Sorunlu Strateji

Okuyucu

Dünyadaki hızlı ve etkili değişimin stratejik yönden sorgulanması bu makalede ele alınmaktadır. Büyük güçlerin stratejilerinin neler olduklarına bakarak içinden hangi çıkara dayalı, insanlığa zarar verir yönden olanını bulabilmek mümkün görülüyor. Gelin tümden bir sorgulama yapalım, bu stratejilerde sorun ne?

Bir devlet için milli/ulusal çıkar vazgeçilmez bir konudur. Ama bu her devlet için aynı değerde bir gerçektir. Becerebilen var, beceremeyen de… Önceliklerini doğru belirleyen var, belirlemeyen de… Zamanın gerisinden gelip öndekileri yakalamak isteyen var, yakalaması mümkün olmayan da…

Bugün Ukrayna’daki savaş dolayısıyla ABD ve Rusya’nın çıkarları dünyanın her yerini ilgilendirmektedir. Bu başat güçler dolaylı şekilde birbirleriyle olan meselesini bütün dünyaya ödetmek istemektedir, artık dünyamız böyle bir yer! Savaşa ortak bulmak iki gerekçeye göre belirlenir; ya çıkarlar aynıdır ya da mecburiyetler. Ukrayna’daki savaştan önce Joe Biden kendi doktrinini, demokrasilere ve liberalizme karşı duranları köşeye sıkıştırmak üzerine oluşturdu. Bu bağlamda Batı sistemi ABD politikasına bütünüyle dahil oldu. Mesele otokrasi ve illiberalizm kavramlarına dayandırıldı. Peki bu konuya daha yakından bakarsak neyi görmekteyiz? Batı kültürü ile dünyanın diğer tarafındaki değerler sisteminin birbirine üstünlük kurma arzusu ve dolayısıyla aralarında bir üstünlük mücadelesinin yapılması.

Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği bir Enternasyonalizm hayaline kapılmıştı. Sovyetler dağıldı ve bu değer sistemi çöktü ve karşılığında kazanan Batı’nın değerleriydi. Batı dünyası liberal demokrasi ve bunu destekleyen bütün kurumsal yapılarıyla beraber dünyayı sarmalamaktaydı. Bu arada dünya bir sürü şey yaşadı ve sonunda değerler sistemi bir kez daha karşı karşıya geldi. Bugün bunun gösteri sahnesi Ukrayna oldu. Ukrayna’daki savaş bir gün bitecektir, ama geride ne kalacak dersiniz? Bir değer üstte kalacak, diğeri altta. 

Dünya dönmeye devam ediyor ve bu durumda küresel gidişat kendine çok daha geniş pencereler açabilir, illa uluslararası sistemi yıkacak değil ya. Mesela bugün birer ulus devlet olan ABD, Çin veya Rusya dağılacak mı veya biri diğerini dağıtacak mı? Bunun yerine neden şöyle düşünülmüyor? Bu dünyada başat aktörler de değişim geçirir, yeni güç odakları da kendilerine bir yer bulabilir, hepsi mümkün. Bugüne kadar Batı’nın ekonomik, askeri ve kültürel bir üstünlüğü söz konusu ve tarih şu an soruyor, acaba bu üstünlük alanları azalıyor mu, diye. Eğer Ukrayna’da fitili ateşlenen bu savaş Avrupa’daki geçmiş 30 yıl savaşları gibi sürecek olursa, geride bırakılan değer ne olacak? Yoksa dünyaya yeni bir kültürün yerleşmesi, yani “büyük yeni normal” mi gelecek? Büyük ve yeni!.. Bunun küçüğünü koronavirüs deneyiminde gördük; hızlıca yaşanan ve belli alışkanlıkları altüst eden bir değişim!

Buraya bir sürü rakam yazmak mümkün, biliyorsunuz, internet var elimizin altında. ABD ve Avrupa’nın GSYİH değerleri, büyüme oranları ve GSYİH’dan savunmaya ayrılan pay ile örneğin Çin’inkileri karşılaştırmak mümkün. Bir dönem bütün dünya hamburger kuyruklarında sıra bekliyor, çiklet çiğnemeyi önemsiyordu, ama bugün Çin’in ürettiği yarı iletkenleri arıyor, yapay zekaya kim ne miktar para yatırmış, takip ediliyor. Kültürler ve değerler büyük ve hızlı bir değişim içerisindedir. Eğer sermaye akışının doğuşu ve telif haklarının karşılığının tam verilmemesi gibi ayrıntıları bir yere bırakacak olursak, şu an Çin’in devlet kapitalizmi çalışıyor; bundan kimler rahatsız? Batı’nın standartları, değerlerinin baskınlığı ve bununla kazanılan hükümranlık anlayışı onlar için tehlikeye girmiş durumda denebilir mi?

Küresel sistemin sembol değerleri neler? Örneğin, Facebook, Google, Apple, Microsoft ve Amazon gibi şirketlerin nelerle meşgul olduklarını çoğu kişi takip ediyor. Ama şu da var, San Francisco’daki ofisler ile Şangay’daki veya Hong Kong’daki ofisler eşgüdümle çalışıyorlar. Gelişmelerden etkilenen milyarlarca kullanıcı en kolay ve ulaşılabilir yollarla ilerlemeyi seçiyorlar. Bu nedir? Devrim, büyük değişim, büyük yeni normale doğru ilerlemek… Bu gelişmeler uluslara düşman değil, bununla ilgilenmiyorlar bile. Ama insanlar değerleri savaştırmayı seviyor olmalılar, bu ilgilerini çekiyor. Yapay zekâ, yüksek teknoloji, vs. hepsi kendi gelişimine gebe, ulusları parçalamak hedeflerinde yok, belki doğal sonuçlar gereği zayıf uluslar gerekli değişimi yaşamayacak, uyumlu olamayacak ve zayıflayacak. Örneğin yapay zekâ tartışması içinde insanın kendisi var, ulus yok. Şöyle soralım, acaba bugün koltuğuna sarılanlar büyük bir korku mu yaşıyorlar? Mağazadan en son model akıllı telefonu satın alırken kuyrukta beklemek sorun değil veya Twitter da paylaşım yaparken sorun olmuyor, ama “bu her biçimde benim kontrolümde olmak zorunda” derken büyük güçler arasında sorun yaşanıyor. Otomobilin en üst sistemlerle donanması isteniyor ama mikroçip tedarikinde sorun olunca Çin’e karşı suçlamalar söz konusu oluyor. Peki, bütün bu yaşananlardan dolayı insanların günlük haberleri tararken karşılarına gelen “savaş çıktı, çıkacak” türü bilgiler ve bunlar yoluyla ileri sürülen korkuları katlamalarına ne dememiz gerekiyor? Sonuçta cepheye sürülen askerlere ne söylenecek, “o faşist, bu despot…” gibi sözcükler mi?

Bu dünyada mevcut değer sistemi, tam da bu aşamada oluşan her ne ise odur, bir asır sonra ne olacaksa da onu bu insanlık yaratacaktır. Bunun en pratik şekli illa “büyük savaş” olmak zorunda değildir. Aradaki zamanlarda devrimlerin mutlaka zorlayıcı bir yönü olur, şimdi yaşananlar gibi. Örneğin ABD’nin, “benim yazdığım tarif en sonuncusudur,” deme fikri, topyekûn gelişmeyi baltalamak manasındadır ve bu zaten işe yaramayan bir düşüncedir. Kültürel emperyalizm de benzer şekilde ele alınabilir; “benim kültürüm seninkinden üstün” dediğinizde belki en kısa yol takip edilir, karşınıza savaş tehdidi çıkar ve gençler askere alınır. Bazı kültürlerin savaşı meşru görmesi yabana atılacak bir konu değildir. Şöyle ifade edeyim, insanlığın paylaşamadığı ne? Eğer demokrasi en iyi sistem ise neden insanlar savaşsın diye bu demokrasiler halkının ellerine silahları veriyor, hatta silah endüstrisi en çok kazanan oluyor? Neden “ulusalcılık” fikri salt kavgayı alevlendirirken hatırlanıyor, etki ajanlarından devşirme politikacılar ve gazeteciler vazifelendiriliyor? Asıl kötü olan emperyalizm tanımı kültürle anılan değil, kültürü savaşla yıkan fikirdir. Fakat dünya var olduğundan bu yana bu değişim şöyle oluyor; her savaş yeni bir değişimi hızlandırıyor. İşte suçlayacaklarımız varsa bu kapsamda ele alınmak zorundadır. Bugün Ukrayna cephesinde ABD ile Rusya, belki de yarın Tayvan cephesinde Çin birbirine üstünlük kuracaklar, ama birbirlerine kendi değerlerini dayatarak bir tür gelişimin öne çekilmesini de sağlayacaklar. O halde “değişim” hem amaç hem de sonuç halinde karşımıza çıkıyor, öyle değil mi? 

Avrupa’da 1618-48 yılları arasında Katolikler ve Protestanlar arasında yapılan Otuz Yıl Savaşlarını biliyoruz. Yine Avrupa’da 1914-45 ikinci Otuz Yıl Savaşının Sömürgeciler arası paylaşım savaşı olduğunu söyleyebiliyoruz. Yaklaşık 50 yıl süren Soğuk Savaş Komünizm ve Liberalizm arasında sürmüştü. Bugün, 2022’de başlayan Ukrayna’daki savaşın akıbeti bilinmiyor, ama tarafların her biri şimdiden bu bir “Uzun Savaş” tabirini ileri sürüyor. Dahası, eğer bir Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak olursa, ki ben buna bu periyodda pek ihtimal vermiyorum, o zaman bekleyin dünyada değişim ne kadar hızla yerleşecek diye. Bu tür bir savaşa ne diyeceğiz? Demokrasi ile otokrasi savaşı mı, yoksa küreselleşme mi? Amerikalıların stratejisi; otokrasileri değiştirmek, onları liberal demokrat yapmak ve insanlığı bu şekilde yönetmek mi? Rusların stratejileri; her sıkıştıklarında nükleer silah kullanmaya öncelik vermek mi? Çinliler sessiz ve derinden dünyayı ele geçirecekler ve birkaç yıl sonra herkes Mandarince kursuna gitmek zorunda mı kalacak? Küreselciler diye bir zümre var ve buna mensup olanlar ulusalcıların önünü nerede görürlerse kesecekler mi? Stratejiler bunlar mı? İnsanlık nerede, ilerlemek gibi konular? İnsanlığın stratejisi hiç ilerlemek adına geri gitmek gibi bir şey olabilir mi? Şu köşe başında oturmuş konuşan yetkililere kulak verin, insanlara ikide bir Nükleer Savaş riskleri bile hatırlatılıyor, kıyamet senaryolarından bahsediyorlar! Kolayı var, benim önerim, biz oralara pek gitmeden, onların stratejilerini yok sayarak çok basit çözümler bulalım, soyut ifadelerin savaşını bir yere bırakalım, ama doğal seyirle dünyada bir değişim olacak ise bırakalım savaşmadan bu oluversin, gelişmenin önünü tatlı rekabetle yapalım. Yoksa dünyalılar arasında tatlı rekabet para etmiyor mu?

Dünyada bir suçlu aranıyorsa Amerika Birleşik Devletleri’ne bakmak gerekir. Madem 20. Asrın sonunda dünyada ipleri eline aldı, bu durumda insanlığı doğru yönlendirmeyi bilseydi! Kim dedi ki size oradan gitmeyin, buradan gidin diye? Amerika’nın yaptığı hataları bütün insanlık çekmek zorunda mı? Eğer dünyada “iki suçlu” aranıyorsa biri ABD ise ikincisi de Çin’dir. Neden? ABD sermayeyi ve teknolojik aklı Çin’e götürdü, elbette daha fazla kazanmak içindi, ama sonunda Çin neden bunu kendi milli kazanımına dönüştürdü, bir şekilde intikam alırcasına hareket etmeye başladı? Bu uluslararası sistem ve kuralları belliyken, Çin, yaklaşık son 50 yılda kendine tanınan ayrıcalıkları milli egemenlik çabası içinde sistematik olarak kötüye kullanma yolunu seçti. Bugün Çin’in yaptıkları hiç de masum değildir. Diplomasiyi zorluyor, bazıları yasadışı olmak kaydıyla çeşitli askeri provokasyonlar yapıyor, ekonomik alanda, fikri mülkiyetin karşılığını vermiyor, açıkçası hırsızlığı hak olarak görüyor, yağmacı ticarette yağmacılık yapıyor, kayırılan endüstrilere büyük sübvansiyonlar uyguluyor ve bu yolla yaygın piyasa manipülasyonlarına sahne oluyor. Çin büyüyor ve zenginleşiyor ama bunlar devlet egoizmi kanalıyla yapılıyor. Paylaşmacılık varmış gibi gösteriliyor ama aslında “hep bana, hep bana” deniyor. Çin kendi halkını bile dünyanın en büyük bir hapishanesine çevirdi. Michel Foucault bize Hapishanelerin Doğuşu meselesini iyi izah eden filozoftur.[1] Özellikle Covid-19 sürecinde Çin hükümeti ne yaptı yaptı, her bir Çinlinin evinden sokağa, sokaktan iş yerine ve eğlence alanlarına, her yeri dijital kayda aldı. Bizim hayal edebileceğimiz dünya bir hapishane olamaz, bu insanın en temel haklarına karşı bir olaydır. Hal böyle olunca ABD’nin işine gelen söylem Çin’de karşılık buluyor, demokrasi ve özgürlük meselesinin ortaya çıkması hiç de boşa olmuyor. Çin’in stratejisi belli, ABD’den koltuğu kapmak. Yöntemi de belli, otoriterlik. Görmek istediği ne? Yeni bölgesel ve küresel sistemin kurallarını koymak. Bu durumda al birini vur diğerine! Bugüne kadar ABD ne yaptıysa (veya yapamadıysa), benzerini bu insanlık Çin ile tekrar etmek durumunda mı? Zaman ve mekân sıkışırsa ne olur dersiniz? Tamam ilerleme süreçleri hızlanır, gelişme hızlanır, ama bedeli bir büyük savaş halinde ortaya çıkar. Unutmayalım, Hitler’in ürettiklerinin birçoğu savaş makinesine dönüşünce, ortaya buraya saldırmaya başlamıştı.

Bugün ABD, Çin’e karşı stratejik bakımdan ne yapıyor? Politik argümanları yüksek faaliyetler içerisinde. Belki Hint-Pasifik bölgesine kendisi daha fazla odaklanırken, ortaklarının da aynı şekilde odaklanmasını sağlamaya çalışıyor. Yani bunlar birer hazırlık gibi duruyor. Ama ABD bu hazırlık için geç kalmadı mı? ABD’nin 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya ile Çin’in beraberce, “Amerikan gücüne, nüfuzuna ve çıkarlarına meydan okuyarak Amerikan güvenliğini ve refahını aşındırmaya çalıştıkları” göstermekteydi, 2018’de Savunma Stratejisi’nde ise Çin “stratejik rakip” olarak görülmeye başlandı, hepsi buydu. Çok geç! Diğer yandan ABD’nin Çin’e yönelik ekonomik alanda tamı tamına stratejisi neydi, bunun net bilen var mıydı? Eğer bir “stratejik rekabet”ten söz ediliyorsa bununla kazanmak mümkün olamayacağına göre, “ABD’li stratejistler işin başında yanlış karar almış,” demek yanlış olmaz. Hatırlanacak olunursa Donald Trump hükümeti Çin’e karşı bir Ticaret Savaşı başlatmıştı, ama bu çok cılız etkileri olan bir hamleydi. Daha sonra stratejide eksik işler yaptıklarını anlamış olmalılar ki, Biden yönetimi ile birlikte 2022 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Çin’in, uluslararası düzeni küresel oyun alanını çevirecek türden hamlelerle, mevcut düzeni yeni baştan lehine şekillendirme niyetine ve bu yolda askeri olanlar dahil giderek artan bir kapasiteye sahip olduğunu vurgulamaktaydı. Tarif, “bir sonucu olan jeopolitik meydan okuma” haline dönüşmüştü. Biden, bu anlayışla, Çin’e ortaklarıyla beraber uygulayacakları bir süreci başlattı. Buradaki başlıklar, Çin’in yağmacılığına bir bedel ödetmek, ABD’yi her alanda Çin ile rekabet edebilecek seviyeye çıkarmak, politika ile ekonomiyi eşit olarak götürmek, kendi teknolojik avantajlarıyla yoğun şekilde savunmada ileri hamleler yapmak, ortaklarla işbirliği alanlarını geliştirmek, şeklinde oldu.

ABD yapılanları yeterli görmüyor, çünkü istediği sonucu bir türlü alamıyor, Çin büyüyor, buna karşılık ABD göreceli olarak geriliyor. Bu dönemden sonra da ABD daha fazla teknolojik silah üretecek, Ar-Ge’ye ayrılan payı artıracak, Çin’e bazı teknolojilerin verilmesinin önüne geçilecek, ABD’de yarı iletken üretim kapasitesi artırılacak, sağlık alanı ve ilaç yönlerinden Çin’e karşı bir karşı uygulama içine girilecek, yeşil enerjide ayrıca çaba sarf edilecek, Çin’e karşı hukuki alanda neler yapılabilir, bunlar araştırılacak ve tatbik edilecek, gümrük tarifeleri tekrar gözden geçirilecek, küresel yatırımlarda Çin’in ilerleyişini durduracak çeşitli tedbirlere başvurulacak, Çin’in Hint-Pasifik’te rahat hareket etmesinin önüne geçilecek, Filipinler gibi bölge ülkeleriyle daha yakından ilişkiler kurulacak, yeni bir bölgesel dayanışma atmosferi geliştirilecek, yeni bir küresel teknoloji ekosistemi oluşturulacak… 

Çin’in stratejisi belli: Ekonomik ve teknolojik gelişmek ve bundan sonra ABD’ye meydan okumak. Hem ABD Ukrayna’daki savaşla Rusya’nın bu bölgeye konsantre olmasını sağlayınca, mevcut şartlardan yine nemalanan Çin oldu. Çin şimdi enerji ve madenleri de küresel çapta çok ucuza tedarik etme fırsatı yarattı. Dahası var, kendi para birimiyle ticaret yapma imkanını beklenenden çok daha çabuk ele geçirdi. 

Bütün bunları sıralamamın nedeni, stratejik yönden masanın üstünde duran konuları az çok burada göstermek, ama asıl olarak; bütün bu tedbirler veya hamleler etkili bile olsa fiiliyatta durumun gergin olduğunu, bir büyük güç mücadelesinin tüm hızıyla sürdüğünü, mekânın küresel çapta olduğunu, bu durumu düzeltecek politik niyetin bulunmadığını, askeri ve teknolojik yöne fazlaca müracaat edildiğini işaret etmek içindir. Söylediğim gibi, ABD kadar Çin de hatalıdır. Rusya’yı saymıyorum bile… Böyle olunca insanlık adına endişe duymadan geçilmemesi gerektiğini her an bilmemiz gerekiyor. Başka deyişle, mevcut stratejiler sorunludur. Böyle olunca savaş tamtamları çalanların ekmeğine yağ sürenler artmaktadır. Bu durum daha da yanlıştır!


[1] Faucault, Michel, Hapishanelerin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Sekizinci Baskı, 2019, İstanbul.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Stratejik Rekabet

DİĞER YAZI

ABD ve İsrail’in Orta Doğu Görüşmeleri

Politika 'ın son yazıları

Bilemezsiniz!..

Burada Gazze ve savaş konusunu, mimetik yaklaşım, medya, siyaset, haklılık-kazanmak, gelişim ve savaş konularını inceleyerek, aslında

Orwell ve Netanyahu

İsrail’in Gazze’deki harekâtı ve ABD’nin bölgedeki politika ve fonksiyonu hakkında yazmaya devam ediyorum, bu konuda çok

Eristik ve Sofistik

İsrail-Filistin meselesine bakış tarzı felsefi olarak irdelenirse, bize nasıl bir bakış açısı sağlar? Gerçekçi olmak, haklı

Savaş, Barış ve Politika

Konumuz İsrail ve Filistin meselesi. Bu konuya 1948-2009 arasındaki savaşlar dönemi olarak gördüğüm tarihsel incelemeyle bakalım.