Türk-AB İlişkileri ve Doğu Akdeniz

49 Tıklama
42 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bugün Doğu Akdeniz oldukça ısınmış durumdadır. Bu tarz hassas konuları incelerken, kökeninden itibaren bazı önemli noktaların ortaya konmasının yararına inanmaktayım. Neden Fransa Türkiye’nin karşısında? Neden Türkiye Avrupa Birliği’ne alınmadı? Neden Doğu Akdeniz’deki sorunlu sahalara çözüm getirilemiyor? Bu tarz sorulara kökeninden gelerek bir bütünlük içinde bakalım ve bugünün resmini daha doğru çekme imkânı bulalım. Bu konuda gerçekçi bir pencereden bakan analizi okuyacaksınız. Eminim birçok sorunun cevabını bulacak ve başka soruları da beraberinde soracaksınız.

Meselede daha çok Avrupa odaklı bir bakış açısı bulacaksınız. Başka güçlerin ve ülkelerin konuya dahil olduğu analizleri buraya katmadım. Böyle bir yol izleyerek buradan bugünkü Fransa ve Yunanistan işbirliğinin arka planını da anlamış olacağız.

Ahlak ve İlkeler

Winston Churchill 1938 Münih Anlaşması’nı işaret ederek şöyle der: “Burada, ileride yön gösterici olabilecek ahlakın ve eylemin kimi temel ilkelerini belirlemek, yerinde olacaktır.”

Avrupa! Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yer. Aslında emperyalizmin, sömürgeciliğin ve hegemonyanın dünyayı paylaşımı esnasında, “Avrupa’nın iç savaşı” ortaya çıkıyor. Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya’ya, Baltık’tan Ural Dağları’na, Kuzey Denizi’nden Akdeniz’e kadar bu kıta için iç savaş bölgesi. Avrupa bu iç savaşa haliyle dünyanın her yerini dahil ediyor; sömürgeler başta, işgal edilen ve edilmesi ön görülen coğrafyalar. Değer üretme potansiyeli olan coğrafyalar savaşa dahiller. Bir de Amerika kıtasındaki yeni yetme zenginlik coğrafyası. Amerika’nın Pasifik’teki çıkarları. Dünya Savaşı tam da böyle olması gerekiyor. 

İşte bu! Churchill ahlaktan bahsediyor. Yön gösterici temel ilkelerden söz ediyor. Bugün ne değişti ki?

O ahlak arayan Churchill’in İngiltere’si, Avrupa Birliği (AB) içinden her ne olduysa Brexit ile ayrıldı. Şimdi ahlaklı ve ahlaksız tarafları arayacak değiliz. İlkeleri olan ve olmayan taraf hangisi?

Avrupa’yı işgal etmeye kalkan Almanya daha sonra yenik düştü ve halen kendisi işgal altında. Her iki dünya savaşında askerî açıdan cepheye derinlik kazandıran ve galip gelen, bugün ise Avrupa kıtası zenginliklerinin üstünde Demokles’in Kılıcı gibi duran Rusya oldukça tehdit edici. Fransa hep aralardan sıyrılarak kendi alanını genişletme imkânı bulan ilginç bir ülke. Bugün Napolyon dönemini yaşamadığı açık. Ancak bugün bile gücünü sömürgelerden alıyor. Ne Almanya’ya, ne Rusya’ya, ne ABD’ye, ne de bir başkasına göre güçlü bir ülke. Sömürüyor, politika ve silah üretiyor. Ve bir de Birleşmiş Milletler’de daimi üye.

Churchill bugün yaşasaydı ve ahlak arıyor olsaydı, önce Fransa’ya bakmalıydı. Ama sonuç öyle tecelli etti. Bugün Brexit ile İngiltere, “Ben bu Almanya ve Fransa ile aynı safta olmamalıyım,” diye karar verdi. Brexit hakkında spekülasyon çok ama netice bu olduğuna göre böyle bir çıkarımı öne sürebilirim. İhtiyaten söylemeliyim, bu kararın sağlıklı olup olmadığını bize tarih söyleyecek.

Avrupa 

Fransa kendine köken aradığında hiç de ilgisi olmadığı halde daha çok dini gerekçelerle Levant bölgesine irtibatlandırmaktadır. Mavi ve bazen Avrupalılar için kraliyet rengi olarak kabul edilen mor renk üzerine zambak motifli amblemdeki anlatım tam da Levant bölgesine aittir. Hatta bu Şarlman döneminde ve sonrasında değişik zamanlarda Fransız bayrağı olarak kullanılmıştır. 

Aramice Kenan (canainan) “mor” demektir. Mor, bu bölgede bulunan deniz salyangozundan (murex bradaris) bulunmuştur. Murex ve Foneike mor demektir. Dahası Fonesia “mor insanlar ülkesi” demektir. Bunu neden ifade ediyorum, Fransızlar kendi kültürlerine inşa ettikleri değerlerin kökeninde Levant bölgesi vardır. Haçlı seferlerindeki (1100’den itibaren) motivasyonlarının gerisinde bu temel husus yer alır. Şarlman’ı da buna bağlamak mümkündür.

Tarihçi Norman Davies’e göre Avrupa’nın doğuşu MS 330-800 yıllarını kapsar. Avrupalılık, Roma anlayışına rakip bir fikir olarak da ifade edilebilir. Tarihçi Edward Gibbon (1737-94) bu dönemi “barbarlık ve dinin zaferi”olarak tanımlar. Tam da böyle, o dönemde Avrupa fikri olacaksa; 1) kavimler göçü ile kuzeyli kavimler güneye inecek, Roma dağıtılacak ve Roma’nın mirası üzerine konulacak, 2) din yani Hıristiyanlık olacak ve bu sayede genişleme ve tahakküm politikaları sürdürülecek. 

Avrupa (1300’ler)

İlk Hıristiyanlık anlayışının ihraç edildiği dönemi MS 395-785 tarihleridir. İslamiyet’in yükselişi ise MS 622-778 yıllarıdır. Dolayısıyla Roma’dan kurtulmak isteyen Avrupa birleşmek için çok iyi bir politik konu yakalamıştır; önünde duran İslamiyet. Peki, o dönem durum bu ise bugün değişen ne?

Kutsal Roma İmparatorluğu (MS 800) ve onun güçlü ismi Şarlman (MS 742-814) ilkel Avrupa Birliği fikrinin temsilcisidir. Dini eksenli birliktelik ve Kudüs’ün ele geçirilmesi o dönemin hedefidir. Dönemin Avrupası için Kutsal Roma, Kavimler Göçü, Roma deneyimi, Hıristiyan aklı, Orta Çağ aklı, feodal düzen, tefecilik, matbaa, devlet, vs. fikirleri var. Bunlarla birlikte Avrupa’da Rönesans ve Reform süreci (1450-1670) ortaya çıktı. Avrupa dünya güç dinamiklerini işleten yapı oldu.

Bugün Fransızlar herkesin bildiği o evrensel “demokrasi ve insan hakları” söylemleriyle sanki yeni bir din ve ahlak tarifi ile başka bir ifadeyle laisize ile sömürgeci ve işgalci tutumlarını tekrarlamaktadırlar. Kavramlar böyle ama fiiliyat belli, çıkarları her ne olursa olsun elde etmek, Churchill’in ifadesiyle ahlaksızlık!

Sykes-Picot Anlaşması ile Levant bölgesinde Fransızların almak istedikleri coğrafya bugünkü Suriye, Lübnan, Antakya’dır. İngilizler ise bugünkü İsrail, Filistin ve Lübnan sahasını kendilerine almışlardır. Sevr, Sykes-Picot’un başka bir yorumu olarak Osmanlı’nın yok edilmesi planıdır. Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) bir proje örgüttür. Buna dayalı olarak Mandater Yönetim olarak bilinen dönemde bugüne izdüşümü gelen ülke ve bölgelerin olduğu açıktır.

Avrupa Birliği

Federasyon mu, konfederasyon mu, yoksa Winston Churchill’in 1946 tarihli “Avrupa Birleşik Devletleri” çağrısı mı gerçekleşecekti? Temeldeki fikir gümrük birliği idi. Ama neden bu fikir Avrupa Birliği olmasın? Hem bu sayede belki de Avrupa kıtası içinde “iç savaş” dönemleri sonlandırılacak idi. 

Robert Schuman’ın iç savaşı sonlandıracak ilkesi (1950) Schuman Deklarasyonu olarak ortaya sürüldü.  Bu Avrupa Deklarasyonu’na (1951) evrildi. Bu ilke, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun ve Paris Antlaşması’nın (1951) ve daha sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) peşi sıra gelişmesi oldu. Avrupa Atom Topluluğu ve Enerji Topluluğu başka kurumlar olarak ihdas edildi. Maastricht Antlaşması (1992), Avrupa Topluluğu’nun yanı sıra dış ve iç işleri de dahil olmak üzere temel sistemiyle Avrupa Birliği’ni yarattı. Bu da tek Avrupa para birimi olan Euro’nun (1999) yaratılmasına yol açtı. Maastricht Antlaşması Amsterdam (1997), Nice (2001) ve Lizbon (2007) anlaşmalarıyla değiştirildi.

AB’nin genişleme süreçleri malumdur. Ayakta zor duran ülkeler bile bugün AB içindedir. Acaba bünyeye dahil olan ülkeler belirlenirken kıta Avrupa’sı yaklaşımı mı var, diye düşünenler çıkabilir. Ama çıkarcılığın ve jeopolitik kazanç yaklaşımının en bariz örneği Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) AB’ye alınması sürecidir. Kıtadan uzaktır ama şurası açıktır, AB böylelikle elini ayağını Levant bölgesine, Orta Doğu coğrafyasına, Süveyş Kanalı’na ve hatta Doğu Akdeniz’deki olası enerji alanına uzatabilecektir. Hem henüz Doğu Akdeniz’deki düzen, sınırlar, paylaşım belirgin değildir, yani alan bakirdir.

Türkiye ve AB

Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin başlangıcı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na dek dayanır. Avrupa Ekonomik Topluluğu da Türkiye’nin topluluğa dahil edilip edilmemesi sürecini, en azından kapıda tutulduğu dönemi kapsar. Maastricht Antlaşması sonrasında da değişik dönemler vardır, “Tamam şimdi olacak!” herhalde dediğimiz. Ama birliktelik bir türlü olmamıştır. Ancak süre içinde Avrupa’nın başat güçleri, Almanya ve Fransa başı çeker, her defasında az da olsa Türkiye’den taviz koparmayı bilmişler ama öte yandan oyalama politikalarını sürdürebilmişlerdir.

Fransa AB’ye kimin girip girmeyeceğine dair politikaları belirlerken sürekli “Bu bana ne kazandırır?” diye bakmıştır. Fransa “laisize” ve “demokrasi” dese de aklının gerisinde hep sömürgecilik vardır.

Almanya ise görünürde daha akılcı olmakla birlikte, Kutsal Roma’nın Şarlman döneminin temsiliyle, “Hıristiyan Demokrat” aklın “köktenci” politikalarını aşamamıştır. Temelde olan budur, Türkiye gelip gitmiş ama bu kapalı kapılar ardındaki samimiyetsiz bakış açılarını aşmak için yapacak bir şey bulamamıştır.

  • Türkiye’nin artan nüfusu var, nüfus olarak Almanya’yı geçecek, bu yüksek nüfus sorun olur mu? 
  • AB Hıristiyan bir kulübüyken bir İslam ülkesi bünyeye alınmalı mı? 
  • AB’nin Güney Kafkasya ve Orta Doğu’ya sınır olması kabul edilebilir mi? 
  • Türkiye yakın tarihe kadar Avrupa içlerindeydi, bir zaman sonra tekrar Avrupa’nın merkezine bir tehdit unsuru olur mu? 

Türkiye işte bu nedenlerden dolayı üyelik kapısında tutulduğu halde ve aynı zamanda AB ülkelerinin hedefi de oldu. AB ülkelerinden bazıları açıkça Türkiye’ye karşı olan, zayıflamasına ve meşgul olmasına sebep olabilecek teröre ve bölücü faaliyetlere destek vermişlerdir. 

Yakın zamanda ise özellikle Ermenistan ve Suriye politikalarında, PKK ve DAEŞ ile mücadelede AB ülkelerinden bir kısmı Türkiye’nin karşısında olmuşlardır.

GKRY AB’ye alındı da coğrafi olarak Türkiye mi Avrupa dışındaydı? İşte size bir politik ahlaksızlık konusu…

Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz henüz deniz sınırlarının çözülmediği nispeten bakir ve sorunlu bir bölgedir. 2000’li yıllardan bu yana İsrail, Fransa, ABD, Rusya aktif şekilde, Çin geri planda durarak, ikinci kademede, İran, BAE, Suudi Arabistan Doğu Akdeniz ile ilgilendi. Neden 2000’li yıllar? İsrail’e ve Mısır’a yakın sularda Kıbrıs doğusunda ve güneyinde doğalgaz sahaları olduğu açıklanmaya başlandı. Sonra AB ve özellikle Fransa bölge politikalarını buna göre belirginleştirdi. İsrail Levant bölgesinde sahasını genişletecek aktif tutum sergiledi. ABD bölgedeki projelerde öncülük yapmak istedi. 2004’de AB GKRY’yi haksızca bünyesine alarak alanını Doğu Akdeniz’e yaymak istedi. Bu hamle AB’nin ve özellikle Fransa’nın bölgeye olan ilgisinin göstergesi oldu.

2004-2010 yılları arasında Kıbrıs’ın doğusunda ve güneyinde kendi aralarında kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge anlaşmaları imzaladılar, çeşitli projeler hazırladılar (boru hattı, LNG dönüşüm, vs.), enerji şirketleriyle anlaşmalar yapıldı, bazı ülkelerin rejimlerini değiştirmek ve parçalayıp bölmekle ilgili projeleri başlattılar, esasen 2011’den itibaren Arap Baharı başladı. 2012’de Fransa Libya lideri Kaddafi’ye saldırdı. 2013’de Mısır’da askeri darbeyle Sisi işbaşına geçti. Bir deneme diyelim ona, ama her yerde bombaların patlaması boşuna değildi, 2015-16’da “Türk Baharı” gerçekleştirmek istediler, FETÖ darbe girişimi oldu. Suriye’ye Rusya yerleşti, zaten askeri üsleri vardı. Halen Libya ve Suriye iç savaş denilen bir süreci yaşıyor. Libya ki bölgenin hidrokarbon yatakları bakımından en değerli ülkelerinden biri.

GKRY’de garantör ülke İngilizlerin askeri üsleri mevcuttur. 2018’den itibaren GKRY’ye ABD, Fransa da asker göndermeye başladı. Bu bölgede deniz kuvvetleri unsurlarındaki yığılması esasen 2018’de hat safhaya çıkmıştı.

Anlaşmazlık

Türkiye 2016’da hain FETÖ darbe girişimini atlattı ve bir değerlendirme yaptı. Bu değerlendirme bütün çerçeveyi kapsayacak türdendi. Bakın içinde neler var?

Türkiye’nin 2016 itibarıyla aldığı ve sürmekte olan kararları ve sonuçları: 

  • Terör sınır ötesinden önlenmeye başlandı. 
  • Enerji ve Maden Vizyonu belirlendi (2017).
  • Sondaj gemileri alımı ve Doğu Akdeniz’de alışmaların başlaması (2018). 
  • Suriye’de garnizon devlet kurulmasının engellenmesi ve sahada asker bulundurması (2016’dan sonra başlayan dönemde sırasıyla Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı Operasyonları). 
  • Libya’nın meşru tarafı ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması ve Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması imzalanması (2019).
  • Karadeniz’de doğalgaz rezervi keşfi (2020).

Türkiye bugün neleri yapmak istiyor? Türkiye; 

  • Yunanistan ile arasındaki sorunlarını ve
  • Kıbrıs meselesini çözmek;
  • Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının belirlenmesini ve münhasır ekonomik bölge anlaşmalarının ve
  • Doğu Akdeniz’e barış ve istikrarın gelmesinin acilen tamamlanmasını istiyor.

Anlaşmazlık işte burada başlıyor. AB içinde Fransa, Yunanistan, GKRY bir kanat. Başat ülke Almanya AB’yi bir tutmakla ilgileniyor. İtalya ve İspanya gibi ülkeler ılımlılar. AB dışında tutulmuş ve üzerine bazı olumsuz planlar tatbik edilmiş Türkiye bugün bölgede belirleyici oluyor. Bütün öyküye bakılırsa Türkiye’nin öne çıkışını kabul etmeyenler elbette olacaktır. Ama şimdi ne yapacaklar? 

Türkiye diyor ki; “AB’nin güvenliği Türkiye olmaksızın mümkün değildir.”

Fransa da diyor ki; “Avrupa Ordusu gibi bir örgütü güçlendirelim; Avrupa Ordusu’nu terör, göç, kaçakçılık, vs. konulara karşı AB çıkarları için kullanalım; GKRY’ye yerleştirelim (böylelikle asker bulundurmaya hukukilik kazandıracaklar); Doğu Akdeniz’de enerji dahil şirketlerimiz iş olanakları bulalım; Süveyş’i kontrol eden noktada jeostratejik konumda bulunalım; bütün bunları Türkiye olmaksızın gerçekleştirelim.”

İşte Doğu Akdeniz’de anlaşmazlık bağlamında Türkiye ve Fransa böylelikle karşı karşıya gelmiş oluyor. Türkiye’nin Afrika ve Körfez bölgesinde de genişlemesi söz konusu, Fransa bu bağlamda bir önleyici strateji uygulamanın peşindedir.

Almanya zaten Türkiye’ye klasik karşı fikirlere sahip ve güya ihtiyatlı davranıyor. Ama Almanya AB’nin toptancı fikrinin temsilcisi konumundadır. Bu bakış açısı Libya’dan Suriye’ye, hatta Irak ve İran’a kadar pek çok konuda Almanya’nın meseleleri çözmekte ileri gidememesinin de sebebi oluyor. Bu bakış açısıyla Almanya’nın Türk-Yunan meselelerinde de etkili olamamasının sebebidir. Bir kere Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda tereddütlü politikalar sürdürmüştür, bugün bütün bunları çözecek geri dönüşü yapacak kıvraklığa sahip değildir. 

Bir de Almanya’nın Rusya handikabı var. Almanya Rusya’nın yaklaşımlarından çekiniyor ve bölge politikalarında tereddütlerini artırıyor. Ayrıca Amerika Almanya’ya, “Ben varken sen orada olamazsın,” diyor. 

Sessiz ve derinden genişlemesini sürdüren İsrail’den bahsedelim. Uzun zamandan beri Yunanistan ve GKRY’den yana tutum sergiliyor. Hatta Balkanlarla ilgileniyorlar. Körfez Ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn öncelikli) ve Mısır konularında aktif işbirliklerini sürdürüyorlar. Lübnan, Suriye ve Filistin konusunda etkililer. İsrail Levant bölgesi, Doğu Akdeniz ve Balkanlar ile ilgili politikaları bir bütün olarak görüyor; Rusya ve ABD ile olduğu gibi AB ile de meseleyi bu bütünlük içinde sürdürüyor.

Şöyle bakalım, AB, ABD, İsrail açılarından eğer; Türkiye AB üyesi olsa idi veya Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşse idi bu sorunlar hiç yaşanmayacaktı. Ama ikisi de olmadı!

Hal böyle olunca Türkiye karşısına geçen ülke sayısı fazla gibi görünüyor. Şöyle bakalım, AB, ABD, İsrail açılarından eğer; Türkiye AB üyesi olsa idi veya Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşse idi bu sorunlar hiç yaşanmayacaktı. Ama ikisi de olmadı! Şu an Türkiye egemen ve kararlı şekilde pozisyonunu güçlendiren adımları atıyor. 

Sorunları çözerler mi? Bölgeye uzaktan yaklaşanlar ve fiilen bölgeye güç aktaranlar neden çözsünler ki? Örneğin ABD, Almanya, Fransa, Rusya, Çin için çok acil olan bir durum yok. Bölge zayıf düşsün ve onlar daha rahat yönetecekleri sahalara kavuşsunlar; yeni kolonyal tarz bu değil mi? Hatta sorunlar devam ettikçe buradan kendilerine çıkar elde etmekteler. İşte durum ortada, İsrail’i, Yunanistan’ı, GKRY’yi, Mısır’ı, Suudi Arabistan’ı, BAE’yi silahlandırıyorlar; Libya’da, Suriye’de, Filistin ve Lübnan’da savaş sürüyor… Türkiye bunun farkındadır.

Liderlik 

Sorunları kimler çözer, diye sorduğumuzda “liderler” şeklinde cevap verebiliriz. Peki Fransa Cumhurbaşkanı kim? Emmanuel Macron (42). Bu politikacı sadece Türkiye açısından mı sorun? Hayır. Burada ABD-Fransa arasında, AB içinde, NATO’da, Afrika’da, Lübnan’da, başka yerlerde sorun çıkaran bir liderden bahsediyoruz. Burada İngiltere’de Rothschild ailesinin yanında yetişmiş ve hatta evliliği üzerine bile bu tip spekülasyonlar yapılan Fransız liderden bahsediyoruz. Hal böyle olunca meseleleri çözmek için önde duran politikacı Macron’u mu ikna etmek zorundayız, Fransız halkını mı, yoksa geri planda olan patronlarını mı?

Kim bu (Yahudi kökenli ama Avrupalı) Rothschild ailesi? Dünya savaşlarını bile bu aile ile ilişkilendirenler var. Sömürgeciliğin dünyaya yayılmasındaki asıl iş sahibi ve banker. İngiltere’nin dünya yüzeyine yayılmasında rolü olan bir aile. Sykes-Picot’un patronu. Cemiyet-i Akvam’ı ısmarlama kurdurtan isim. Mandater sistemin asıl sahibi. İsrail devletini kurdurtan isimlerden birkaçının olduğu aile. Küresel işlem hacminin yüzde 33.7’sine sahip Londra Finans Merkezi’nin en güçlü isimlerinden. Uzak Doğu’da örneğin Singapur ve Hong Kong’un asıl patronu, bu kentlerin bugünkü statüye kavuşmasını sağlayan isim. 

Hatta bugün AB ülkelerinin borcunun yüzde 39’u bu finans devinedir. Rothschild ailesi bir küresel yatırımcıdır. Çin’den Amerika’ya, Rusya’dan Afrika’ya her iş ortaklığının geri planında bu finans devi vardır ama hukuki gizlilik yasalarıyla açıkça göremezsiniz. Çin’i büyütenlere bakın: Black Rock, Vanguard, Staate Street Group, JP Morgan, Goldman Sachs…

Daha 1875 yılında Baron Karl Mayer von Rothschield, küreselleşen borsayı görünce, “Bütün dünya bir şehre dönüştü!” demişti. Niall Ferguson şöyle der: “Rothschieldler, Amerikan Merkez Bankası sistemi üzerinde sahip oldukları iddia edilen etki sayesinde küresel para piyasasını kontrol ediyorlar.” Peki bugün “küreselleşme” savaşı kimlerle veriliyor?

Paris, Londra ve Berlin’de Rothschild bireyleri var. Aynı koldan gelen Avrupa’daki diğer ailelere bakalım: Amsterdam ve Hamburg’da Warbung’lar, Paris’te Lazard ailesi ve Roma’da Israel Moses Seif. Bunlar AB’nin de patronları. Bizler önde hükümetleri, parti başkanlarını, bakanları, danışmanları ve önemli şirketlerin CEO’larını görüyoruz. Onların hangi burslarla yetiştirildiğini, nerelerde iş deneyimi elde ettiklerini önemsemeyiz. Ama Avrupa böyle bir yer. Kapitalizm, emperyalizm, sömürgecilik deyince konuyu tamamen bir iş alanı olarak görmek hiç de zor bir şey değildir. 

Peki bugün Macron ile işbirliği halinde misyon üslenen AB’den başka bir isim olan Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis (52) kendi kararlarını veren bir lider mi? Hayır. En azından Yunan lobilerinin ileri gelenlerini, Yunanlı zenginleri, Ortodoks Kilisesini dinlediğini söyleyebiliriz, ama hepsinin gerisinde daha pratik bir kurguyu bir türlü açıklayamayız.

Halen Almanya Başbakanı Şansölye, Doğu Alman kökenli mühendis Angela Merkel (66). Ancak Dışişleri Bakanı Heiko Maas (53) ve Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer (58) dahil belli mevkilerdekilerin kökeninde ne tür ilişkiler var, biliyor muyuz? Aday olmayacağını açıklayan Merkel’den sonra Başbakan kim olacak? Annegret Kramp-Karrenbauer öne çıkan adaylardan.

İngiltere’de Brexit konusu kaç başbakan değişimini gerektirdi? Bugün Kraliyet ailesinde yaşananların arkasında ne tür tartışmalar var? Bu ve benzeri köklü sorunlar için tarif edilecek bir nokta var. Aslen İngiltere’yi kim yönetecek? 

Liderlik ve lider yetiştiren güçler ayrıca derinlemesine ele alınması gereken başka bir konudur. 

Enerji

Dünyada politikayı daha iyi anlayabilmek için önce enerji şirketlerinin sahiplerine (veya büyük ortaklarına) bakmak gerekir. 

Bazı konuları tartışmaya açalım: 

İki ABD şirketi olan Chevron (Büyük Orta Doğu Projesi BOP’un mimarı Condeleezza Rice bu şirketin yönetiminde) ve ExxonMobil Doğu Akdeniz’de neden birbirlerini kolluyor olabilirler? Planlamaların geri planında ABD’yi ihya eden Standart Oil’in ve ExxonMobil’in sahibi olan Rockefeller ailesi mi var? Rothschild’ler rekabette nerede olabilirler? Doğu Akdeniz’de İsrail Leviathan sahasında çalışan Noble Energy’nin bir kısmı Chevron’a satıldı, neden? GKRY’nin parsellediği sahada çalışılacağı bilinen ExxonMobil bölgeyi Chevron’a neden terk etme kararı aldı?

Hollanda merkezli görünen ancak küresel olan Vitol Group bir petrol satış ağı. Merkez ofisleri Rotterdam ve Cenevre’de. Suudi Aramco bile Vitol’e göbekten bağlı. Vitol elli yıl içinde nasıl küresel bir enerji devi olabildi? Arkasında kimler var ve bugün kimlerle çatışıyor? Londra, Paris ve Hamburg’da olan çatışmanın arkasında bu şirket mi var? İngiliz İstihbaratı MI6’in Başkanı ve gözü önünde oğlu öldürülen Alex Younger görevinden ayrılmak zorunda kaldı, asıl sebep neydi? Vitol Doğu Akdeniz’den ne arıyor, kimlerle işbirliği halinde? Doğu Akdeniz’de kendine yer tutmak isterken acaba bazı devlet ve hükümet başkanlarını mı kullanıyor? Acaba Mitsotakis Vitol’ün sözünü mü dinliyor, yoksa karşı mı çıkıyor?

İngiliz Royal Duch Shell, British Petroleum, Fransız Total, İtalyan Eni ne durumda? Vitol ile bu Avrupalı şirketlerin çekişmesi nereye varır? Bölgede planlamaları var mı? 

Kuzey Akım boru hattı projesi Avrupa’da kimlerin ayağına basıyor? Merkel bu konuda neden kararlı olamıyor? Rusya’nın doğalgaz satışında Vitol ile ilişkisi ne? Eğer varsa bunların politikaya etkisi ne olur?

