Konumuz savaş ya, başka bir noktadan örnek vereyim size. Bu İsrail Devleti 1948 yılında kuruldu ve kuranlar ve ülkeyi ilk geliştirenler kimler oldu? Size 1917’de Rusya’yı kuran ve geliştiren akıl benzeri desem, inanır mısınız? Hani İngilizler nerede, dersiniz ilk. Ama ben bunu söylemiyorum, Rusya’yı kuranların içinde de İngilizler ve Almanlar vardı eğer böyle bakarsanız. Lenin, Troçki ve diğer dokuz arkadaşının safahatına bakın yeter size. Marks ve Engels’ten bahsetmiyorum, icraata gelin. Konunun özünde Soğuk Savaş’ın getirdiği göçler, bloklar, gerginlikler, dengeler, paylaşımlar ve tabii fırsatlar var. İsrail Soğuk Savaş dönemini çok iyi kullandı. Avrupa’yı, Rusya’yı, Amerika’yı iyi bildiğinden iyi kurgulayıp hamlelerini yaptı, riske gireceği noktaları iyi seçti. Amerika’daki İsrail lobisini kuranların Avrupa ve Rusya’dan göç eden Yahudiler olduğunu unutmayalım. O aileler bir yandan Yeni Dünya fikrindeyken diğer yandan yeni küresel sistemin de mimarı olacaklarını düşünmekteydiler. Her neyse… Soğuk Savaş sonrasında İsrail, Amerika ile bire bir bugünkü o sıcak ilişkiyi kurdu. Ama bugün dahi ne İsrail ne de Rusya birbirlerine karşı adım atmazlar, bunu bilmemiz gerekir.

Polonya’da işçilerin lideri Leh Valesa’nın Vatikan tarafından yönlendirilmesinin arkasında ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Papa Jean Paul ile görüşmelerini takip etmiştim. Atlantik’te bir Amerikan kruvazöründe yapılan gizli görüşme vardı… Makyevalizmi bu olayda özümseyebilirsiniz, ben böyle yaptım. Doğu Bloku böylesi ilişkilerle zorlanıyordu. Sonuçta insanların inançları ve düşünceleri siyasetle iç içe olabiliyordu. Bugüne bakın, değişen ne var? İnançlar üzerinden siyaset yapan ülkeleri ve liderleri görürüz. Hatta bloklaşma yönündeki adımların özüne bu tür konuları bilerek yerleştirirler. 11 Eylül’den hemen sonra George Bush “Küresel İslami Terörü” (!) hedef gösterdi ve uzun savaşı başlattı. Bugün bile dünya o terör sarmalından mustarip. Ama ortam düzenleyici o stratejik hamleler büyük planlarla ileri sürülüyor ve bu planların içerisine tam da insanların, toplumların ruhuna hitap eden din gibi köklü konuları koyabiliyorlar.

Sovyetler dağıldıktan sonra Orta Asya’ya gittiğimde gördüklerim ilginçti. Nükleer denemelerin yapıldığı Kazakistan’daki Semey bölgesi halen daha felaket bölgesi durumunda. Birleşmiş Milletler burayı ıslah etmek için bütçe ayırıyor. Aral Gölü bölgesi ve buradaki kuraklık ayrı bir hikâye. Ama asıl Aral’da bulunan kimyasal silah üretim laboratuvarları gayet ilginç halde. Bugün gidin film çevirin oralarda. Neyse, Aral’ın ıslahı için de BM program yapmıştı, şimdi durum nedir bilmiyorum. Kızılorda’da nükleer atıkların depo yerleri var. Dünyanın en derin ve büyük nükleer çöplüğü burada. Ayrıca Baykonur Uzay Üssü de burada. Ruslar kiraladı, kullanmaya devam ediyorlar. Dünyanın en büyük hidrojen üretim fabrikaları Baykonur’da. Bir roket atılır yüzlerce kilometre öteden esen fırtınayı hissedersiniz. Büyük Orta Asya steplerinde bu hava olayları bazen korkutucu cereyan eder. Soğuk Savaş böylesi büyük coğrafyada etkili sonuçlar doğurdu, doğa tahrip oldu. Küresel ısınma diyoruz ya, daha neyin soğuk neyin sıcak olduğunu anlayamadık mı acaba?

İnsanlar gelip geçicidir. Nasıl bugün için Reagan, Brejnev, Thatcher, Papa Jean Paul birer anı gibi, ama onun yerine fikirler ve insanlıkla alakalı hale gelmiş politikalar var, bugünün liderleri “genç casus emeklisi” Putin, “yaşlı kurt” Biden, “partici” Jinping ve diğerleridir, bunların temsil ettiklerine iyi bakmamız gerekiyor. Bu şahıslardan ziyade büyük güçlerin temel stratejileri, köklü fikirleri ve bir ruhu var önümüzde duran. Strateji bir sözcükten ibaret değildir; soğukluk ve sıcaklık bağlamında açıklanan tamamen zıt tarafları vardır.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] John Lewis Gaddis, Soğuk Savaş, Pazarlıkları, Casuslar, Yalanlar, Gerçekler, Çev. Dilek Cenkçiler, YKY, İstanbul, 4. Baskı, 2020, s. 226-227

[2] Örnek-1: President Joseph R. Biden Jr., Interim National Security Strategic Guidance, The White House, March 2021. Örnek-2: The National Intelligence Council, Global Trends 2040, A more Contested World, March 2021.

[3] Bkz: Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Amerika’nın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekçeleri, Çev. Ertuğrul Dikbaş, Ergun Kocabıyık, Sabah Y. 2. Baskı, 1998, İstanbul.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Paylaşılan Egemenlik ve ABD Politikaları

DİĞER YAZI

NATO Zirvesi ve Türk Amerikan İlişkileri

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden