vergi-sorunu
Vergi Sorunu

Vergi Sorunu

502 Tıklama
30 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yakın zamanda gördük ki, hayvan üreticileri et fiyatlarının düşmesi için devlete açık bir mesaj verdiler. Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu Başkanı Kopuz, “Ette KDV oranının ve canlı hayvan ithalatından alınan yüzde 15 verginin yüzde 1’e düşürülmesiyle etin fiyatını 6 lira aşağı çekebiliriz,” dedi. Buradan şunu anlıyoruz; tarım ve hayvancılık ile milletin yediği içtiği devlet eliyle bir yandan pahalandırılıyor, diğer yandan ilgili sektörlerin zorlanmasına sebep oluyor.

Bu iş ilkel dönemlerdeki bir uygulamadır. Vatandaşın 100 hayvanı var ve devlet 15 tanesi benim diyor. Bugün böyle bir anlayış geçerli olabilir mi? Dolayısıyla şu vergi işini bir kez daha masaya yatırmak istedim. Devlet kendini ayakta tutmak için neden her şeyi halkına doğrudan yansıtıyor? Başka formüllerle sektörlerin hassasiyetleri ve devlete gelir elde biçimleri düzenlenemez mi?

Şu bir gerçek, Türkiye’de vergi yanlış fikirler ile kaplı bir alandır. Bu tartışma aynı zamanda kamuya bakış hakkında da bir başka pencere açacak konudur. Ben burada bireyden-devlete olan ilişkiyi belirgin anlayışlarla ilişkilendirerek anlatmak isterim.

Vergi; harç, haraç, bedel, yük ve külfet anlamına gelen bir sözcüktür. Vergi modern düzende para ile tahsis edilmesine rağmen klasik (ve antik) dönemlerde vergi köle, mal veya başka ticari takas araçları ile de toplanabilmekteydi. Ekonomik kaideler geliştikçe bilinen vergi araçları gelişmiş oldu. Türkiye’de değişen ne?

Devleti düşünün, bir “baba” gibi, sürekli vergiler topluyor para harcıyor. XIV. Louis’e göre, “Vergi sanatı şöyledir: Kazı yolacaksınız, en fazla tüyü elde edeceksiniz, buna karşılık sizi en az ıslıklayacaklar.

Devlet kendi çıkarları için bir işi 100 birime yaptıracakken çeşitli sebeplerle 110 birime yaptırabilir ve bu harcama alışkanlıkları sürekli arttırılarak yüksek vergi toplanması zaman içerisinde doğal hale getirilebilir. Bir de şunu düşünün; devlet görevlileri ve/veya devlete iş yapan müteahhitler israf ve savurganlık içinde ve/veya rüşvet alarak halkın verdiği vergilere sahip olabilirler. Bu vergiyi daha tehlikeli yapar.

Stiglitz’e göre; “Devletler, özel isteklerini bir grubu zora sokmak yoluyla diğerlerinin çıkarına dönüştürebilirler.” Kulağa mantıklıymış gibi gelen bu sözü Stiglitz “hırsızlık” olarak açıklamaktadır. Bu klasik vergi adabına karşılık gelen bir açıklamadır ve çok kabadır. Ancak işin prensibinde de vergi artarsa bireyler fakirleşirler, çünkü ceplerinden ilave para çıkar. Buradan yola çıkarsak, vergi artışı faiz gibi yatırım miktarını pahalılaştırarak gelişimi azaltır.

Ekonomi ile ilgilenenler bilirler, bu işin temel bir tarifi vardır ve çok da değişen bir bilgi değildir. Adam Smith 1776 yılında “Milletlerin Zenginliği” adlı çok bilinen eserinde şöyle diyor: “Yüksek vergiler, bazen vergiye tabi malların tüketimini azaltarak ve bazen kaçakçılığı teşvik ederek zarar verir, hükümet daha çok kabul edilebilir oranda vergi toplayabilir.” Bundan başka, Canto, Joines ve Lafer in optimum vergilendirme üzerine çalışmalarına göre düzenlenmiş “Fullerton Eğrisi” diye bilinen bir anlatımla şu söylenir: “Eğer vergi oranı yükselirse zamanla yarardan fazla zarar verir. Hatta toplanan verginin devlete getirisi sıfır olur.” Bu konu Jules Dupuit tarafından açıklanmış idi.

İnsanlar neden vergi vermek zorunda, sorusunun çok anlamlı ve gerekliliği tespit eden bir açıklaması olmalıdır. Bunu en iyi nasıl açıklayabiliriz? Örneğin insanlar özgürdür ve bu dünyada hava, su, yol gibi pek çok temel değeri serbestçe kullanır, değil mi? Peki, biri diğerinden az veya farklı şekillerde kullanırsa, bunun eşitliği bozma anlamındaki karşılığı ne ile sağlanmış olacak? İşte burada vergi devreye girer ve esasında vergi “eşitliği” garanti eder. Bundan dolayı vergi gereklidir. Vergi bir bedel ödemek şartı ile dengeyi sağlar, örneğin basit bir şekilde; “Buyur sen de bir bedel öde ve sen de diğeri kadar kullan,” denir.

Amerikan Sivil Savaşı içinde çıkan bir terim bugünkü Amerikan vergi sisteminin de kaynağı olmuştur. Buna göre vergi Amerika’nın tiranlıkla değil, demokrasiyle yönetildiğinin en büyük kanıtı olmuştur. Bu nedir? “Halkın onayını almadan uygulanan vergilendirme tiranlıktır!” Yani devlet tarafından yapılacak harcamanın halka sorulup rızasıyla cebinden alınması Amerikan demokrasisinin özü bir uygulamadır. Dolayısıyla bir millet için vergi aynı zamanda ahlaki seviyesine karşılık gelen en önemli araçtır. Bir toplum düşünün, vergi kaçırıyor, burada “hak gaspı” yapıldığı iddia edilir. Tam tersi de doğrudur, bir toplumda fazla vergi ile halkın gelişmesine mani olunuyor, buna da halka “zulüm” denmektedir.

Verginin prensiplerini Joseph Stiglitz şöyle listeliyor:

  • Etkinlik; mevcut ekonomiyi geliştirmekle ölçülür ve halkın çalışma ve üretme dinamiklerine işlerlik kazandırır.
  • Yönetilebilirlik; sistemin uygulanabilir ve verginin toplanabilir halde tutulması ile ilgili olup kabul edilebilir bir harcamanın üzerinde mali yük getirmemesi anlamına da gelir.
  • Esneklik; her duruma adaptasyonun güçlü olmasıdır. Örneğin yeni bir tür ürün veya kullanım şekli çıktı, buna uygun uygulama mevcut modeli bozmadan başarıyla uygulanabilmelidir.
  • Politik sorumluluk; hesap verilebilirlik anlamına gelir. Hesap vermek demek şeffaf bir sistem işletmek demektir. Aynı zamanda şeffaflık anlaşılır olmayı da sağlar.
  • Adil olmak; çok önemli bir prensiptir. Her eşiti şartta aynı mükellefiyet içinde olmak ve sorun çıkmamasını garanti etmek adaletli olmak demektir.

Vergi toplamak sadece devletin maliyesine para toplamak, demek değildir. Aynı zamanda devletin kendi kültürüne uygun prensiplerine uygun hareket edilmesini teşvik etmek ve ödüllendirmek anlamına da gelir. Örneğin enerji tasarrufu sağlayan ampulü kullanandan daha az vergi almak gibi basit konularla doğru alışkanlıklar sağlanabilir. Yeni gelişen eğilimlere göre çevre, kirliliğin önlemesi ve küresel ısınma ile ilgili tedbirler ödüllendirilen türden konulardır. Örneğin Batı araçların vergilerini motor emisyon değerlerine göre belirler. Türkiye ise bunu motor hacmine göre uygular.

Türkiye’nin güncel ekonomik politikasındaki enflasyonist kalkınma modelini ise Merhum Turgut Özal uygulamıştır. Türkiye’nin kalkınma modeli buna göre kurmuştur. Para basmış, bolluk yaratmış ve yatırımları artırmıştır. Buradaki bir kavrama da dikkat çekmek gerekirse; para basmak demek de halkın elindeki paranın değerini enflasyonla dolaylı olarak düşürerek vergi almaktır. Yakın zamana gelindiğinde küresel gelişmeler de etkili olmak kaydı ile önemli bir kriz yaşanmış, Kemal Derviş’in liderliğiyle sıkı para politikası diye bir rejim başlatılmıştır. Halen hükümetler bunu uygulamaktadır. Hatta yaklaşık 10 yıl önceye gelindiğinde paradan 6 sıfır atılarak şimdiki kurlar meydana gelmiştir.

Peki, bu noktada bir başka soru daha var; sıkı para politikası ile ilgili. Üretmediyseniz, ihracatınız yoksa, sıkı para tedbirleri yabancı parayı elinizdeki TL’den daha güçlü yapmaz mı? Bu her seferinde iç piyasada da bir fakirleşme konusu oluşturmaz mı?

Unutmayalım, bir yetkilinin ifadesiyle, “Türkiye küresel piyasalardan pay alarak büyüyen bir ekonomidir.” Bunun daha açık anlamı şu: Yetecek kadar üretemiyoruz, ihracat ile kazanamıyoruz, iç piyasada tüketilen küresel mal ve hizmetten vergi alıyoruz ve devletin kasasını bununla yönetiyoruz… Şaşırmayın, bu bakış açısıyla devleti ben de yönetebilirim!

Şimdi bunun bir mali politika olmasını anlamak mümkündür. Hem sıkı para politikasının da devamıdır. Ancak bizim seçilen politikalarla ilgili bir sorumuz da yok. Endişemiz kafamızın karıştırılması, öyle de yapılsa böyle de yapılsa halka zararının dokunmasıdır. Aşırı vergi paranın maliyetini artırmıyor mu? Yerli yatırımın önünde engel değil mi? Ülkeye mal ve hizmet sunan küresel tacirlere, “Bu senin çalışmanın karşılığı, senin kazancın, helal olsun…” demek değil mi?

Müslüman düşünürler vergi konusuna “nimet-külfet” dengesine ve zarurete dayandırarak bakarlar. Toplum devletten belli hizmetleri yerine getirmesini istemekte ve bundan yararlanmaktadır. Devletin hizmeti bir nimet ise bundan yararlananların gerekli külfeti yüklenmeleri doğaldır. Ticaretin, alışverişin bir “rıza” ile yapılması gerekir. Rıza ile olmayan alışveriş Kur’an’a göre (4/29) haramdır. Bir de devletin veya bir imalatı gerçekleştirme yetkisi olana harcamalarının bedeli olarak ödeme yapılması konusu var (18/94); ki burası tamamen verginin bedel anlamında kullanılmasına örnektir.

Bu noktada zekat müessesesini vurgulayalım. Kur’an’a göre zekat, tüm prensipleri ile birlikte, maalesef Osmanlı’nın şer-i ve mecburi uygulamasındakine ters halde, buna karşılık tıpkı Amerikan demokrasisinde uygulama şekli olduğu gibi, “rıza” veya bugünkü tabirle “beyan” esasına göre verilen bir vergidir. Oranı da bellidir: Borçtan harçtan, işletilen paradan ayrı, mülk edinilmiş değerin 1/40 (binde 25) oranında paranın ayrılarak kullanıma açılmasıdır.

Vergi ile ilgi başka bilinen özellikleri buraya listeleyelim. Vergilerdeki artış kayıtsız ekonomiyi büyütür, girişimciliği baltalar, insanları çalışmaktan yıldırır, ekonomide verimi düşürür, ekonominin aktivitesini yavaşlatır, bundan dolayı toplanan vergi yükü ağır olduğu halde devletin geliri artmış olmaz, enflasyon yaratır, maliyetin düşmesini tetiklediğinden kaliteyi de düşürür, işsizlik ve fakirlik sebeplerinden biridir, bu ise suç oranlarını artırır ve zenginle fakirin arasındaki makas açılır. Bunları herkes biliyor, değil mi?

Uygulanan vergi politikasının adı “kolaycı vergi” sistemidir. Gelişmiş ülkelerde dolaylı ve dolaysız vergi oranları yaklaşık eşit değerdedir ve halka yansıtılması da kabul edilebilir baremlerdedir. Çünkü verimliliğin ve kapasitenin düşmemesi için bu bilinen temel konu olarak görülür. Türkiye’de toplanan verginin %35’i dolaysız, %65’i dolaylı vergi ile alınıyor. Dolaylı %65 verginin %91’i ÖTV ve KDV, geri kalanı ise damga vergisi.

Türkiye’de üretilecek işi dolaylı vergi frenliyor mu? Petrol ürünleri, bilişim sektörü, ulaştırma sektörü gibi ana alanlar çiftçinin, nakliyecinin, haberleşmeye dayalı iş yapanların vb. harcama kalemlerinin yükünü artırmaktadır. Daha fazla üretmek ve iletmekle ilgili kapasite artsa acaba tüm sisteme etkisi ne olur? Bunu bilenimiz yok.

Stiglitz gibi ünlü ekonomistler dolaylı verginin daha iyi olduğunu savunurlar. Ama hesaplarında kıyasladıkları şudur: “Mükemmel doğrudan vergi ile mükemmel dolaylı vergi.” Örneğin en ideal vergi toplanan yer Amerika’dır ve bu ülke için mükemmel şartlara yakın yorumlar ifade etmeniz mümkündür. Ya mükemmel olmayan koşullardaki vergilerdeki bakış açısı ne olacak dersiniz?Türkiye ağırlıklı biçimde dolaylı vergi yöntemini kullanıyor.

Doğrudan vergiyle ilgili bir basit olumsuz örnek var, çelişki yaratır cinsten: Turgut Özal zamanında o şartların ihtiyacına göre konmuştu, “peşin vergi” diye bir şey. Devlet bunu ortadan kaldırmadığına göre şartlar eşit ve doğrudan vergi hayati, böyle mi?

Bir başka konu, lüks vergisidir. Bunun üzerine çok önemli ekonomistler tartışırlar. Amerika’nın standardı ile Habeşistan’ın elbette bir değildir, ama İstanbul ile Kastamonu da bir değildir. Maliye karar verir, “bu mal veya hizmet lüks,” diye. Zamanla değişir, iki yıl önce lüks olan bugün sıradandır. Takibi zordur, hele bu çağda. Ama ortada bir açık var, lüks vergisi bahsi bir tür adaletsizlik kaynağıdır, çünkü adaleti tesis etmek çok zordur. Eşit olmayan birçok unsuru sabitlemek ve bunun üzerine değer biçmek, yapay ve düzen bozucudur.

Türk ekonomisindeki yöntemlere biraz daha eğilirsek bakın başka bir açmazı görmüş oluyoruz. Aslında devlet milleti faize kendi eliyle itiyor. Nasıl mı? Serbest piyasa şartlarında toplum talebini azaltmıyor. Piyasanın arzına göre ayak uyduruyor, alımları garanti etmek için kredi kartları ve taksitli satışlar artırılıyor. Bununla birlikte ticari mal satışı normal seyrinde satılıyorken halk sayısız kredi kartı ve aylara bölünmüş borçlarını yine kredi kullanmak yoluyla çözüyor. Kredi demek, faiz demektir, öyle değil mi? Yani Türkiye’de halkın genelini ilgilendiren mertebede vergi yükü bir şekilde faizle dengeleniyor ve maliye politikaları ile ticari politikaların buluşması neticesinde ekonomik performans gerçekleşmiş oluyor.

Devlet vatandaştan aldığını kullanıyor. Belirgin işler var, olmayanı var; hizmet var, israf da var… İsraf da haram. Bir kere devleti yönetme ruhsatı alan para kullanmaya da tamamen yetkili oluyor. Buna teknik tabirle “ita amiri” deniyor. Bakanlar ita amiri pozisyonundadır. Örneğin Kara Yolları Genel Müdürü, ita amiri Ulaştırma Bakanı’nın onayı ile yol yapar. Her yıl bütçe meclisçe onaylanır ve maliyenin kontrolünde, Sayıştay’ın denetiminde, ita amirlerinin icraatıyla ve tabi siyasi erkin başı olan başbakanın (veya devlet başkanının) işaret ettiği planda harcamalar yapılır. Vergi nerede ve nasıl harcanır, işte genel hatlarıyla merkezden idare edilen devlet tipinde durum bu şekildedir.

İyi de bireyin verdiği parayı siyasiler, belgeleri tam görünse bile, kişinin istemediği, gönlünden geçmeyen, asla onaylamayacağı kişi, şirket ve işlere harcarlar ise durum ne olacak? “Rıza” şartı bu sebeple kılıfına uydurulmuş mu kabul edilecek? Bir kere seçimden yeterli oyu alan parti iktidar süresinin tamamında halkın proje bazındaki rızasını da almış mı kabul ediliyor?

Amerika’da federal sistem var. Demokrasinin erkleri çok katı çalışır. Vergiler ödenir ama vergi mükellefleri sonuna kadar verdiğinin takipçisidir. Sözde takipçi değildir, gerçekten işin bizatihi içindedir. Çünkü vergi mevzuatı oldubittiye getirilemeyecek vatandaşlık konularından görülmektedir. Vergi kaçıran en büyük cezalara çarptırılır. Hak, adalet, eşitlik ve ahlak kavramlarının somut şekli bu vergi işinde görülür. Yerel yönetici okul, yol, köprü, kaldırım gibi projeler yapar, vergi mükellefi, “buna gerek yok,” derse o iş olmaz. Durum vergi veren veya vermeyen, vergiyi harcayan veya çarçur eden açısından bu derecede önemlidir.

Peki, Türkiye’de belediyelerin işleri nasıl dönüyor? Merkezden ve yerinden yönetim var ya, yerinden işler hangi para ile görülüyor? Örneğin Ankara Çankaya’da yaşayan biri devlete vergisini veriyor. Parasının nerede harcandığını bir daha kontrol edebiliyor mu? Çankaya Belediyesi son seçime göre “X” partisinden, Büyükşehir Belediyesi “Y” partiden olsun. Buradan dönüp dolaşıp Ankara Büyükşehir’e gelen bütçe harcanacak elbette. Çankaya Belediyesi sahasında Büyükşehir’in partileri farklı olduğundan hizmeti görülmüyor, bunun yerine bütçe kendi partisinden olan ilçelerin projelerinde harcanıyor ise durum nasıl olur? Peki, bu durumda vergideki rıza şartı ne oldu? “Hayırlı olsun!..”

Et tüketen vatandaşın verdiği vergiden, hayvan üretenin verdiği vergiden, bırakın bunu, bahçedeki domatesten devlet bütçe yapıyor ise belediyeler kendine göre bir harcama keyfiyetine sahip oluyorlarsa, hatta bölgeler arasında adaletsizlikler de söz konusuysa; bu nasıl bir hayırlı olsun?

Belediye meclisleri masaya yatırılası bir konudur. Mevcut hali idari mekanizmanın hiç de kabul edemeyeceği alanlardır. Siyaset, particilik, çıkar paylaşımı, havuç ve sopa gösterme yeri olarak bu alanlar çok başka sorun yumakları ile ilgilidir. Demokraside bu tip yapılar çürük diş gibidir. Demokrasi kılıfına uydurma ve keyfi davranma rejimi değildir ki? Eğer demokrasi bile yanlış yönetiliyor ise daha ne olsun? Eksik olan kültürdür.

Konumuza dönelim: “Benden aldın, kime verdin?” Eğer ülkede yanlış gelişmiş bir “particilik” varsa, buna “politik kural gereği” gözüyle bakılıyorsa ve vatandaşın parası birilerinin çıkar amaçlı şekilde zengin edilmesine yarıyorsa; o vakit vergi yoluyla gelen para “helal” olmaz ki! Bakın hangi dönemlerde kimler ihale kazandı, kimler teşvik aldı, kimlere ilave vergi kontrolü yapıldı, kim görmezden gelindi? Parti işleri mubah mı, partili veya iktidara yakın olunca her şey sevap mı? Eşitlik, hak, adalet…

Bu işin doğrusu, her ikisinin de paranın garantisi veya sigortası için belli oranının muhafazasıyla ilgilidir. Kalkınma yolundakiler için bunların oranı kontrollü olmalıdır. Kontrol bizdeyse sorun olmaz. İşin doğrusu, projeler yapıp, çalışıp, üretip, satıp ve sonuçta para kazanıp kasayı bununla doldurabilmektir. Küresel müsabık ve aktör olmak da bunu gerektirir. Yoksa küresel tacirlerin belirlediği eğilimlere göre halktan para toplamaya ekonomi idaresi denir.

Devletin yöneticileri kendilerine ödevler çıkarıyorlar, buna göre uygulama yapıyorlar ve millet adına özveride bulunuyorlar, başka bir ifadeyle elini taşın altına koyuyorlar, öyle mi? Devletin ödevleri zaten belli değil mi? Seçilmişler başka ne yapmalılar? Peki, burada millet ne yapıyor acaba? Bir bedel mi ödüyor? O halde bu neyin bedelidir? Seçiminin mi, tüketici olmasının mı, kendi başına elini taşın altına koyma gücünün olmamasının mı?..

Önemli olan bireyin kamuya, kamunun bireye nasıl baktığıdır. Biri mülk sahibi, diğeri onun adına işi yapan mekanizmadır. Biri kendini salt otorite (baba) ilan ederse buradan başka bir vesayet hakkı çıkar. Halkın vesayeti dışındaki kayırmalar bireylere yüktür.

Şöyle bilinir; vergi vatandaşlık görevi. Küresel ve ileri demokrasilerde vatandaşlık kavramı ve devletin işlevleri dahi bir üst mertebede tartışılmakta. Bireyler soruyorlar, “Vergi iyi de; şekli, oranı, benden aldığın parayı nerede kullanacağın…” ve şeffaflık içinde hizmetleri ve harcananları denetliyor. Zaman değişiyor… Ama bu yazıda bir önemli soru daha ortaya çıkmış oldu: Vergi devletin hakkı mıdır? Kimin hakkı kime ve hangi şartlarda veriliyor, bunu ir daha düşünmek şarttır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Tekelleştiren ve Rekabeti Önleyen Uygulamalar

DİĞER YAZI

Turizmin Büyük Krizi

Ekonomi 'ın son yazıları

Küresel Ekonomik Graffiti

Önemli konuları konuşuyoruz, Dijital Çağ, tam küreselleşme, finans teknolojileri, dijital para, yeni Aydınlanma, jeoekonomi gibi, öte

Küresel Krizlerde Ekonomi

2020’de COVID-19 pandemisi ile birlikte küresel çapta önemli bir sosyo-ekonomik sorun gündeme girdi. En başta Amerika

ABD Ekonomisi ve Biden

Joe Biden ABD ekonomisini nasıl canlandıracak, işsizliğe nasıl çare bulacak? Bu sorunun iki yönü var; ilki