GKRY’nin 6. parselde bulduğu doğalgaz sahasına Calypso adını verdi. Calypso’da ilk planda Eni ve Total şirketleri bulunuyor. Şimdi Yavuz sondaj gemisi 7. parselin içerisinde ve Türkiye’nin hakkı olan egemenlik sahasında doğalgaz sondajı yapıyor. Eğer burada bir güç Türkiye’yi uzaklaştırmak istese bu kim olmalı? Veya tam tersine, bir şirket Türkiye ile anlaşıp birlikte hareket etmek istese bu kimin aleyhine olur?

Sonuç

Alevlenen Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında bugün Yunanistan’ı ve Fransa’yı, bir de AB’nin kurdurduğu garnizon GKRY’yi görüyoruz. Konuşanlar bunların liderleri. Arkalarında derin başka meseleler, sorunlar ve paylaşım savaşları var.

Fransa tarihsel bakış açısı ile Doğu Akdeniz’deki iddialarından vaz geçmez. Yunanistan ise ağabeyleri ne derse onu yapan türden bir devlettir.

Asıl çözüm Türkiye’nin AB’ye girmesi olacaksa bu şimdi mümkün değildir. Ama AB bunu bir kez daha düşünebilir. Hatta Avrupalı güç odakları Türkiye ile işbirliği adımlarının atılmasını yetkililerinden isteyebilirler. Yeter ki Avrupa’dakiler dini ve etnik takıntıları bir yere bırakabilsinler.

Asıl çözüm Türkiye’nin AB’ye girmesi olacaksa bu şimdi mümkün değildir. Ama AB bunu bir kez daha düşünebilir. Hatta Avrupalı güç odakları Türkiye ile işbirliği adımlarının atılmasını yetkililerinden isteyebilirler. Yeter ki Avrupa’dakiler dini ve etnik takıntıları bir yere bırakabilsinler.

Çözüm Türkiye’nin somut keşiflerine dayanacaksa bu mümkündür, geri planda şirketlerden başlayarak somut çözüm konuları yaratılabilir. Üstelik Türkiye Libya sahasındaki çalışmalar için de pozisyonun getirdiği avantajları masanın üstüne koyabilir.  Bu azımsanacak bir öneri paketi değildir.

Türkiye sadece ABD ile değil Rusya ve Çin ile de çok taraflı genişleme imkanı bulabilmiştir, en azından şimdiki politikasındaki bakış açısı bu şekildedir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir çözümün mümkün olamayacağını savunduğu çok gerçekçi delillere sahiptir.

Türkiye sadece ABD ile değil Rusya ve Çin ile de çok taraflı genişleme imkanı bulabilmiştir, en azından şimdiki politikasındaki bakış açısı bu şekildedir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir çözümün mümkün olamayacağını savunduğu çok gerçekçi delillere sahiptir.

Görüldüğü gibi Doğu Akdeniz çok bilinmeyenli bir denklem!


[1] Bu bayrak veya flama Amerika kıtasına giden Fransız sömürgecilerinin kurmaya çalıştığı ülkenin de sembolü olmuştur.

[2] Şarlman resmindeki semboller: Roma kartalı, Hıristiyanlık haçı, Levant sembolü zambak…

[3] Joschka Fischer, Tarihin Dönüşü, 11 Eylül’den Sonra Dünya ve Batı’nın Yeniden Yapılanması, çev. Evrim Güney, Merkez Kitaplar, 2005, s. 213.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

abdnin-dogu-akdeniz-kanun-tasarisi
ÖNCEKİ YAZI

ABD’nin Doğu Akdeniz Politikası ve Türkiye

Politika 'ın son yazıları

Analiz: Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz ısındı ve daha işin başındayız. ABD başkanlık seçimleri yaklaştı. Neler bekleniyor, analitik bakışla konuyu

Yunanistan Sorunu

Yunanistan-Türkiye arasındaki temel anlaşmazlıkları ve Kıbrıs konusunu ana başlık ve tarihleriyle birlikte kronolojik şekilde ifade edelim,